Aysona – Nale Zar

Bir kitap okudum, hayatım değişmedi ama hayatıma değindi… Çocukluğumun mekanlarına ve, günlerine bir seyahat edip geldim, gibi bir şey oldu. Yoksa, “Annasoltan, Katya, Gulya”, “yaşı ulu”, “Hürmetli Türkmenbaşımız” vb kelimelerle başka nerede sıkça karşılaşabilirdim ki?

Girmekten pek de hazzettiğim mevzular değildi bunlar ama, bir kere okumaya başlamıştım işte kitabı.

Çöl, kum, şiir, çöl, kum, şair ve bolca çöl, kum, aşk vardı kitapta. Muhammed Esed’in, kitaplarında arap çöllerini mistik bir havayla anlatmasının bana çekici gelmesine bu kitapta da şahit oldum. Çöller ve onların rüzgarına kısılan çekik gözler… Karakum Çölü’nün bunaltıcı ama bir o kadar da tanıdık olduğum çöl iklimi miydi burnumda tüten? Emin değilim.

Uzun bir süre önce, yaz tatilinde okuyacak kitap bulamayıp, elime geçen her şeyleri okuyordum. ‘Cama Vuran Kelebek: Firuze’ bunlardan en aklımda kalanı olmuştu. Kitabı bitirdikten uzunca bir süre sonra bile, baş karakter ve onun yaşadığı acılar aklımdan çıkmamıştı (kurgu değil de, gerçek bir hikaye sanmıştım büyük ihtimalle). Ve yazara da biraz kızg

ındım. “Eline geçen harika bir senaryoyu okuyucuya doğru düzgün sunamadan çar-çur etmiş” demiştim. Kitabın daha geniş, daha ayrıntılı olmasını beklemiştim. Mektuplar, günlükler ve yaşamış bir şairin notları bu kadar kolay lokmalarla sunulmamalıydı okuyucuya.

Dileğim artık nasıl bir vakte denk geldiyse, yazarın bu yeni kitabını aldığımda, ‘Cama Vuran Kelebek: Firuze’nin genişletilmiş hali olduğunu öğrendim. Bunun da verdiği heyecanla, kitabı gözle değil, gönülle okudum.

Ne yapsın, kurak toprağa

 düşmüştü.” diyor Ahmet Amca onun için. “Oysa ne çiçekler, ne meyveler saklıydı o küçücük tohumda. Bizi hep böyle çürüttüler, hep böyle kuruttular. Ah rüzgarlar, fırtınalar, ah tüveley…”

Çiçek ve meyve saklı olan nice tohumlar vardır, ki tohumlar bunun içindir aslında da. Bu, onlardan sadece birinin hikayesi. Aysona’nın çürütülme ve –bence- meyvesin

i verememe hikayesidir bu. Doğası gereği ulaşması gereken yere, toprağa ulaşamama hikayesi. Ah rüzgarlar, fırtınalar, ah tüveley…

“Her şey şiirdeki gibi olsun istedi. İnsanoğlunu

n kalbi de beyaz ve lirik Aysona şiirinin mısraları kadar duru olabilir sandı. Yanılmıştı ama.. Şiirinden buldu. Şiirinden ve şairliğinden buldu. Hoyrat eller koparıp attılar onu şiirin has bahçesinden bu insan mezbeleliğine.”

Ve birtakım koyunlar olarak sessiz kaldıklarını söylüyor Ahmet Amca. Ve Aysona da, büyük balinalarla olan uğraşını tek kişilik gösteriymiş gibi devam ettirdi, bu pislik okyanusunda. Cüretkar gösterilerden pek hoşlanmayan ‘balinalar’ ve ‘hoyrat eller’ ise sarı binaya tıktı, titrek adımlı Aysona’yı.

Çiçek ve meyve saklı olan nice tohumlar vardır, ki tohumlar bunun içindir aslında da. Bu, onlardan sadece birinin hikayesi.

