Dışarıdan bakıldığında çok da abartılacak bir tarafı yoktu. İsmini, İnşaat Teknik lisesi Altyapı grubu 3.sınıftan alan bir kısaltması vardı, 3 Tek B. Sınıf ismi anlayacağınız. İdare odalarının konuşlandığı binanın hemen giriş katında, ilk sağda, sanki şöyle depodan bozma, kat yüksekliği bir haylice yüksek bir sınıf takdir edilmişti.
Ayağınızın üzerine azıcık gayretle yükselerek dışarıyı görebileceğiniz pencereler, tahtanın sol alt köşesinde sebebi bilinmeyen bir eğreti duran ve elle bozulabilen bir tahta zemin, kara tahta, tamamen çıplak duvarlar, eskimiş sıralar ve ancak biz yani 20 kadar kişiyi içine alabilecek büyüklükte bir alan. Aslında hepsi bu kadardı, yirmi kadar kişi, kaderin de sevkiyle bir yere, birkaç seneliğine bir araya getirilmişti.
Aslında rüyalarımda hep diri tuttum o zamanı; hep bir köşesinden o zamanın kahramanlarının şimdiki hallerini merak ettim, geri gelmeyeceğini bile bile hep umutla o tadı aradım sağımda solumda, gâhi buldum gâhi bulamadım ama bir şeyler vardı ki, o şey hiç bulunamayacaktı… neydi peki ?!
Kimler ve neler vardı 3 Tek B’de ! Herkes oradaydı; çalışkanı, daha az çalışkanı, kopya çekeni, dürüst olup elini bile kopyaya değdiremeyeni, kızı ve erkeği, zayıfı – azıcık kilolusu, sivilcelisi – şaşırtıcı derecede sivilcesizi, idealisti – kendini hayatın akışına salanı, uzunu – kısası, aşık olanı – o taraklarda hiç bezi olmayanı, aşkının ismini sayfalarca yazanı – dersten başka hiçbir şeyi yazmayanı, darbuka çalar gibi sıralarda ritim tutanı ve ona oynayanı veya olan biteni sadece seyredeni ve keyif alanı, ailesinden çok uzak olanı ve gurbetliğe erken başlayanı – hemen okulun yanında evi ailesi olanı, fakiri – zengini, kuvvetli inançlısı – zayıf inançlısı veya ne bileyim belki de inançsızı, ailesinden ciddi baskı göreni – ailesinin tamamen serbest bıraktığı, hayatı aritmetik göreni – hayata sadece duygu penceresinden bakanı, aşırı mantıklısı – aşırı duygusalı, neşe dolu olanı – azıcık durgun olmayı tercih edeni, çok şakacısı – çok ciddi olanı, ergenliğini hızlı atanı – bir türlü üzerinden atamayanı, kısa saçlısı – uzun saçlısı, sarı siyah kahverengi saçlı olanları, markalı spor ayakkabı takıntısı olanları – saç’a takıntılı olanları, düşünürken eliyle yanağını içe doğru dürtüp yanağının içini yiyenler veya konsantre olmak için ayak ve eliyle ritim tutanları… ve belki de bunun yanında; sünni olanlar, alevi olanlar, hafif sağ tandans aileden gelenler veya sol tandans aileden gelenler, özgürlükçüler veya hafif kuralcılar, biraz mutaasıplar – mutaasıplıktan haz etmeyenler, namaz kılanı – namaz kılmayanı, cem evinde ibadet etmek isteyeni – camiiden haz alanı – hiçbir yeri tercih etmeyeni, ev kuzusu – ev danası, kısa zamanda hayatın olgunlaştırdığı veya o zamanlar henüz ayakları yere basmayanı…uzadıkça uzar bu liste, hepsi bunların ve pek çoğu daha evet, herkes o sınıfın çatısı altındaydı. Neden yazdım bunları… en son söyleyeceğim.
Herkes birbirleriyle arkadaştı, tabii ki bazıları bazılarıyla daha çok arkadaştı ama sonuç itibariyle şaşkınlık verecek derecede herkes birbirini çok iyi tanırdı. Hatırlayan hatırlar; okul çıkışlarında ayrılık seromonileri olurdu, her Allah’ın günü o olacaktı illa. Kızlar ve erkekler bu tabloda aynıydı, fakat bakın çok iddialıyım bu konuda, eğer bir izleme aracı olsa ve bu tabloyu üstten hergün kaydetme şansımız olsa görülecekti ki, bunu sadece ve devamlı 3 Tek B yapıyordu… çünkü kalplerimiz birbirine çok ısınmıştı. Erkeklerde hatırladığım tablo, devamlı sarılma, müsaade isteme, birbirini öpme fakat bir türlü ayrılamama. Hatta biri vardı ki, evi tam ters taraftaydı ve fakat yolunu yaklaşık iki katı uzaklığa tercih eder, ama grupla son noktaya kadar beraber yürümeyi tercih ederdi.
Kızlar ve erkekler kardeş olmuştu, hani halkların kardeşliği derler ya, aklıma geldi birden, işte yani onun gibi. Hiç akla gelmedi bu ortamda birbirimizin ayrık otları. Birbirimizin zıt fikir ve tercihleri hiç konu olmadı, kimin neye inandığı veya nasıl bir hayat tercihinin olduğu sorgulanmadı. Kimse fikir ve tercihlerinden dolayı aşağı görülmedi…. garip geliyor değil mi şimdi, görülmedi işte. Evet tartıştık zaman zaman, hemde kıyasıya ama bu bize zarar vermedi. Okula birinin gelmemesi söz konusu olamazdı, bu yıkım olurdu, merak da merak acaba ne oldu… çok ciddi bir göz ameliyatından gelen kişi hemen spor alanına götürülüp oyuna hızlıca dahil edilir bu onun için sanki tabii rehabilite haline getirildi. Bize neydi ki; gözünden, saçından, başından, giysisinden, kıyafetinden, tercihlerinden , fikrinden bilmem neyinden, kalbim ona ısınmıştı ya, bu dünya kadar güzel bir şeydi. Bir kişi simit mi aldı bölünürdü, izin bile istenmezdi, ne yani hepsini tek başına mı yiyecekti ki. Çantasında, evinden nevale getirenler vardı ya, onlara sorulmazdı bile, çantasından çıkarılır ayransa bir kısmı içilir, üstü suyla tamamlanırdı, hellalleşilmezdi sadece bir ton azar ve fiziki darp ama sonrasında candan sımsıcak bir kardeş olmaya devam edilirdi. Kıyafetler paylaşılırdı, eski
fotoğraflarda hala deliller durur, atkılar kışlıklar sormadan giyilirdi, kızmayı aklına getiren olmazdı. Kalem kağıt gibi şeyler bunlar zaten adiyattan, ne soracağım ki, hepsi benim veya hepsi onlarındı… evlere gidilir, anne ve babalar görülür, herkesin anne babası haline gelirdi, kimse kimseyi kınamazdı, aşağı görmezdi… yemekler iner kalkar kimse ben yemiyorum demezdi. Hiç unutmam, gittiğimiz bir evde; ikram edilen saf Nar suyunu, ev sahibinin bir anlık dışarı çıkmasından istifade ederek yarım metre çapında, 3 arkadaş saksıdaki çiçeğe dökmüştük de, ev sahibine belli etmemiştik beğenmediğimizi. Sorduğunda teşekkür etmiştik, ama kimsenin yüzüne bir şey vurmamıştık, sadece saksının altından Nar suyu taşınca müsaade istemek zorunda kalmıştık, çünkü, ikram edilen ikinci bardakları da dökmek zorunda kalmıştık, nar suyu tabladan taşmıştı. İkram eden, şimdi nur içinde yatsın, anamızdı, anne gibiydi. Şaşırtıcı bir arkadaşlık, şaşırtıcı bir paylaşma ve şaşırtıcı derecede birbirini olduğu gibi kabul etme vardı. Dış dünyadan soyutlanmış gibiydik…
Herkesin sevdiği bir şeyler varsa eğer, onu oradaki arkadaşlarıyla paylaştığında ve onlara gösterdiğinde mutlu oluyordu. hey gidi günler… sürekli birbirimizi denetim içindeydik, bir arkadaşın bir nasihatı hayatımda kelebek etkisi yapmıştı. Eminim hepimiz hepimize kelebek etkisi yapmıştık, birbirimizden etkilenmiştik. Nasıl etkilenmeyeceksin ki; birbirlerini sevenler, biribirlerine benzemek isterlerdi. Azıcık; başka sınıflardan arkadaşı olanlar, garip karşılanır, hayret nasıl olur, yani burada bulamadığı ne vardı ki, o dışarıda aranırdı ki, hayretti yani. Sıkı fıkılık, hem okul içi hem okul dışında da devam ederdi. Şimdiki gibi cep telefonu yok ki o zamanlar, olsaydı eminim, saatler süren grup yazışmaları ve paylaşımları ardı arkası kesilmeden devam ederdi, aşıklar gibi. Kusurlar görünmezdi, görmemezlik değildi bu, görünmezdi yani, gözümüzde herkes aynıydı. İslam inancında cennet tasviri vardır, buna göre cennet dünyanın tam tersidir. Sonsuz mutluluğun tek adıdır öldükten sonra, cennet. İşte 3 Tek B’de bize sanki Cennetin o güzel nehirlerinden bir damla ağzımıza akıtılmış gibi, başımızın kısa bir süreliğine döndüğü bir zaman dilimiydi.
3 Tek B’dekilerde; gurur, kibir, aşağı görme, ayrımcılık, eziyet etme, üstten bakma, insan seçme veya insanları kategorize etme, bunlar gülünüp geçilecek komik şeylerdi. Var mıydı ki böyle şeyler canım… Maalesef varmış, izolasyon kıvamlı ortamdan çıkınca gördük. Meğer ortalık insanlık yönüyle darma dumanmış, ve daha da darma duman olacakmış. Aralardan yıllar ve yıllar, hemde ciddi yıllar geçti. Kiminde acı kiminde tatlı hatıralar bırakarak, kimini adeta örseleyerek geçti zaman. Herkes bir yerlere gitti. Herkes; yirmi metrekarelik izole ortamdan hayatın tuhaf dehlizlerine girerek kaybolmamaya, ayakta durmaya çalıştı. Toplu kopya çekilerek geçilen sınavlara hiç benzemiyordu hayat, ve içindeki insanlar da 3 Tek B dekiler değildi zaten… Kavramların ve olayların gerçek yüzüyle karşı karşıyaydık. Hayatımıza girmeyen kalmamıştı adeta. Hayatın bir sınanma ve neticesinde iyi olarak kalma veya teslimi silah edip kötü olmaya karar verme yeriyse eğer, sağdan soldan, içimizden dışımızdan herkes herşey bizi imtihan etmeye kalkmıştı. Bazılarımızın annesi, bazılarımızın babası, bazılarımızın abisi… ve daha birçok kimse ayrıldı gitti fani dünyadan, sarsıldık. Kötüler hayatımızın kıvamını bozdu, biz kötü olduk hayatların kıvamını bozduk. Renkler solmaya başladı bir bir, geçmisin renklerini bazen bir kahvenin buğusunda, veya eller yukarı doğru açıldığında avuç aralarımızda ya da kısa kısa biten rüyalarda, bir çiçeğin kokusunda ve belki de mekanların eskimiş yüzünde arar olduk. Yalanlar ve dolanlar arasında, gündelik boş boş konuşma ve çalımların arasında yapayanlız kaldık ama… ama’sı var evet,
3 Tek B ayrıldıktan sonra bir daha toplu şekilde senelerce bir araya gelmedi. Her şey bildiğinizden ibaret değildir ya, bilmediğimiz taraflar da var çok. Bu grup bir daha doğru dürüst görüşmedi, ne de fena gibi görünebilir bu tablo. Ben öyle görmedim hiç. En iyisini yaptık. Bir zaman tohumunu attığımız bu dostluk, gizli gizli büyüdü, yaprak verdi, çiçek açtı. Görüşsek ne olacaktı… İdeolojilerimiz, büyüyüp çok akıllanmamız, zevk ve düşünce tercihlerimiz, hayat felsefelerimiz bazılarımızı bazılarımızdan ayıracaktı. Herkesin kavgası vardı, bizim de olacaktı. Değer ve dost kavramları ayaklar altında, biz de nasibimizi alacaktık. Vefa mı ?! o komedi, tiyatro zaten, kim oynasındı ki onu. Dolayısıyla kimse kimseden ayrılmadı… Herkes birbirini tam 25 sene önce bıraktığı yerde bulmak istercesine hatıraları sürekli tekrar etti ve herkes her ihtiyacı olduğunda, zihin çekmekecesinden o zamanları çıkardı, seyretti, ağladı,kokladı ve bazen kıs kıs güldü… çoğunlukla dudağımızı ısırdık ya neyse.
Sonrasında tabii ki buluştuk, aynen öncesi gibi, 25 yıl ahşap bir kutucukta muhafaza edilen incilerin kutu dışına çıkıp, güneşle buluşmasında ışık saçmaları gibi, gözlerim kamaştı görünce her birini.
Evet zaman, üzerlerinde çizgiler bırakmıştı ama hala aynı oydu işte. Saçımız başımız, azıcık matlaşmış gibi gözüksede, kokumuz halâ aynı enfeslikte baş döndürücüydü. Birbirimize sarılmak ise, zamanda yolculuk etkisi yapıyordu. Oturuldu, eski hatıralar, eski hatıralar, eski hatıralar… tabii bunun üzerinden de yıllar geçti.
Yazı uzun, düşünceler serseri, mantık kurgusu saçma, hedefsiz bir yazı olmuş olabilir ama birşey var ki, kendimdem olanı yazdım. Bu beni ben yapan şey… kafamdaki, benim içinde yaşadığım dünyam. Abartısız, yalansız, 3 Tek B yazıldı …