5 ay kadar önce, oğlumun hayatında artık kabul etmek zorunda olduğum ‘futbol’ gerçeğinde eğlenceli bir canlılık olsun diye, bulunduğumuz yerin takımlarından olan Sydney FC’nin maçına gitmeye karar verdik. Sydney FC 2004 yılında kurulmuş.
Avustralya A liginde 13 takım var. Bu ligin öyle ciddi bir mazisi yok. 2004 yılından itibaren aktif bir ligden bahsediyorum. Avustralya içi eyaletlerden oluşan lige Yeni Zelanda’dan da katılım var.
Online olarak aldığım iki bilet sonrası, stattan içeri girene kadar beni bir pişmanlık ve karın ağrısı sarmıştı. Baba-oğul gidecektik ama nasıl?
1984
Bu rakam klasik olmuş bir kitabın isminden daha çok şey bana hatırlatıyor. 1984 yılında, babamın ‘hayatımda yaptığı en güzel diyeceğim şey’ olmuştu. Türkiye’ye kesin dönüş. Üvey abi ve ablalarım, aile ve toplum entegremin sağlıklı zeminlerde sağlanması için ellerinde geleni! yapmaya çalışıyorlardı. Büyük bir kültür patlamasının, çatışmasının tam ortasına düşmüştüm. 50 Mhz’lik bir ülkeden 120 Mhz’lik bir ülkeye gelerek, hayata yeni anlam verme kaygısına düşmüştüm.
Büyük üvey abim, bu yaşadığım zorluğu kolaya çevirmek için radikal bir kararla beni Adana sıcağında, 5 Ocak stadında oynanacak Adanaspor-Şekerspor maçına götürmüştü. Henüz maç başlamadan, insanları sinirli, öfkeli ve hiç gereksiz bir konsantrasyonun içinde görünce konuya anlam yüklemekte zorlanmıştım. Kalın tellerle sıkı sıkıya örülmüş, tellerin hemen arkasında güvenliklerle sıkı sıkıya korunan açık tribünde yerimizi almıştık.
Maçın başlama düdüğüyle birlikte; hakemin kararı yanlış olsun doğru olsun, yapılan faul olsun olmasın, yenilen gol güzel olsun olmasın, hiç bitmeyen bir enerji ve düşmeyen bir konsantreyle ağız dolusu küfürler edilmeye başlandı. Çoğunlukla hakeme olmak üzere, karşı takımın oyuncuları, yan hakemler, hatta kendi takımının oyuncuları fark etmeden küfürler ediliyordu. Adana’ya geldiğim günlerde yaşadığım kültür şokunun yanında, sözde Müslüman bir ülkenin insanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan hallerine şahit oluyordum. Evet küfür duymadığım şeylerden değildi ama bir spor karşılaşmasına gelmişsiniz, tam olarak mutlu olmak için insanlara ne gerekiyordu. Yahu mesela annelerin ne suçu olabilirdi! Bir aralık hızını alamayan taraftarlar ağır ağır şeyleri uluorta sahaya atmaya başladı. Ürkütücü bir görüntü zihin korteksimi kirletiyordu. Topluca edilen küfürler vardı. Yaşlar başlar cinsiyetler hiç mi hiç önemli değildi, herkes bir ağızdan ibadet ediyormuş edasında, edilen gün yüzü görmemiş küfürler göğe savruluyordu.
Bardağı taşıran bir şey oldu. Tam arkamızdaki insan müsveddesi hakemin ölmüş babasının bilmem nesine küfür etti. Üvey abime döndüm:
-
- Abi! Bu adam, hakemin babasının öldüğünü nereden biliyor?
Abim bana zavallı çocuk bakışı atmıştı. Maçını bitiş düdüğünü beklemeden kolumdan tuttuğu gibi cehenneme benzeyen yerden beni çıkarıp aileme teslim etmişti.
Adana ortamı; kaderin beni sevkinin berrak bir yansıması olduğundan kaderi tenkit etmedim. Ama Bremen gibi âsude yerden sonra gelinen yerin 9 yaşındaki yalnız bir çocuğun entegresine hiç de müsait olmayışı da bir başka mevzuydu. Almanya’da 80’li yıllarda edilen belli başlı küfürler vardı ve bunlar Türkiye’de edilse belki karşındaki teşekkür ederim ben de seni diyerek karşılık vereceği çocuksu tuhaf kelimelerden oluşuyordu. Hepi topu 2 bilemedin 3 ‘common usual’ küfürleri vardı. Adana’da küfür yağmurunun altında büyük bir tehdit altındayken, bir yönüyle de şanslıydım. Allah yüzüme tebessüm etmiş, çöldeki vahâya benzer bir güzelliği karşıma çıkarmış, beni o naif ve müstesna güzelin zıllinde muhafaza etmeyi murad buyurmuştu. Onu tanımasam sebepler planında işim bitikti. O, kalınlaşmamı engelliyordu. İsmi görünüşte aşk olsa da sonra konunun gerçek tarafının bambaşka olduğu seneler ve seneler sonra ortaya çıkacaktı.
Adana başta olmak üzere, gittiğim uğradığım neredeyse hiçbir yerde küfürsüz bir ortama rastlayamamıştım. Fakat hakkını teslim etmek gerek ki, edilen küfürlerin alanı ve o esnada bulunan kadın, kız, çocuk ve yaşlı figürlerine dikkat ediliyordu. Sadece 24 yıl kalabildiğim ülkede, şimdiye kadar bir şeyin değiştiğine de şahit olmadım. Artık 2025’e gelinmiş olsa da Türkiye sözde Müslüman ülkesinde, mesela başta dört büyük takımın statlarında hem de hem kadın, kız, erkek, çocuk, bebek, yaşlı hiç ayırt etmeksizin hem de topluca, hem de hiçbir hakkaniyet ve adalet ve vicdan prensibini filtre yapmadan ağız dolusu, hem de karşıdakinin annesi, kutsalı, aidiyeti, eşi, çocuğu gibi değerleri dahi umursanmadan küfürler hep bir ağızdan, yüz denilen utanıldığında harekete geçen uzuvda hiçbir değişiklik olmadan edilebiliyor. Benim üstte verdiğim, küçüklüğümde yaşadığım tecrübede böylesi tuhaf ve aşağılık bir korelasyon yoktu. Ama determinist bakışıyla öncekiler, bunların sebebiydi.
Türkiye dünyada en çok küfür eden 10 ülkeden biri. Avrupa’da ilk sıralarda, bazen İtalya bezen Türkiye birinci. Tuhaf değil mi? Kâinatın sebebi temizlerden temiz, nezihlerden nezih Peygamberimize aidiyeti de başkasına kaptırmak istemeyen, başkalarını da beğenmeyen bir milletin acınası durumu. Hatta geçmiş sene, şampiyon olan 1. Lİg futbol takımının teknik direktörü, kendisini selamlayan taraftarların karşısına çıkmış, balkondan küçük oğluyla birlikte, ezeli (ne ahmakça bir ne akılsızca bir benzetme ve yerinde olmayan bir kelime kullanımı) rakiplerinin bil cümlesinin annelerine hem de en kötüsünden benzetme yapılarak küfür edilmişti. Şeytanı dahi ürkütecek birkaç ayrıntı var ki; birincisi taraftarlar küfrümsü sloganı ikiye bölmüşlerdi, birinci kısmında taraftar tezahürat tutuyor ikinci kısmında sessiz kalıp teknik ekibi bağırmaya teşvik ediyordu. İkinci kısımda da karşı takımın annesine küfür ediliyordu ve bu küfrü teknik direktör oğluyla birlikte yapıyordu. İkinci vahim şey de bu teknik direktörün eskiden dini hayat ve ahlâk telakkilerine çok dikkat ediyor olmasıydı. Bu ne iğrenç bir durumdu…!
Türkiye’nin küfür noktasında affedilir hiçbir tarafı yok. Ve bunun eğer bir bedeli varsa, bu bedeli dünyadan, dünyanın nezahet ve nezafetinden uzaklıkla ödeyeceğine hiç şüphe yok. Çünkü hiçbir zaman, yoldan yürüyenin kayıp düşmesiyle, gökdelenden düşenin hali bir olmaz. Özellikle son 10 yıldır, küfürsüz dizi, komedi oyunu, film, tiyatro gösterisi, maç, sokak röportajı, bir stand-up, bir tweet, bir paylaşıma tesadüf etmeniz olası değil. Kendi içinde; bununla mücadele verip başarılı olan (kız gibi) sosyal organizeleri de bünyesinden kovan millet iradesi, varsa ödenmesi gereken faturalar bunu ödemeden, geleceğin hiçbir hülyasını yaşayamayacaktır.
Saklayacak değilim, rastladığım sosyal medya paylaşımlarında görüyorum tüylerim diken diken oluyor. Aile içinde yapılan amatör çekimlerde, baba oğluna, oğul babaya küfür edebilmekte, nene torununa, torun dedesine galiz küfür edebilmekte, bunu da alenen paylaşmakta bir ağır rahatsızlık duymamaktadır. Bu sefih ve iğrenti durumu yaşayanların sonunun ne olduğunu çok güzel anlatan Kur’anda ayetler mevcut, meraklısı bakmalı ama durumun sosyal facia boyutu nasıl görmezlikten geliniyor anlaşılır gibi değil.
Sosyal pedagoji, sosyal psikoloji ve kişisel bazdaki psikiyatr alanlarının bu türlü yozlaşma ötesi kokuşmaya duyarsız kalmaları, hatta onların dahi küfür etmeleri aslında sorunun çok daha içlerde olduğunu, tedavinin de kolay olmayacağını bize anlatmakta.
2016 yılının bilmem ki neresinde; hayal meyal hatırladığım bir sözde Müslüman grubun bir gazeteyi basıp, dışarıdan slogan atmaları ve bu sloganda ‘’ Ya Al… Bis… All… Ekb…dedikten sonra oraya geliriz …… …….. ‘’ ifadelerini kullanmaları, bir milletin çöküşüne dair bendeki ilk ciddi uyanma sebebi olmuştu. Bu mazisi ‘necip’ milletin, âtisi karanlık mı olacaktı?!
Can alıcı ne bir filmin, ne bir kitabın ne de tarihe mal olacak şiirin kaleme alındığı; gündelik ve içi tamamen cehennem çukurlarını andıran siyasi ve kamplaşma argümanlarıyla dolu diyalektiklerle (felsefedeki diyalektiğe kurban olsunlar) günlerin geçip, sonra insanların birer birer kabre konulduğu, ondan sonrasının tamamen belirsiz olduğu bir yerden bahsediyorum. Böylesi bir ülkede aklımın cidarlarında vicdan iniltisi olarak zaman zaman sesini duyduğum 15 yaşındaki bir kız çocuğunun ne hayali, ne ümniyesi olabilir, nasıl bir kurtuluş yolu kendisine çizmiş olabilir?
(Yazının 2. Kısmını hazırlamaya çalışıyorum.)