Tımarhaneler, delihaneler, tutukevleri… Niye bu kadar uğraşıyorlar ki, diyorum. Bunca vurulan iğnenin sebebi ne? Bu kadar zorlayacaklarına, direkt huzurluca canını alsalar ya, diyesi geliyor insanın. Vampir gibi kan emici olsalar, en azından vampirlerin karnı doyacak. Ama burada, Aysona’daki cevheri vurup vurup, kafasını kuma gömme planı işleniyor adım adım. Gün be gün. Sene be sene.

Bu duvarlar ülkesinin dışı öyle bir cam fanusla çevrilmiştir ki.. içindeki beyaz kelebekler çırpınır çırpınır çıkamaz. Dışındaki beyaz kelebekler çırpınır çırpınır giremez. Ezkaza girenlerin de baharı güze döner.

İşte benim çocukluğum da böyle bir ülkede geçmişti. Tam da bu ülkede geçmişti. Böyle bir cam fanusun içinde, fanusun dışını bilemeden hayatımın en güzel anılarını ve gülüşlerimi yaşamıştım. Samimi kahkahalar ve muhabbetler çok ama çok uzak şimdi. Bilemezdim o fanusun caydırıcı olduğu kadar koruyucu olduğunu da. Daha sonra, cam fanusun çatlaklıklarından her birimiz bir başka yolu izleyen sızıntılara dönüştük. İnce ve yavaştan ilerleyen ve birbirinden uzaklaşan sızıntılar. Menderesler bile kıvrılışından bir yol çizer kendine ve estetik bir görüntü oluşturur onun kıvrımları; çevresindeki ekosistemi besler, nicesinin susuzluğunu giderir. Ama sızıntılar öyle mi. Bir kere sızdı mı, gideceği yolu kendi de bilemez; bir kaşık suyu vardır, onu da paylaşamaz çevresiyle. Bocalayıp durur, ilerleyeceğim diye. Kararsız ve plansız bir ilerleyiş ve uzaklayıştır onunkisi. Birleşse sızıntılar, güçlü bir akıntı oluşturur halbuki..

Bilemezdim o fanusun caydırıcı olduğu kadar koruyucu olduğunu da. Daha sonra, cam fanusun çatlaklıklarından her birimiz bir başka yolu izleyen sızıntılara dönüştük. İnce ve yavaştan ilerleyen ve birbirinden uzaklaşan sızıntılar.

İşte bu cam-fanus-ülke, Truman-Show-vari ülke, bizim oynadığımız senaryomuzun şu ana kadarki en mutlu sahneleriymiş gibi görünüyor. Hiç yoktan, şimdilik…

Aysona, Sona, Suna, Sena. Birçok benzerlik bulabilirim sanırım. Aysona’nın da yaşadığı evler üst üste yığılmış beton bloklardan oluşmuş estetik fukarası kutucuklar mesela. Bunlar benim de oturduğum evler. Yaşadığım binaların estetik fukarası olduğunu da yazar sayesinde fark ediyorum ilk. Apartman kapımız, kapı otomatiğimiz ve bir kapıcımız olmamıştı hiç ama “dom 48”i ararken 47’den sonra veya 49’dan önce geldiğini bilirdik ve bulması kolay olurdu. Şimdi kendi ‘memleket’imde “Yeşilyurt apartmanı”nın nerede olduğunu sorsam, boş bakışlı bir dönüt almam büyük olasılık. Konya’nın yobaz bir şehir olduğunu da burada öğrendim, Antep’in Doğuda olduğunu da… Türkiye’de, kimseye tanınmadan ve kimseyle tanışmadan bir apartmanda yıllarca yaşayabilirsiniz ama Türkmenistan’da alışverişten döndüğünüzde mahallenin çocukları mutlaka yardım ederdi market poşetlerine, tüm mahallenizle bir kültür yaşarsınız; Nowruz ateş atlamaları, bayramlarda kapıya gelen çocukların hep bir ağızdan“yokarda bir ay bar”ları, düğün-dernekleri…

Şimdi, yanlış anlaşılmasın, Tm’yi (uzun uzun ülkenin adını yazmayacağım için ona böyle hitap edeceğim. Yoksa biraz saygım olsaydı uslu uslu yazardım) sevdiğimden demiyorum bunları aslında. Tr’yi (uzun uzun ülkenin adını yazmayacağım için ona böyle hitap edeceğim. Yoksa biraz saygım olsaydı uslu uslu yazardım) oraya nazaran daha az sevmediğimden diyorum. Genel olarak iki ülkeyi de sevmiyorum. Ülkeler, bu dünyanın haritasında, sıkılanların boş kalmasın diye çiziktirdiği sınırlar; gerçekte olmayan, hayali sınırlar ve sınırlamalar. Ve Tm’de de bu sınırlamalardan bolca var, yok değil. Her kelimemizin üstü kapalı, üstü çizili. Ağzımızdan çıkan her cümleyi bir tasma ile salıyoruz havaya; çok uzaklaşmaması önemli. Yaptığımız her eylemde bir kılıf olması da cabası.

“Canım, anneni verir misin telefona?”

“Annem müsait değil.”

“Baban nerede?”

“Babam bir yere kadar gitti.”

“Hmm..”

Okelimeyikullanmasamıydımacaba?

Şimdinedemeliyim?

Sormabanasormanereyegidiyorsundiyesorma!

Bir yabancının gözünden bakmamıştım Tm’ye. Oranın içinde hep var gibiydim. Onun bir parçası gibi. Ama sonra, vücuttaki istenmeyen tüymüşüm gibi hissettirdi. Kendini vücudun bir parçası zannedegelmiş bir tüyün, bütünün bir parçası hissetmesi gibi. Neyse ki, istenmeyen bir tüy gibi hissettirecek başka bir vücut buldum kendime. Ummuyorum ki, bir parçasıyımdır.

Neyse, ne diyordum.. Çöl pazarının diğer adlarının ayrımını öğrendim mesela. Rusça-Tolkuçka, Türkmence-Cıgıllık, Türkçe-Bitpazarı.

Göroğlu’nun kör olduğu için değil, mezardan çıktığı için Göroğlu olduğunu öğrendim örneğin. Meret isminin Şaban olduğunu öğrendiğim gibi.

Ve işte buna benzer birkaç şey daha. Dedim ya, bir yabancının gözünden bakmamıştım, bir parçasıymışçasına yaşayıp gitmiştim.

Ve elbette hikayeler. Kitapta anlatı boyunca, anlatıya bağımlı olarak, yirmi beş karelik bir hikaye dizisi eşlik ediyor. Onun dışında, Aysona ve Zühre’nin mektuplaşmalarında da yazar bize hikayede işinin tecrübelisi olduğunu gösteriyor. Krizantemli hikaye en sevdiğim oldu. Bunu ‘Cama Vuran Kelebek: Firuze’de de okuduğumda unutmuş, hissettirdikleri aklımda kalmıştı. Dahası, çiçekçilerden geçerken kasımpatılara da göz atıyor, görünüşü nasılmış, fiyatı neymiş diye bakınıyordum. Şimdi ‘Aysona’da okuyarak, hikayeyi tekrar hatırlamış oldum.

Knut Hamsun’un “Açlık”ını da bu kitap sayesinde okumuştum. Aysona ve Zühre’nin mektuplaşmalarında sıkça geçen bir yazar-eser ilişkisi.  Acaba yazarlar, yazdıklarının okunup beğenilmesini istedikleri kadar, anlatının içinde geçen yazar ve eserlerin de okunup beğenilmesini istiyorlar mıdır?

Zühre’nin Aysona’ya karşı beslediği duygularının ne kadar sıcak ve içten olduğunu hemen hemen her mektupta hissetmek mümkün:

“Ağlıyorum, büyümüşlüğüme, yalnızlığıma ve hep ağlayacağım… Sen hiç beni düşünüp ağladın mı? Ölümümü düşünüp ağladın mı? Bana ağlayarak yazdın mı? Oysa ben, bu kaçıncı keredir sensizliğe ağlıyorum…”

“Hayat insana neler öğretmiyor ki, işte ıstıraplar içindeyim ama belki yaşanmalıydı bunlar… Alışmak istemiyorum, sensizliğe… Böylece bil bunu.”

“Ne yapıyorum, neler yapıyorum, diye sorma… Dinamizmimi yitirdim… Sen neler yapıyorsun? Kabul, sen ‘gidenlerden’ olacaksın, ben ‘kalanlardan’ olacağım. Umudum, kalıp da bulanlardan olmak. Nasipli, mutlu azınlık…”

İşte böyle bir süreçte, birbirlerine olan hasretlerden bahsedip duran mektuplar bunlar. Özlem, özlem, hasret, hasret ve burukluklar, burukluklar. Kırıklıklarla dolu mektuplar bunlar.

Aysona’yı en güzel tanımlayan paragraflardan biri de bu mektupların bitiminden sonra veriliyor:

“Ne vatan haini, ne özgürlük savaşçısıydı demem gerek bundan sonra. Ama bu ikisinin tam ortasında da değil. Herkesin sustuğu, görüp görmezden gelerek, bilip bilmezliğe vurarak araziye uyduğu devirde, gören ve işte ben gördüm, kral çıplak diyebilen ve bunu hayatı pahasına söyleyen. Ömrünü hastane köşelerinde çürütürken de yine doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen bir Aysona vardı sonuçta. Şimdi buna kahraman demeyeceksek kime diyeceğiz ki?”

İşte kitap bu şekilde, bütün bu renkleriyle hiç sıkmadan devam ediyor. Eseri derleyen yazar H.C. hakkında da sonlara doğru daha çok değiniliyor. Kitap boyunca gizemli bir anlatıcı rolünü üstlenen bu yazar, bu sefer sahnenin önüne geliyor. Bu son başlıklarda ise yazar kendi hayalini yazıyor. Hayalindeki kendini.

Yazar, iki devam kitabı daha yazacağını söylüyor. Yazmasını, adının bilinmesini ve eserlerinin ‘viral olmasını’ istediğimi ne kadar söylesem az.

Çünkü, bana hissettirdiği şeyler, çok samimi ve içten duygulardı. Yazarın ne demek istediğini anlıyor gibiydim, Aysona’nın ne yaşadığını da. Tümüyle empati kurmam mümkün değil ama o karamsar atmosferi anlayabildiğimi söyleyebilirim.

Sosyal medyada, sokakta, okulda.. Memleket sorusuna verecek bir cevabım elbette olur ama genelde verdiğim cevap “yalancı bir dönüt” tür. Kendi müdahalem olmadan, anadilimin konuşulmadığı başka bir yerde doğdum, büyüdüm (peki niye anadilimle büyütüldüm? Gelenekleri öğrendim? Anavatandan uzak yaşanılacaksa, bunca zahmet niyeydi? Bilmiyorum). Şimdi de daha başka bir yerlerde yaşıyorum. Köklerinden kopmuş bir ağaç gibi değil de köksüz bir ağaç kadar eksiklik ve boşluk hissediyorum aşağılarda.

Bir şeyleri özlediğimi hissettim bu kitapta. Ve bir yerlere susadığımı. Ve bazı şeyler için de yetim kaldığımı… Çocukluk arkadaşlarımla konuştuğumuzda, “Kendimi bir yere ait hissedemiyorum hiç.” desek de birbirimize, işin özünde, bir pergelinki gibi bir ayağımız sabit bir memlekette, diğer ayağımız ise başka “memleket”leri gezmekte..

Yaşadığımız ülkede kavun bayramları vardı. Zenan günleri vardı. Şimdiki yaşadığım ülkede bayrak dahi cana yakın gelmiyor bana. Türk bayrağı diyorum ama “Bayrağımız!” demiyorum mesela. Yama duruyor ağzımda. Acı geliyor dilime. Yoksa, “Gurbet,” benim de mi “içimde”?

Biyolojik anne-babası kendini kabul etmeyen bir evlatlık gibi hissediyorum kendimi. Her şeye, her kişiye kızgın ve kırgın. Kabullenilmeyişin kabullenilemeyişi bu belki.

Üzeri henüz tozlanmış değil ama tozlanmak üzere olan sandıkları karıştırmaya benzedi, bu kitabı okumam. Sandığın etrafındaki yuva yapmış örümcekleri rahatsız etmişim gibi hissettim. Eh, biraz huzursuz oluyorlardı, ben sayfaları çevirdikçe. Karakum Çölü’nün bunaltıcı ama bir o kadar da tanıdık olduğum çöl havası mıydı burnumda tüten? Emin değilim.

Bir yere ait hissedememenin, köksüz yaşamaya mahkum edilmenin hissettirdiği eksikliği hatırlattı bu kitap bana. Ne oraya aitim, ne buraya. Oturduğum sandalyenin yaslanma bölmesi yok gibi, her yaslanmak istediğimde arkamda bir boşluk. İşte senelerdir böyle hissediyorum. Ülke-öksüzü-yoksunu olmak, öyle hissetmek, yazgımın bana ve benim gibi belki de nice diplomat, öğretmen, hariciyeci, asker çocuğuna sunduğu bir olgu. Bunun farkındayım. Ama yine de, bu kitabı okumaya devam etmem çok kolay olmadı. Çok samimi anıların, fotoğrafların sığdırıldığı bir albümü karıştırmak gibi oldu. Boğazımda bir yumru. Yüreğimde bir yumru. Yüreğimde bir burkuntu. Böyle demekle, emin olun abartmış olmam bunu. Geriye kalan, dudağımın kenarına bir tebessümdü, kitabın bana sunduğu.

Ve son olarak, kitaptaki beğendiğim cümleleri yazmak istiyorum. Tümü birbirinden bağımsız, ayrı ayrı anlatılara ait cümleler. Ama artık ‘kitaptaki beğendiğim cümleler’ başlığının birer bütünüdürler.

Oysa sıfır, toplamada etkisiz elemandır. Yazık ki benim işlemlerim hep çarpma ve sıfırın yutan eleman olan yüzüyle muhatap oluyorum.

Sadece hipotenüs yerine, üçgenin iki kenarından gitmiştik.

Gönlümün sırlı tarafını kazırsam gönül bir pencere olur ve gönül aynamda kendinizi görmekten kurtulur, pencerenin öte tarafındaki Firuze’yle tanışabilirsiniz belki.

Günahta da imtihanda olduğu gibi insanı olgunlaştıran bir yön var.

Fakat sıradan, menfaatlerin kesişmesinden oluşan bir evlilik istemiyorum.

Bu dünya çölünde tek ü tenha kaldım.

Yılların geçip gitmesi, beni beklediğim olgunluk ülkesine getirmedi.

Atasözleri, kafiyesinin gücüyle, kısalığın sihirli ölçüsüyle kutsallaşıyor.

Edep edip.

Göl, içindeki işaretleri kaybedip, bir bütün haliyle işaret olduktan sonra pek oraya gitmedim.

 

 

3 comments On Aysona – Nale Zar

  • Hasan Hocam güzel bir işe yeltenmişsiniz, tebrik ederim. Türkçe`nin güzelliklerini yansıtan yazılarınızı bir kaçını okudum. Edebiyat bahçemizin nadide çiçeklerinin bahar aylarında arzı endam endam eden mis kokularını aldım. Toprağa düşen her tohum kendi serüvenini yaşayacaktır. İnşaallah zaman içinde gelişir ve gelecek nesillere bırakacak güzel bir eser ortaya çıkar.

    • bu sayfadaki yazarımız Nale Zar adına, sizlere teşekkür ederim. Evet belirttiğiniz gibi, hoş sada kalsın geride… bu olabilirse ne güzel olur. Nale Zar genç kalemlerden, daha iyiye gidecektir. Amatör sayfalardan, daha gür sesli yerlere gideceklerdir.
      Desteğiniz için teşekkür ederiz.

  • Bahsi geçen romanı az önce bitirdim. Üzerine de bu yazıyı okudum. Nale Zar, kendi yaşam deneyiminin de etkisiyle oldukça can yakıcı bir yazı yazmış. Kendi iç yangınını tahayyül bile edemem. Güzel bir yazı. Bundan sonra yazacaklarını da görmek isterim.

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer