Türkiye’nin Avustralya karşısında aldığı mağlubiyet, futbol kamuoyunda beklenildiği üzere sert tepkilere yol açtı. Ancak bu tepkilerin önemli bir kısmının, sağduyudan ziyade duygusal reflekslerle şekillendiğini kabul etmek gerekiyor. Özellikle teknik direktöre yönelen eleştirilerin dozunun, eldeki gerçeklerle örtüşmediği açık.
Öncelikle tabloya geniş açıdan bakmak şart. Bu takım, turnuvaya gelirken kolay bir yol kat etmedi. Grup aşamasında ve eleme sürecinde güçlü rakiplere karşı dirençli bir performans sergiledi. Hatta İspanya Milli Takımı deplasmanında alınabilecek bir galibiyet, son anda kaçırıldı. Bu, sadece bir “iyi oynadık ama kaybettik” hikâyesi değil; aksine, sistemin doğru kurulduğunu gösteren somut bir örnekti.
Bugün eleştirilen kadro tercihleri de aynı bağlamda değerlendirilmeli. “Forvet eksikliği” üzerinden yapılan yorumlar, yüzeysel bir analizden öteye geçemiyor. Çünkü aynı kadro, bu turnuvaya kadar istikrarlı bir oyun planı ile taşındı. Teknik direktörün tercih ettiği yapı; savunma disiplini, orta saha yoğunluğu ve geçiş oyununa dayanıyordu. Bu sistem, birçok güçlü rakibe karşı işe yaradı. Bir maçlık sonuç üzerinden bu yaklaşımı değersizleştirmek, futbolun doğasına aykırı.
İstatistikler de bu durumu destekler nitelikte. Türkiye, turnuva boyunca maç başına ortalama topa sahip olma oranında %48 civarında kalırken, geçiş hücumlarından bulduğu gol fırsatlarında üst sıralarda yer aldı. Yani takım, planlı bir şekilde kontrollü oyun oynamayı tercih etti. Bu bir zayıflık değil, bilinçli bir stratejidir.
Asıl sorgulanması gereken, bizim futbol kültürümüzdeki sabırsızlık. Bir teknik direktör, birkaç kötü sonuç sonrası kolayca gözden çıkarılıyor. Ardından aynı döngü tekrar başlıyor: Yeni bir isim, büyük umutlar, kısa vadeli beklentiler ve ardından yeniden hayal kırıklığı. Bugün eleştirilen isim giderse, yerine kim gelecek? Fatih Terim mi? Yıllardır aynı isimler etrafında dönen bu kısır döngüden hâlâ ders çıkaramadık mı?
Benzer bir refleksi kulüp futbolunda da görüyoruz. Üç maç kaybeden bir teknik adam, bir anda gözden düşüyor. Dün eleştirilen, bugün “kurtarıcı” olarak geri çağrılıyor. Okan Buruk örneğinde olduğu gibi, başarı ve başarısızlık arasındaki çizgi fazlasıyla hızlı değiştiriliyor. Bu yaklaşım, uzun vadeli bir futbol aklının oluşmasını engelliyor.
Daha da önemlisi, tribün kültürü. Islıklar, yuhalamalar ve anlık öfke patlamalarıyla şekillenen bir atmosferde, sürdürülebilir başarı beklemek gerçekçi değil. Geçmişte benzer şekilde gönderilen isimlerin, her kriz anında yeniden “çözüm” olarak sunulması, aslında sorunun teknik direktörlerde değil, zihniyetimizde olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak, Avustralya mağlubiyeti elbette analiz edilmeli. Hatalar konuşulmalı, eksikler tespit edilmeli. Ancak bunu yaparken, bugüne kadar yapılanları yok saymak, kısa vadeli öfke ile uzun vadeli başarıyı feda etmek anlamına gelir. Futbol, sabır ve süreklilik oyunudur. Biz ise hâlâ anlık sonuçların esiri olmaya devam ediyoruz.
kapak resim : Sputnik Türkiye