Albury’de ‘ One Perfect Day ‘ – hasan Safyürek

Melbourne’a yolculuğa niyet ettik. Hemen ifade edeyim, Melbourne şehrinin Melburn gibi sanki Finlandiyadan gurbetçilerin getirdiği marmelat ismiymiş gibi anılması tuhaf. Kullanmıyorum, hiç bir Avustralyalı’dan bu kelimeyi kullanmamızı gerektirecek bir aksan duymadım…çok da komik ayrıca, bir de ‘’Melburn’’ kullanım şekli Türkçe dil yapısına da ters. Neyse… Oğlum ve küçük kızımla birlikte Melbourne’a, sevdiklerimizi ziyarete çıktık. Herkes heyecanlı tabii… takriben 800 km’yi biraz aşkın yolumuz var. Tek defada alınacak bir yola benzemiyor.

İnsanı, yolun yorduğuna dair bilimsel makale ve tez okumamış olsam da emin olduğum bir konu var : uçak veya araba, tren farketmez… hızlı yer değiştirmelerin, hem ruh hem de beden üzerinde belirgin etkileri var. Acele iş’e şeytanın müdahelesiyle ilgili yakınlarda okuduğum bir yazı var. İnsanın eski tabirle ‘’ Acûl ‘’ yaratılışı gereği kodlarında acelecilik var. Paradigmal olarak hareket bazlı insanı tehdit eden iki şey var; atalet (durağanlık, durma, haraketsizlik)  ve acelecilik. Bunu orjinal tepitleriyle ele alan o ‘güzel insan’ der ki :

‘’ En bahtsız, en ızdıraplı, en sıkıntılı, işsiz adamdır. Çünkü atalet, yokluğun kardeşidir; çalışmak, vücudun hayatı ve hayatın diriliğidir (uyanık halidir) .‘’ Başka bir yerde de : ‘’ Hırs ile acelecilik, kayıp sebebidir. Çünkü, sıralanmış basamaklar gibi yaratılıştaki düzene (denge ve sisteme), tertibe, zincirleme düzene uymadığından hırslı (ve aceleci) insan başarılı olamaz.‘’

Yani evrende işleyen düzen baz alınırsa, tabii olan her şeyde bir zamanlama, seyrinde düzenli hareket ve sıralama ve senkronize bir yavaşlık vardır. Bu düzene aykırı hareket ettiğinizde gereksiz bir yorgunluk olması olası… atalet ve acelecilikteki son nokta gibi.

İşte üstteki duygular kaplar beni, yol yorgunluğundan sonra. Baş döndürücü ama gereksiz hızlarla çepeçevre sarılmış hayatımızın çoğu anının yorgunluklarla bitiyor olması, eski dildeki ifadesiyle bizlerin tabiatın işleyiş şekilne ‘’ tevfik-i hareket ‘’ etmiyor olmamızdan kaynaklı olabilir diye düşünüyorum.

Böyle olmasın diye, 841 km’lik yolun neredeyse tam ortasına denk gelen Albury ismindeki minik kasabada konaklama kararı aldık. Geceye yakın, Albury’e nazır dışarıdan cafcaflı görüntüsüyle 5 yıldızı andıran ama ‘check in’i müteakip yıldızların telaşla hemencecik ortadan kaybolduğu otelimize giriş yaptık. İsmi Mercure Oteli… Otel, bu ismi tesadüfen seçmiş olmasa gerek zira, Merkür gezegeninin bir günü bir yılından daha uzun. Aynı; kaldığımız gecenin gürültü sebepli uyuma zorluğu çektğimizden uzun olması gibi…! İnsanın gürültü çıkarıyor olmasını, ben insanın insan olmasıyla telif edemiyorum. 302’de kalanların saat 1’i müteakip çıkardıkları gürültü mesela, insanın daha çok hayvani tarafını hatırlattı bana. İnsandan insanlık geçici olarak uzaklaşıyor sanki. Yine Merkür gezegeninin oldukça ince olan atmosferi ısıyı hapsetmede son derece başarısız, aynı bu otelin duvarları gibi… ‘’ yanlız kalmayın oğlum… azıcık sosyalleşin! Bak yan tarafta da insanlar kalıyor. Konuşun kaynaşın. Kendini izole etme! Hem otel odasını satın almadın ya ‘’ demek istercesine duvarları ince yapmışlar.

Check-in sonrasında, Albury sokaklarında çocuklarımla gezintiye çıktığımızı paylaşmayı az daha unutuyordum. Saat geceye yaklaşmışken; salındık sokaklara… günlerden Cumartesi olduğu için; güzelim tarihi ve yerel ögelerle lebaleb çevrili, mis kokan şehirde; sessiz dinginliği, ‘’keyif’’ verici içecekleri içip etraflarına keyifsizlik verenlerin sesleri bastırıyordu. Az endişeli biraz da korkmuş olduğum çocuklarıma : ‘’ korkmayın evlatlarım! Zira bu sekir veren madde, insanoğlunun bilincinin üstünü alıp, altını bırakıyor… bunlar zararsızdır, ilişmezler, bilinç altları pek şiddete eğilimli değildirler‘’  demek geçti içimden, ama konu felsefik izahlar barındırdığından, hatta ‘’ ya peki baba, Türkler sekir veren maddeyle temasta ziyadesiyle şiddete eğilimli oluyor, buna ne demeli?! ‘’ sorusunu sormalarından ürkerek konuyu, ‘’ babanıza sığının… bunlar zibidilerdir ‘’ diyerek kısadan geçiştirdim.

Kızım aynı gün bana ‘’ Zibidilik yapmak ‘’ deyimini aniden sormuş, ben ise sorunun kalitesi ve kızımın Türkçeye entegre olmasının memnuniyetiyle keyifli bir kahkaha patlatmıştım. Gece yarısı gördüğümüz bu ‘’zibidi’’ manzarası, Grup Gündoğarken’in ’’ tam yerine rast geldi manzara koyduk’ şekline ifade edilecek anlam bütünlüğüyle kızıma cevap olmuştu.

alburycity.nsw.gov.au

Albury saklı güzellikleri barındırıyor. Geziciler için olası her köşeye dikkatle bakın tavsiyesi var.  Alman mimarisi kokusu alınca hele, gözlerimin irisi büyür… Bir Gotik Mimarisi hayranıyım. Murray Sanat Müzesi, Albury CBD Tarihi Binası, Albury Caddesi üzerindeki bazı binaların dış cephe heykel işlemeleri, Aziz Matthew Anglikan Klisesi, Merkez Postane – Pastane, üstü kemerli kolon serileri vs. Yani tamamıyla Gotik denmez ama Romanesk olduğu aşikar gibi. Neyse yani, estetik var anlayacağınız sağda solda… lokal butikler, ikinci el eşya dükkanları, lokal kahveciler, botanik bahçeleri, yeşilin (Bremen kadar tabii ki değil) yüzlerce tonunu temsil eden ilkbahar çiceklerini taşıyan ağaçların sokak refüjlerine salınımları haz veren enstantenelerden. Çok geçmedi, önümüze çıkan zibidilerden yolumuzu değiştirelim derken, ıssız ama genişce bir caddenin sağ kaldırımlarında yürümeye başladık. Bir ses tınısı bizi kendine çekti…

Henüz 20’lerinde, üzerinde herhangi bir sekir etkisi olmadığı çok belli, yerel kıyafetleri üzerinde bir kızımız, elinde gitarıyla karanlığa serenat yapıyor. İşlek bir cadde değildi… ‘’ in misin kızım, cin misin! Nedir bu dertli hal, insanlığın düştüğü fena hal’e mi yanarsın! ‘’ diye içimden geçeni sormadım. Sadece çocuklarıma onu izlemelerini ve mümkünse minik de bir bahşiş ikram etmelerini rica ettim. Sanatçı kızımızın, ‘’ tip ‘’ karşısındaki revelansı bize ve ona insan olduğumuzu tekrar hatırlatmıştı. Ah! Naiflik nerdesin? diye iç çekerek uzaklaştık.

Bir günü bir yıldan daha uzun Merkür otelinin sabahında, hızlı ‘’ Check out ‘’u müteakip, Melbourne’a yola çıkmadan önce, son defa meşru dolaşma hakkımızı kullanmak üzere sokaklara salındık. Dünkü zibidi gruplarından eser yoktu… Görüntü önündeki figürlerde belirgin bir değişme olmuştu. Daha yaşlı, ama daha naif hareketli insan silüetleriyle karşılaşır olmuştuk. Hatta bunlardan bir tanesi, 70’li yaşlarında. Yalnız. Botanik bahçesinde yanlızlığını rengarenk çiçeklere şikayet ederken bizleri gördü. ‘’ ne böyle avalak avalak geziyorsunuz! Verin de şunu telefonu, bir aile resminizi alayım ‘’ dercesine telefonumuzu kapıp bizi de izaya sokup, ard arda telefonun ‘’sözde’’ deklanşörüne basıverdi. Teşekkür ettik, milyon yalnız insandan bir insan hanımefendiye.

Oradan Kahveci arayışına geçtik. Gece sekircilerinin zibidiliğine, gündüz kafeyin sekircilerinin içinde yaşadıkları ‘’ müstağraklık ‘’ eklenmese miydi! Sağa sola bakarken, park ediverdik bir ara sokağa… ardından Dean Street üzerindeki ‘’ Guru’nun Kahvecisinde ‘’ kendimizi aram eylemiş bulduk. Hafta sonları çalışayım da, CV’ime iki sosyalite katayım diyen gencecik amatör garsonun yer göstermesiyle, dükkan dşında, şöyle çınar altına denk gelen, tekme atsan karşıkı kaldırıma geçecek masaya oturduk. Acilen damar yollu olmasa da, 20 dakika içinde belirli dozda kafeinin mide yoluyla beyni uyarmasını temin etmek için kendime Long Black söyledim… yani bildiğiniz ‘’gapgara kahve’’. Bugün sütün kahveme müdahelesini kaldıracak tahammülüm yoktu.

Kafe, müşteriler daha çok gelsin, yerken de şöyle hazlarını ikiye katlasınlar diye, iki müzisyenle anlaşmış. Kaldırımın bittiği yerde konuşlanmışlardı. Onların tam önüne oturduk. Ben ise tam karşılarına… Bir anda zamanda yolculuk hissine kapıldım. Karşımda iki güzel şey duruyordu… Kahvem ne zaman geldi bilemedim. Önlerinde, ‘’ çalın tabii, o kadar para verdik kahvelere. ‘’ küstahlığı gibi algılanmaması için kahvemi gizli gizli içmeye çalıştım. Ama göz temasımı kaçıramadım. Bir hanımefendi; siyah çorap, gelenek gelenek diye kokan açık kahverengiye çalan uzun eteği, estetik desenleri olan bağcıklı yarım çizme ayakkabısı, barış mançovari gümüş yüzük aksesuarları, el işçiliği ürünü gibi görünen en az 35 yıllık kadifemsi ceketi… elinde modern gitarı, önünde söz ve notalara baktığı eski dosyası… ve saçını bir şekil tutturduğu, üzerinde belki bilmem kaç yılın hatıra kaydının olduğu eski tokası. Ya ayakta duran bey! Klasik minimalistik gözlüğü, sanki bedeninin bir parçası haline gelmiş gibi duran beyaz – gri şapkası, hanımefendinin aksesuarlarından çok daha eski kemeri, eşiyle ruh uyumunu temsil eden yılların koyu renk ayakkabısı, kollarının arasında çellosu ayağının altında zilli defi, arada eğilip üflediği yan flüdü ve yerde duran belki partnerinden daha önce tanıdığı akordiyonu… eridim adeta. Gözlerimi bu güzellikten alamadım.

Aralarında saygı ve ritim senkranizasyonu görülmeye değer bu çiftin, performanslarındaki her bir şarkı kahvemi bitirmeme engel oluyordu. Bir aralık kibar beyefendi yanıma geldi. Aklımda hemen ingilizcenin ‘12 Tense’i geçti bi tabii… Simple Present Continues  neyse de, past pasif bir muhabbet olmazdı inşallah… Medeniyet başka bir şey, gelişmişlik değil bildiğiniz medeniyet. Aralarında belki 50 yıldır devam ediyor olduklarını düşündüğüm saygı aşkı, beraber melodi okumaları, senkronizeleri, bazen de ortamdan tecerrüt edip birbirlerine Anla Halimden klibindeki ‘’ Kayahan – İpek ‘’ bakışı atmaları, beni sanat galerisinde ünlü bir ressamın tablosuna bakıyormuşum havasına sokmuştu. Anlamış olacak ki yanıma gelen beyefendi konuşma başlattı. ‘’ Birader 10 dakikadır bakıp duruyorsun. Yedin bizi gözünle. İsmini bağışla da, sıcaklık tesis edelim! ‘’ demedi elbet. Medenilerde nezaket ve naiflik, asalet urbasında kendini çok sıcak hissettiriyor. ‘Motor sesi’ deyiverdi ingilizce. Durdum baktım, tamam present tense’di bu, sorun çıkmayacak gibi görünüyordu. Devam etti :

Motor geçti az önce caddeden ve çok gürültülüydü. Ama bir daha geçmedi, deyiverdi.

Aksanı çok hoşuma gitmişti. Otel resepsiyonundaki kadının aksanı bizlerde bir geçici korkaklık meydana getirmişti. Yoksa Albury’de herkes mi böyle konuşuyordu ne! Resepsiyonundaki kadına gece dönüşü ‘’ WİFİ passwordu ‘’nu sormuştuk en son, anlaşılır olmama üzerine aksan teorisi yazabilecek bu görevliden bir kağıt parçası beklemiştik. Kadın bir anda ağzından ‘’emayarquuusiiiyyyyuuuarrwaywayalburuyu’’ gibi hatırladığım bir şey çıkıvermişti. İngilizcesi hakikaten iyi olan kızım da duymuştu, ona baktım büyük bir güvenle ‘’ haşa huzurdan zerre anlamadım baba! ‘’ şaşkınlığı vardı yüzünde. Bir daha sorduk, bir daha, yahu yaz şunu diyoruz, yok burası Albury burası usül böyledir, ya sev ya terk der gibi  ‘’emayarquuusiiiyyyyuuuarrwaywayalburuyu’’ çıkıyor ağzından… resepsiyona nazır, bir minik odada bu duruma şahit olup ciğeri dağlanan bir adamcağız ‘’ yeter be gece gece, amma terane yani ‘’ dercesine kapıverdi elimizden telefonu. Telefon wifi’yla buluştu, huzur bulduk! Sonra kızımla gözgöze geldik. Şifreyi hala bilmiyorduk… görevliye baktık. Görevli, var mı valiziniz demişti. Evet dedik. ‘’ Bırakın onları asansöre, size yangın merdiveninden çıkın, taa ki yollar 3. Kata gelecek, siz sol yolu tercih edin. Orada asansörü çağırın.’’ dedi ve dediğini de yaptık. Ama formülü çözemedik… ­Akif bey sorunu çözmüştü. ‘’ Asansör bozuk baba ama valizleri taşıyamamayacak kadar değil…! ‘’

Kafe’ye dönelim : Çelloyu elinde aşkıyla raks ediyor edasıyla eviren çeviren beyefendi, motor sesinden bahsedince. ‘’Ben de’’ dedim ‘’ mekanik seslerden zaten oldum olası hazzetmiyorum. ‘’ Beyefendi biraz daha yaklaştı, ‘’ama’’ dedi, ‘’ çiftcilik yaparkenki ses müstesna ‘’. Sükut ettim. Ardından eşi olduğunu düşündüğüm hanımefendiye performansları sebebiyle medhü senalar ettim. Düşüncem; ne vakittir bu asaletle berabersiniz sorusunu sormak iken, ne zamandır beraber çalışıyorsunuz oldu. Hay Allahım! İngilizce… hanımefendi bana baktılar. Cevabı ‘’biz beraber çalışmıyoruz’’ ki oldu’’… ama nazikçe. Ben de ‘’ Abla, niyet asıldır. Fiil niyete bakar ve ona göre hüküm alır. Benim niyetim o değildi ‘’ diyecek oldum. ‘12 Tense’ bana sus dedi. Beyefendi hala yanımda. Çalmayı da bıraktılar, kahvelerini bile içmiyorlar. Ne desem diye düşünürken. Birden, kızım çok iyi piyano üstadıdır efendim deyiverdim. Bu söz üzerine, sevinç ve hayret karışımı bir hale düçar oldular. Aman bir sevinç… ben ise hüzünlendim. Bu ‘’ Hayret ve Takdir ‘’ doğunun yitiği değil miydi! Olsundu…

Medeni olup bunu asaletle kıvama erdirenlerde; hayret, takdir ve sevinç bir başka oluyor. Hangi hallerinden veya hasletlerinden bilmiyorum ama medeni ve insanî halleri ağır basan insanlarla özel sevincinizi paylaşırken, karşıda nazar, gıpta, haset gibi endişe verici şeyler olmadığını hissederek paylaşıyorsunuz. Pek garip… oysa başkaları öyle mi! Neyse piyano çalıyor kızım dedikten sonra beyefendiyle göz göze geldik. Sessizlik oldu bir anda… ‘’ ya sen ? ‘’ der gibi bakıyorlardı. Bir present perfect ama continues olanından bir giriş bekliyordu beni…. Dedim şimdi bunları ben kayıttan kuyuttan alıyorum. Ne desem de, hmmm tamam iyiyimiş diye yarım dudak bükmesiyle mukabele edip işlerine devam etseler. ‘’ Drump ’’ çalıyorum deyiverdim. Ama bu tekli varya ondan yani… adam iyice yaklaşıp yere çömeldi. Adam şok… kadın takdirkar gözlerle bakıyor bana. Darbuka diyemedim. Yani şey olmasın diye; ‘’ kardeşim kızın piyano çalıyor, sende darbuka… ne bu yani Mozartın senfonisi, ‘’yalnızım dostlarım’’ şarkısıyla mezc mi olacak! derler diye korktum. Beyefendi eğilip sessizce, biliyorum o darbuka deyiverdi. ‘E e e evet’ dedim o işte… bir de öğrencimle performansım var demesem mi!!! Hikaye uzadı gitti tabii.

Tekrar müzik performanslarına devam ettiler. Bir aralık Avrupa hanımefendisi bayan o kadar güzel bir şey seslendirdi ki… mest oldum. Sözleri Roger Galtier Wellsise’a ait, bir İrlanda şarkısıydı ve çok manidardı:

One perfect Day
We’ll Be Out Walking
Something Is Calling Me
Oh Oh
This Perfect Day
I Can’t Stop Thinking
Are You Over There
Are You Happy There

And Tell Me
If It’s Still Raining There In England
And Tell Me What You Did Last Night
And Tell Me
If It’s Still Raining There In England
The Pictures So Hard To Come By
If You Ever Come Back Just Drop By
One Perfect Day,
One Perfect Day
One Perfect Day

One Perfect Day
I’ll Get Your Telegram
And You’ll Be Calling Me
Oh Oh
This Perfect Day
I Can’t Stop Thinking
Are You Over There
Are You Happy There

And Tell Me
If It’s Still Raining There In England
And Did The Government Call Last Night
And Tell Me
If It’s Still Raining There In England
Adventures So Hard To Come By
If You Ever Come Back Just Drop By
One Perfect Day,
One Perfect Day
One Perfect Day

We’ll Go Out Walking
(One Perfect Day)One Perfect Day
(One Perfect Day)One Perfect Day
(One Perfect Day)I’ll Get Your Telegram
(One Perfect Day)Are You Over There
(One Perfect Day)Are You Happy There
(One Perfect Day)One Perfect Day
(One Perfect Day)One Perfect Day
(One Perfect Day)One Perfect Day
(One Perfect Day)Are You Happy There
(One Perfect Day)It Never Stops Raining
(One Perfect Day)One Perfect Day
(One Perfect Day)One Perfect Day

 

Ayırıldık sonra Albury’den… zaten kafe’nin çırağı yanımızda gelip ‘’ iyi valla! Müzisyenleri dinleyin burada, canlı canlı… sohbet-muhabbet. Tamam da bu kafe nasıl dönüyor biliyor musunuz?! İki kahveyle olacak şey değil bunlar,ayrıca kahvenin öyle ahım şahım getirisi de yok‘’ tarzını hatırlatan ‘’ başka bir isteğiniz var mıdır! ‘’ sorusuyla çok oturduğumuzu hatırlayıverdik. Kalktık… sarmaş olacak durumumuz oluşmuştu ama sarılamadık. İyi temennilerle birbirimizden ayrılırken, şükür ettim… ‘’ One Perfect Day ‘’ için , bunu bize verene… sonra derin bir üzüntü, Doğunun, değerlerini bir daha kazanması artık olası değil miydi acaba! Ayrıldık Albury’den… Zaten Albury sınır şehri. İki Eyaleti birbirinden ayırıyor. Biz de ayrıldık işte!

2023-09-23-22-38-28 2023-09-24-09-48-02 2023-09-24-10-08-08 2023-09-24-10-09-36 2023-09-24-10-17-58 2023-09-24-10-19-16 2023-09-24-10-19-53 2023-09-24-10-21-49 2023-09-24-10-22-26 2023-09-24-10-26-57 vic

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer