Aldırma Deli Gönlüm Sydney Trenlerine – 2 – hasan Safyürek

Demokrasinin ve genel tanımıyla halkın iradesine dayanan Cumhuriyet rejiminin bilinen yeryüzündeki en makul sistemlerden olması, bu sistemin işletilmesinin insanın elinde olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Daha da güzelleri olabilir mi! İnsanın elindeki bu sistemler daha hayat vaadeden kıvamlara evrilebilir mi! İnsanın olduğu her yerdeki yine kendisine bağlı sorunlar en aza indirilebilir mi! Bir yığın sorular… Bir önceki yazımızdaki teknik ve asgari olarak bilinesi bazı detaylarından bahsetmiştim, Sydney trenlerinin. Kısmen devam da edeceğiz.

Önceki yazıyla bu yazı arasında Sydney Trenleri bir grev faciası atlattı. Grev, lokavt ve bunların özelinde işçi hakları birer emniyet subabı. Ama iş; insanın aç gözlülüğüne, hatta sendika faşizmine gelip dayandığında haktan çok ‘ene’ – ‘ego’ların kavgalarına şahit olunuyor. Olan yine halka, halktan toplanan paralara, ve gelir dağılımına, görünmeyen oligarşinin demokrasi adı altında demoklat kılıcını insanların tepelerinde savurmasına geliyor dayanıyor.

Halk; devlet yönetimi üzerine, şeffaf ve hatta zoraki bir bilinçlendirmeye sevk edilmedikçe de, bu salak sapan düzenler de hep devam edecektir. Yılanın kendi kuyruğunu yemesi misali son raddede halkın ancak farkına varacağı, onun da bir şeye çare olmayacağı açıktır. Vergi nedir? Halk nedir? Yönetim nedir? Hak hukuk nedir? Yönetenlerin zenginleşmesi nedir? Vs vs. hepsi halk için muamma, velev ki kendi menfaatine halel gelmeye.

Tren çalışanları da, ve grev körükleyicisi sendikaların da, kendi menfaatlerinin dışında bir şeyi düşüneceklerini, hele bu maddeci düzende ihtimal vermiyorum. Sonunda sulh oldular. Şimdilik her şey düzene girdi! Üç beş gün içinde yaşanan operasyonel arızaları saymazsak tabi.

Tren Anonsları Klasiği

            Bir realite var, bir de idaelite… ikisinin arasındaki açının büyüklüğü size sistemlerin de ne kadar üfürük ve göz boyamacı olduğuna dair de fikir verir.

Sydney trenlerini kullananların çok aşina olduğu tren içi anonslar var. En çok dinlenen anonsun sahibi: Taylor Owynns. Hakikaten Allah vergisi bir sese sahip, fakat gel gör bir etkisi yok.

Anonslar – Uyarılar:

’ This train stop at ….’’ gelecek istasyon uyarısı.

‘’ Please mind the gap when getting on or off the train ‘’ bu anons ilk olarak 1969 yılında ses mühendisi Peter Lodge tarafından Londra metrosu için yapılmış. Bu uyarı en önemlilerinden diyebiliriz. Sydney’in sabıkası azıcık kabarık bu konuda, sadece 2023 yılında tren ve platfrom arasına düşenlerin sayısı 450 ve bunların sadece 50’si Redfern istasyonunda oluyor. Çözüm yakın vadeli yok diyorlar.

“this train terminates here” yani son durak…! Bu anonsla ilgili Avustralyalıların kendileri dahi, ‘terminates’ nedir yahu! diyerek, beyin cidarlarında anlam arayışına giriyorlar.

“You could be fined for placing your feet on the seats”  işte yazının çıkış sebebi anons. Reddit’te bu konu ‘koca bir yalan’ olarak başlık edilmiş. Evet yalan…!

‘’ if you feel unwell, don’t risk staying on the train. Staff at the next station will get you help ‘’  Kovit döneminin trenlere anons hediyesi oldu bu. Hala papağan gibi döner durur…ayrıntısı belli olmayan bir anons. Başta insana; eğer iyi değilseniz devletimiz şefkatli elleriyle sizi hemencecik himaye edecektir gibi anlaşılıyor. Ama aslında bu durumu tren görevlilerine açarsanız tam olarak bunun size faturası ne olacaktır bu tam bir bilinmezlik!

“If you see unattended bags, please do not touch it, but notify staff *immediately*” bu anons en masum olanı. Çok tren kullanınca ister istemez başınıza geliyor bu anonsta bahsedilen şey. Telefon buldum bi keresinde, uzun dakikalar aranmasını bekledim nafile, görevli felan da hak getire, en yakın polis karakoluna bıraktım, kayıtlı kuyutlu.

            Sydney trenlerinin içi camlar dahil günlük temizleniyor, ayda bir de ‘deep clean’ yapılıyor. Ama doğal olarak kullanıcılar bunun böyle olmadığını düşünüyor. Yolcuların kullanım şekline baktığınızda günlük bakım dahi tatmin edici gözükmemektedir.

            Sosyal Hayat Zombisi Kaba İnsan Sorunsalı

İnsanın kendiyle en çok çeliştiği zamanların ‘kaba-saba’lığı tercih ettiği zamanlar olarak kabul ediyorum. Bu durumdaki insan, kendini hayatta merkeze konumlandırıyor. Hayatındaki asıl ve vageçilmez unsurun kendi olduğunu düşünmesi ve her şeyi de ona feda etmesi durumu da diyebiliriz. Buna tam bir aldanmışlık dense yeridir.

Felsefik tanım içerisinde kendine ‘egosantrik’ ismiyle yer bulan bu aşağı insan tipinin en büyük faturası da onunla aynı havayı soluyan, aynı ortamı paylaşamak zorunda kalan ama iradesiyle ‘kaba’ olmamayı teWhats-App-Image-2024-12-11-at-22-46-36-94f23542rcih etmiş insanlara ve hatta masum hayvanlara çıkmaktadır. Ne der bir yerde : ‘ hassas insanlar için bu hayat tam bir cehennemdir.’ İşte tam bu noktada da, kamusal alanı kirleten bu insanların oluşturduğu atmosfer tam bir siyah perde haline dönüyor. Hayatın aslında parçası olmayan bu kahredici sorunsallığın kendini her doğal ve dingin ortamlarda çıkarma gibi bir de huyu var tabi. Adı üstünde: Kaba. Yani ince ve naif olan her şeyin tam karşısında.

Bunların, 2 oksijen atomunun neredeyse her ulaştığı yerde görmeniz olası. Bazen; bu alanda sadece ben varım istediğim tür sesi çıkarmaya tam yetkiliyim diyen tam bir işkence makinası, görgüsüz ve uyum sorununu zaten sorun olarak kabul edememiş ama sözde onurlu bir komşu; bazen, garsonu satın aldığını düşünen ve Firavunu bile elinden çıkaracak derinlerden derin görgüsüz bir müşteri; bazen, param benim kimliğimdir diyen cahil bir zengin; bazen, benim çocuğum her şeyimdir ben onun için varım diyen soy budalası bir öğrenci velisi; bazen gürültüyü gürültü olarak kabul edemeyen ama 95 dBA ses çıkaran aynı treni, otobüsü ve uçağı paylaştığınız, suça ve karanlığa eğilimi çok belli bir sosyo piskopat; bazen, aldığı lüks arabada otururken daha bi güçlü daha bi uzun ve daha bi kudretli olduğunu düşünen beyin yanılgılı sosyal halüsinayson görücü bir sürücü; bazen, toplu taşımada arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde Pastör’ün ilgi alanına girecek tuhaf belirtiler sergileyen ergenliğini en kötü şekilde yaşayan genç grubun kuduruk üyesi; bazen, şurada kahvenin ve oturmanın sessiz ilgisine vasıl olabilsem derken havaya şuh ve anlamsız derecede bağırmaya benzer kahkaha atan ama bunu hakikaten çevreyle olan etkileşimini hesap edemeden de yapabilen huzur bozucu, aslında gülmeyi bile beceremeyen sosyal sorunlu izotop; bazen, milattan önce yaşasaydı köleliği bu güne kadar rahatlıkla yaşatırdı dedirten ‘ego’su hava ölçme balonları kadar uçmuş ama her an patlaması beklenen sosyal megaloman işveren; bazen, evinde yaşıyor olmakla cennetin anahtarlarını verdiğini düşünen ama aslında göze tam bir cehennem azaplarını hatırlatan sessiz ama malıyla gürültü çıkaran mal tapıcı, sanrılarıyla tam bir rezillik yaşayan/yaşatan ev sahibi ve onun, yalan makinasının 2 ayaklı vücut bulmuş şekli insan gibi de ses çıkarabilen emlakçısı; bazen, halkı yönettiğini düşünen ama aslında sosyal hayatın, sosyal düzenin nurlu kainat işleyişinin içine edip hayatları zehir eden, aynaya baktığında tanrısal formlar taşıdığını düşünen ağır psikiyatriklik hasta siyasetçi, devlet adamı, bürokrat; bazen, işinizi yaparken aslında büyük tenezzüllerle sizlere yardımcı olup çok yorulduğunu düşünen asalak bir devlet memuru; bazen; çocuğuna, ben ben benden başka bir diyemeyen, sahiplik hastalığına düşmüş ebeveyn; bazen; kendini geliştirmek şöyle dursun geriye gittiğini hiç göremeyen, uhdesindeki körpe beyinlere sistem, müfredat, didaktiklik ve nakil dışında hiçbir katkısı olmayan, iç dış uyumu kopmuş öğretmen; bazen, her şeyden önce kendine emanet, naif ve kırılgan eşine karşı tam bir köle formu vermeye çalışan, kendi çalışmasını ibadet, ama eşinin ona isyanını büyük bir küfür sayan Allah belası bir koca; bazen, eşiyle tatmin olabilecek tüm his ve süsleri saçma sapan bir şekilde sağa sola savurup, evini cehennem, kapının dışını cennet gören, tüm hayat prensibini bunun üzerine bina etmiş, popüler kültürün azad kabul etmez kölesi bir kadın; bazen, madem çevre böyle emrediyor deyip anne-babasını aşağı bir varlık gören, ve hayat hesabında milyonda 1 dahi onlara yer vermeyen bir oğul-kız; bazen, özgüven budalalığı o kadar dışa vurmasına rağmen biliyor olduğu şeyleri sadece güzel anlattığı için çevresine adam toplayabilen bir egosantrik, hesap sorulamaz din adamı; bazen, vücut yapmanın, takım elbise giymenin, parlak ayakkabı giymenin ve güzel saç traşının, elinde karton bardakta kahve taşımanın insanlığa büyük yararı olduğunu düşünen sözüm ona modern görünen ama aşırı ilkel bir beyaz yakalı; bazen, davasından ve o davanın öğretilerinde kopmuş ve inancının tam aksi yönünde hayat sürüp, lafa gelince eskilerde kalmış tozlu klasörlerinden tespit ve ahkam kasan bir eski tüfek solcu; bazen bazen… örnekler bitmez ha bitmez, her yer ve şartta görünme durumları vardır. Hakikat şu; kaba-saba insan tipi hayatın ruhunu ve huzurunu kaçıran en başta gelen sebeplerdendir.

İşte; Sydney trenleri de bundan fazlasıyla nasibini alan, kaba-saba insan tipleriyle bazen dolan bazen

boşalan bir yapıya sahip. Bunu bir gözlemci olarak değil, trenlerin sadık bir müdavimi olarak ifade ediyorum.  Denetimin aşırı kibarca yapıldığı, olursa bir biletsiz müşterinin bir daha yapmaması için anne şefkati tarzında nazikçe uyarıldığını gördüm. Komik…!

Her vagonun hem alt katının hem de üst katının şaşırtıcı şekilde bir ‘cazgır’ı oluyor. Bu cazgırlar, ruh disiplin ve insanî sosyal meziyetlerin bilumumundan nasipsiz olanlarından seçiliyor. Bunlara karşı denetime bir kez dahi şahit olmadım.

Sesli müzik dinleyen; insanı moronlaştıran ve hep aynı kahkaha seslerinden oluşmuş sözde komik ve gürültülü Tiktok videolarına boş ve anlamsız gözlerle bakan, ayakkabılarıyla oturulan koltuklara, yaslanma yerlerine, Whats-App-Image-2024-12-11-at-22-53-01-c3663429 hatta elin dayandığı yerlere basarken sanki ibadet ediyormuş gibi haz ifadesi yüzüne yansıyan pislik algısı bozuk insanlara karşı bir kere dahi; hop çelebi! ne bu vurdumduymaz hal, ne bu nemelazımcılık bilader, az ağır ol da sizi Sydney Molla takımına dahil edelim diyen bir Allahın kulu görevli görmedim.

Ama hak yemeyeyim; birkaç ay kadar önce tam da hasret kadlığım bir tabloya şahit oldum. Trenden inip otobüse aktarma yaptığım bir vakit; en arka tarafta emsallerine nazaran daha az gürültülü ama her halinden Sydney’e karşı ben asiyim diye haykıran siyahî bir gencimizin ağzından, normal hayatta çekirdekten daha çok tüketilen ‘f’ word çıkınca; 60’larına yaklaşmış otobüsün kadın şoförü yüzünde yarı cinnet ifadesiyle el frenini çekivermişti birden. Ablamız; yolun ortasında kalan otobüse aldırmadan, arkadan henüz belki 20’sine dahi ulaşmamış bu genci karga tulumba tutup; ‘lan zibidi! Ne bu böyle antisosyal davranış bozukluğu. Sen otobüsten ‘tard’ ve dahi bilcmümle taşınmaktan men edildin. Şimdi kaldırımlar senin arkadaşın olsun. Tabana kuvvet hadi naş!!!’ şekline benzer ingilizce tümcelerle genci otobüsten dışarı atmıştı . Genç evvela : Teyze! Kendine az dikkat et, ne bu böyle celal! Sen kim bana diklenmek kim diyecek gibi olduysa da, büyümüş göz irisiyle canını zor kurtardığına şükreder halde, kutsal arkadaşı telefonuyla yola atıverdi kendini. Sonrasında çıt çıkmadı otobüste.

Yazının üçüncü bölümünde; daha net bazı örneklerle, biraz da edebiyat nosyonlu, ama devam edeceğiz, inş.

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer