BABA! SUBAY NE DEMEK? – hasan safyürek

BABA! SUBAY NE DEMEK?

 

Bir akşam kızım, yaklaşık 600 sayfadan oluşan kitabı eline aldı. Evirdi çevirdi, meraklı bakışlarla sayfaların arasında gezindi. Uzun süredir elimde gördüğünden olacak herhalde kitaba karşı merakını gizleyememişti. İlk sorusunu sordu :

– Baba bu kitap hangi konudan bahsediyor?

-Gerçek hayatta yaşanmış ve yaşatılmış trajediden ve katliamlardan bahsediyor kızım. ‘’ dedim.

Herhalde on dakika kadar daha kitapta gezinmeye devam etti ve bu yazının serlevhası da olacak şu soruyu sordu :

– ‘’ Baba! Subay ne demek? ‘’

 


‘’ Hani insan ağlamak ister, gözlerinden yaş gelmez. Hani gülmek ister, yürekten gülemez. Hani birini beklersin ama o hiç gelmez. İşte o zaman ölmek istersin de ecel gelmez. ‘’

Ç.Ö.

Kitabı elime aldığımda onunla uzun bir yolculuğa çıkacağımı biliyordum. Zengin bir kütüphanesi olan arkadaşım Kemal Abi’den kitabı itinayla kullanmaya, üzerine mümkünse hiç çizik atmamaya söz vererek emanet aldım. Bu okumanın öncesinde tek düşünemediğim şey, gizli gizli ağlayacağım ve bazen de nutkumun, okuduklarıma tahammül edemeyecek kerteye geldiğinde tutulacağıydı.

Dersim Travması

Kitap adı üzerinde ‘’Dersimin Kayıp Kızları‘’ndan bahsediyordu. Dersim şimdiki Tunceli’nin önceki adı. Meşhur ismi. Hatta birçokları için halen câri ismi. Konusunu; 1938 yılında başladığına inanılan, ama asıl 1926 yılından itibaren sistematik olarak planlanıp devreye sokulmuş, ama asıl ciğer dağlayan şekliyle 1938 yılındaki katliam ve zulümle oradan 1950’lere kadar, Dersim (Alevilerinin) soykırımından veya kitabın tamamıyla içine sinmiş ‘’katliamından‘’ alıyordu. Kitabın içine not almaya ve altlarını çizmeye izin alamadığım için, A4’ün dörtte birinin arkalı önlü neredeyse tamamına bir şeyler karalamaya çalıştım. Zaman zaman okuduklarım karşısında darmadağın olup kitabı uzun süre elime alamadığım oldu. Sonra devam ettim. Çocuklarımla çoğu zaman, ‘’asıllarını bilsinler, korkmasınlar‘’ diye Aleviliği ve Aleviliğin üstüne oturduğu temelleri konuşmaya gayret etsem de, bir gün sıra tarihteki bu acı gerçekliğe gelirse nasıl bahsedeceğimi bilemedim. Ama bilmek mi, elbette o, hakları… Sayın Nezahat – Kazım Gündoğan çiftine teşekkür etmek istiyorum. İçinde sabır ve polat gibi cesaret olmadan, azim olmadan bu çalışma kotarılamazdı. Zaman zaman okunan romanların kurgularındaki abartı ve zorlamalar sizi yazarın hayal dünyasına tebessüm etmeye sevk eder. Bu kitapta o yok. Her şey gerçek. Bu bir ‘’Dersim Travması‘’

Subay

Kitabı okurken ‘’subay‘’ kelimesinden iğrenti gelmeye başlıyor. Lütfen yorulmayın sadece satır aralarındaki trajediye kulak verin, buyurun kitabın anahtar cümleleri :

‘’ İntizar’ı alan subay / kendisini subayın kızı zannediyordu / ağlama seni vuracağız / keşke, Allah verir ki beni öldürseler / kürt kızının bulaşıklarını bizim bulaşıkların içinde yıkama / beni okula vermediler / saçlarımı kazıttılar / biz mağaradaydık / onların yanında hizmetçiydi / babamı askerler bırakmadı / yüzbaşı: “Kürtçe konuşursan seni öldürürüm.” / üzerimize yağdırdılar ağır makineliyle / ben gidip derede saklandım, gerisini öldürdüler / kardeşimi bir hamamcı evlat edindi / askerler yukarıdan mağaraya bomba atıyor… / 11 yaşında evlat verilen ailenin yanında cam silerken düşüyor, beli kırılıyor / milletvekilleri / Kenan Evren / çocukları subaylar alıp götürüyor / asker geldi her şey yok oldu / Sekine’yi binbaşı götürüyor / M.Ali Çavuş 6-7 yaşlarında kız çocuklarını yanına almıştı / astsubay üç dört defa saldırdı beni almak için / beni mirasa ortak etmediler / dövdüler / annemden zorla aldılar / kadın kızdığı zaman Seyyit Rıza’nın dölleri derdi / kayboldu gitti / babam nasıl bir kişiydi bilmem / hakim alıyor götürüyor evine, büyüttü, onunla evlendi / artık subay mı almış, memur mu bilmiyorum / hiçbir şeyimiz yoktu ne yapalım / beni götüren albay / kadınlara ve gelinlere fenalık yaptılar / çocuk ceviz kabuklarını yemiş açlıktan / mağaralarda ormanlarda saklandık / Sırrı Yüzbaşı alıp götürüyor / önce uçaklar geldi / asker evleri ve ekinleri yakıyor / karanlık çöktüğünde ben ağlarım / ver kızı… kurtulsun / sokaktaki çocukları toplamışlar yurt gibi yerlere, oradan zenginlere veriliyormuş / 38’de esker gelmiş evi yakmış, ekini yakmış / teslim olanları toplamışlar, götürmüşler çay ağzında kırmışlar / zaten biz kopuk büyüdük… sevgi yok, bir şey yok… / Türkçem yoktu / beni okula vermediler / götüren alay komutanının ismini bilmiyorum / o hiç konuşmaz / çocukları halamın Alevi olduğunu bilmezlerdi / bir albay evlatlık alıyor / ben ve iki kardeşim sürgünde doğuyoruz / erkek çoçuğu verdiler kız çocuğu vermediler / yetim ve kimsesiz çocukları trenlere doldurulup göndermişler / ablamı önceden götürmüşlerdi / genelde beğendikleri kızları götürdüler / Sırrı Yüzbaşı… / annem askerden kaçarken korkusundan kardeşimi boğmuş / sadece adı değişse iyi / makinalı tüfekler çalışıyordu, milletin eti pamuk gibi havada uçuşuyordu / anladım gibi ölüm bu / evde kimse olmayınca dövüyordu / gebermedi bu kürt kızı ki kurtulalım / acımı içime gömdüm / iki ablamı subaylar alıp götürüyor / kötü yola düşen çok oldu, benim namusum kirlenmedi / ablamı bulabilir miyiz dersin? / benim neyim nereden geldim? / hayvan gibi vagonlara doldurdular tüm ihtiyaçlarını orada gideriyorsun / saçını saçıma bağla / yüzbaşı kızla evlenmiş / evimizi, malımızı, hayvanlarımızı, olduğu yerde yaktılar / hamile kadınlar süngüleniyordu / o yüzbaşı insanları öldürdü, o kızı da alıp götürdü / Türk Türk’ü öldürüyor görüyor musunuz? Ama ne yapsın, Atatürk’ü kızdırmışlar herhalde / askerin ayağına sarılıp beni öldürme dedim / çok aradım kimseyi bulamadım / annem Celal Bayer’in evine besleme olarak veriliyor / …

Düşünün ki; Allah sizi dünyaya göndermiş ve donanım olarak en mükemmel olmayı sizde uygun görmüş, ve siz geldikten sonra hem donanımınıza hem de insan kelimesini içini tamamen doldurmak istercesine bir hayat yaşamak isteyeceksiniz. Ama hemcinsleriniz buna müsaade etmeyecek ve dünya hayatını size zindana çevirecek.  Anneyseniz saçlarınız dağıtılacak, babaysanız izzetiniz yerlerde süründürülecek, çocuksanız hayatınızda ancak birkaç kere yaşanma ihtimali olan travmalar size her gün yaşatılacak, kadınsanız güzelliğiniz alaya alınacak ve hırpalanacaksınız, yaşlıysanız merhametten mahrum bırakılacaksınız. İnsanın sınır tanımayan alçalma ve yükselme kabiliyeti şüphesiz bunlara sebebiyet veriyor. Yükselene insan-ı kamil, aşağılarda gezene zalim demişler. Bu hikaye zalimlerin masumlara yaptığı zulümlerden bahsediyor. Olaya ‘’Dersim isyanı‘’ güzellemesi, devletin kutsiyetine leke sürmek istemeyenlerin tam bir yama yakıştırması. İsyan varsa bile, suçun şahsiliği evrensel kuralından zerre eser göremeyeceğiniz tam sindirme ve korkutma harekâtı. Hem de devletin sonuna kadar bütün imkanları kullanılarak. Tekrar yazmak istiyorum, devletin bütün imkanları kullanılarak size şiddet uygulanıyor. Ne korkutucu bir tablo, ne çaresiz bir hal… devletle üzerine gelinmesi.

       Ne oldu? Neden kızlar? Erkek çocukları nerede?

              Zaman’a küfretmeyi manasız kabul ediyorum ve zaman şeridinde yer kaplayan zamanelere de… Bu hikâye bu zamanın bazı çocuk ve gençlerince anlaşılacağını ümit etmek beyhude. Dev markalar ve bu markaların ürünleri arasında köleye benzer oyuncakları haline gelmiş, gelişmiş ve konforlu ülkelerin nesilleri böyle şeyleri (şimdilik) anlayamaz. Ama bütün anlatma gayretleri tarihe bir çizik atma, minik bir sadâ bırakma gayreti olarak algılanmalı. Belki bazılarınca merak sebebi olabilir, hassas ruhlara bu hikaye dokunabilir.

1926 yılında, Qocan aşiretine yönelik askeri bir harekat yapılıyor ve ardından, 83 kadın ve kız Kayseri’ye götürülüyor, orada dağıtılyor. Sıkı durun, bu haber olarak Amerika’da çıkıyor. Buna göre Dersim’e harekât emri 1926’da veriliyor. 1938’de bitmiyor, 1950’ye kadar devam ediyor. Resmi belgelere göre 13.860 kişi Dersim’de öldürülüyor, buna siz 5 binden fazla aile diyebilirsiniz. Tabii, devletin şark ıslahat(!) planını bu çerçevede unutmamak lazım. Devletin 2022 yılına kadar ıslahatlaştırma planı hep olmuş. Bunu, devletin hâkim ideolojisine ve bu ideolojiye angaje ettiği sözde din’e yani sünni ideolojiye bağlama hareketi olarak da algılayabilirsiniz, ıslah ediyor bildiğiniz. Bu topraklarda bunun bilinen en eski tarihi nedir acaba? Yüz mü bin mi?! kaç yıl?

Dersim tedip ve tenkil (utanıyorum anlamlarını yazmaya) hareketi olarak; yaşam alanları yok edilmiş, ekinler yakılmış, üretim alanları tahrip edilmiş, hayvanlar ganimet olmuş, ve 14.610 (belgeli) kişi zorunlu iskan adı altında Türk ve Sünni köylere dağıtılmış.

Kızlar, dersimli kızlar, asker ve sivil bürokratlara evlatlık(!) olarak dağıtılmış. Kız çocuklarının tercih edilme sebebi çok doğalmış gibi görünüyor, ‘’ıslah etme’’ – ‘’medenileştirme’’. Sistem kendine uymayanları, iknayla dize getirme yerine, yakma yıkma kaçırma ve zorla alıkoyma metodunu tercih ediyor. Hepsine travma yaşatılmış. Çoğu, travmayı ölene kadar yaşamış. Bunlardan Emoş Gülver Hanım : ‘’Çocukluğumdan hatırladığım tek şey, abimin kan kokusudur‘’ der, ama bunu 74 yıl hatırlamak zorunda kalmış. Kitapta bu ve buna benzer 80 e yakın öyküyü okuyorsunuz.  Kitabın çok değerli emekçileri, bu kitabı sadece bir tarihe ayna tutmak için değil, aileleri buluşturmak için yüreklerin tam derinlerine sokulmuş hançerleri çekip çıkarmak için karşılıksız bir iyilik hareketi başlatmışlar. Kitap kolay yazılmadığı gibi anlaşılan o ki, kendilerine konuşma imkânı verilen mağdur ve mağdur yakınları için de geçmişin acı hatıralarını paylaşmak da kolay olmamış. Bir hayli konuşmak istemeyenler olmuş. Sebebi ne olabilir? Çok açık aslında, özelde 100 senelik ama genlere mâl olması itibariyle nereden baksanız Aleviler öz vatanlarında, Allah’ın kendilerine ‘’Buyurun burada yaşayın.’’ dediği topraklarda 500 senedir uygulanan sindirme, aşağılama ve hor görülme politikalarının bir ürünü. Bu konu ayrı ama yazacağım.

Erkek çocukları yönüyle istatistikler zayıf ama bilinen şey, bir kısmının katledildiği, yaşayanların ise devletin ‘’ıslah’’  veya ‘’ öksüz ‘’ yurtlarına yollandığıdır. Erkeklerin askerlik zamanı veya hayata atılma yaşları geldiğinde de nüfus cüzdanlarının olmadığını ayrıca ekleyelim. Verilerin toplanması ve veri sağlığının sorgulanması açısından şüphe uyaracak neredeyse hiçbir şey yok. Birbirlerinden bağımsız insanlar aynı şeyi söylüyorlar. Havadan, karadan katliam yapılmış. İnsanlara, kendi ikballerinin garantisi için hayvan gibi muamele etmişler.

  Kitap’tan Alınan Notlara Göre Değerlendirme Yazısı

              sayfa 30 (değerlendirmesi) –  manidar ve iç acıtan gerçeklerle yüzleşme vakti, alıkonulup dağıtılan kızlar, sınıfsal olarak zengin ailelere veriliyor. Zira o zamanlar fakir ailelerin ‘’medeni’’ olarak görülmesi zordur. Ve ciğerinizi dağlayacak bir şey daha, katliam yapılırken kız çocuğu veya erkek çocuğu ayrımı yapılmıyor. Ama bazı politikalar gereği, kızlar Erzincan ve Elazığ kamplarına konuluyor ve orada ‘’ güzel ve sağlıklı ‘’ olanlar ‘’rütbeli askerlerce’’  seçiliyor. Durun daha bitmedi bu rezil hikaye: ‘’ çirkin ve sağlıksız ‘’ olanlar ise trenlere bindirilip tren güzergahı boyunca her istasyonda oranın eşraf ve bürokratlarına dağıtılıyor.

sayfa 33 – kız çocuklarının alınış şekli – ‘’ Subaylar güzel kız çocuklarını almak istiyorlardı. Kız kardeşim çok güzeldi. Subay kız kardeşimi zorla almak istedi. Annem vermedi. Pertek köprüsüne geldiğimiz de subay tekrar geldi ve annemden zorla aldı.’’

sayfa 37 (değerlendirmesi) – Aleviler korkak topluluklar değildir. Yeryüzündeki cesur milletler kadar cesurdurlar, ama bir şey var ki o da Aleviler yüzyıllarca sistemin dişlileri arasında preslenmiş ve korkutulmuşlardır. Şahitlerden A.B. için yakınları şunu söylerler : ‘’ O hiç konuşmaz. Ne durumlar görmüş.  “Korkmuş devamlı biliyor musun?” Birilerine denk geldiği zaman – bu kimdir, neyin nesidir, nedir? – devamlı endişesi vardır. ‘’

              sayfa 59 (değerlendirmesi) – …Geri döndüklerinde, henüz daha genç kız bile olmayan çocukların ailelerinini bir daha bulamadıkları olmuş, Bunlardan Huriye Aslan : ‘’ Adamın biri geldi: “Dede bu kızın senin mi? Bunu birkaç günlüğüne bana ver davara gitsin. Ben de ona ekin veririm. Ağladım :” Dede Allahını seversen, ben senin de yanında aç kalayım beni verme…” (sonra) Kadınlara sordum: “Dedem nerede?” dediler : oğlunu yakaladılar, gelini, torunu onlara katıldı, sürgün oldu gitti… Ağlıyorum. Kimsem yok ne yapayım. ‘’

              sayfa 63 (değerlendirmesi) – Yaşanılan şeylerin hazmını kolay mı zannediyorsunuz  veya kolay mı atlattılar yaşattırılan şeyleri? Günümüz Türkiyesinin son 40 yılında, Alevilerin evlerine X işareti koymaya devam eden hem de resmi bir zihniyetten bahsediyorum. Huriye Aslan şöyle sığıntı olarak verildiği yerdeki muameleyi anlatarak devam ediyor : ne yapayım, kendimi asayım yer yok. Ölümümü istiyorum candan baş. Oruç tuttum üst üste… Hızır’a… ya beni öldür ya da buradan al diye. Bu hanım ‘’ KÖTÜ ‘’ bir kadın. Kürt kızının bulaşıklarını bizim bulaşıkların içinde yıkama, ayrı yıka… diyen bir ‘’kötü’’den bahsediyoruz.

sayfa 105 (değerlendirmesi) – ibrahim Çavuş’un oğlu anlatıyor : Dersim olayı bütün hayatımıza hakim oldu. Babam onun kötü etkileriyle yaşadı ve bizlere de yaşattı. Daha sonra anladım neden babam bu kadar sinirli ve hırçın diye. Anlatırdı zaman zaman, orada isyana karşı başlayan harekatın sivillere yönelmesi gibi bir durum… Dersim’de ortalık kan-revandır.

              sayfa 148 (değerlendirmesi) – Asker olmakla iftihar eden, Atatürk’ün subay olmasıyla iftihar eden bir milletin, askerin yanlışına yanlış diyememesi de çok acı. İnsan insandır, onu üstün kılan şey insanlığıdır, omuzundaki rütbeler değil. Eğer siz de, bir caninin fenalığı için dokuz masum rejim için feda edilir diyorsanız, okumayın… Siz anlamazsınız burada yazılanları. Bakın Besi Kara hanım ne anlatıyor, cümle aralarında delice bir zulüme şahit olun : belki 5 yaşındaydım. Ablamı bir asker ayırdı götürdü dediler. Annemle karakolun önüne geldik, çoktuk. Astsubayın hanımı beni begenmiş. rahmetli Annem vermem dedi. Babam bir saldırdı alamadı beni, üç sefer saldırdı, annem vermedi. Meğer askerler toplu mezara götürüyorlarmış. Benim için: kırım yapınca kızı kurtarın, onu getirin, demişler. Artık onları öldürecekleri yere yerleştirdiler. Asker saldırdı. annem kucağına aldı beni. Bir asker alamadı beni, iki asker, üç asker zor aldı. Onları derenin koynuna soktular. Olduğu gibi öldürdüler tabi. Ben kaldım… ağlıyorum… ayyy…

              sayfa 149 – gözümle gördüm onları… tıkıverdiler şöyle bir derenin içine… kazan gibi kaynaştılar… Toplu mezar o kırımmış. Düne kadar toplu mezar nedir bilmezdim.

              sayfa 248 (değerlendirmesi) : yazarların amacı, insanları buluşturmak, kardeşleri, evlatları, babayı ve anneyi. Buluşanlar aşırı heyecan veya travmaya bağlı aşırı hissizlik gibi duygularla sınav oluyorlar. Travmaların sebepleri hep aynı, zulüm. Emine Kılıç : işte ben küçükken de çok şey olmuştum. İşte çocuk bağırıyor susuzluktan,… o çoçuğa idrar içirmişler. Hiç kimse bunları yaşamayı hak etmiyor. Yani nenem bugüne kadar hiç iyi bir şey yaşamamış. Benim gözümde hep acı…

              sayfa 258 (değerlendirmesi) : maalesef burayı yazacak gücüm yok. bu hikayenin sonunda da, subay alıp kızı gidiyor.

sayfa 263 (değerlendirmesi) : Aranan herkese ulaşılamadığı da oluyor elbet. Sadece telefonla ulaşılanlar veya görüşmeyi kabul etmeyenler mesela. Bir de hikayesi dinlenilen ve/veya elden hiçbir şey gelmeyen, bulunamayan. Kayıp Firdevs Şerik’in yaşadığı : İstasyon müdürü tarafından çalınan kızın en son ‘’ Dayeee mı bıce, mı cameverdee ‘’ (anneee beni al, beni bırakmaaa) çığlığı günlerce yerleşti kaldı yüreğimizde. Kim bu müdür ? nereye götürdü kızı ? Sorularına yanıt bulamadık. Bu da başka bir dert…

              sayfa 350 (değerlendirmesi)  : yaraların binbir çeşidiyle karşılaşıyorsunuz, dilim varmasa da, bunun yerli yersiz kullanımına karşı olsam da, ama burası yeridir diye düşünüyorum. Tek suçları hakim sistemin içinde Alevi olmak. İsimlerinin Alevi olması yeterli, başka bir şeye gerek kalmıyor. Fecire Buke : Adımı bile söyleyecek durumda değilim… Abim sırtına alıyormuş kaçarken. İşte babam, annem ölüyor.  Biz ortada kaldık… Çok hakarete uğradık… Karların üstünde kaldık… Taşların arasında kaldık.

              sayfa 368 (değerlendirmesi) : Dünya yaşlanıyor, zaman geçiyor, taşlar aşınıyor ama zulüm bu coğrafyada taze kalıyor. Topluluklara iftira atmak, o iftiraya halkları inandırmak, o inancın üzerinden kırım yapmak ve alkış-destek görmek…  Kızları alan subaylardan birisinin eşi Şefika Bitim o dönemdeki cahil insanları boş beyinleri üzerinden yürütülen başarılı propagandayı çok kısa özetliyor: Belki asker geldi, şey etti. Yani ben görmedim isyanı… Yani yoksullardı, oturdukları evler… Fakat buna rağmen bunlara ‘’ Rusya yardım ediyormuş’’ dendi. Altından fincanları varmış bunların. Oradaki mal müdürü bunlardan altınlarını almış. Böyle kemerinden çıkarmış. Artık idama gidiyor,. ‘’ Al, ben yiyemedim, sen ye…’’ atıyor. O da hemen kapmış, almış. İnsanlarımız açgözlü, hayır edecek mi? ‘’

              sayfa 376 (değerlendirmesi) : ya, kendisini alan ve evlenen subayın, ailesinin de cinayet suçlusu ise… Zerife Doğan için anlatılıyor : Kocasının Dersim’de ailesini yakan adam olduğunu öğrenince kadın çok zor günler yaşıyor. Bir gün adam balkonda içerken sarhoş oluyor. Kadın onu balkondan atıyor… Adamı öldürüyor. Gizli gizli anlattı…

              sayfa 409-413 (değerlendirmesi) : İnsanlar alınmış, iyi davranılmış, şirin gözükülmüş, hatta bazıları güzellikle ikna edilmiş, sonra herkesi toplayıp soykırım yapılmış. Zulme uğrayan sembol isimlerden Hatice Demircioğlu’nun anlattıkları karşısında kanınız donacak. Tamamını buraya alıntılamam çok güç: Asker geldi ve bize ‘’toplanın sizi götüreceğiz, askere teslim edeceğiz.’’ Nenem yalvardı ‘’Bizi götürün biz seve seve geliriz ama çocuklar masumdur, günah …’’ Bir hayli yürüdük… Bizi tümen’e teslim ettiler… Bir asker gelip anneme gizli ‘’ Sizi ke….kler, çocukları sakla, kaçır… O askeri hiç unutmam, götürüp öldürdüler onu.

              …bizi Harçik’e getirdiler. Bir tarafı kavaklık bir tarafı da tepelik bir yere… Evvela erkekleri kurşuna dizdiler. Onları Harçik çayına atıyorlardı. Çay onları götürünce, çocukluk halimle, ‘’ A ne güzel kayıp gidiyorlar, keşke ben de kayıp gitsem ‘’ diyorum. Neneme yalvardım ‘’ Söyle halam beni suya atsın, beni öyle öldürmesinler. Su ne güzel götürüyor…’’… ondan sonra fasıl başladı, makineli şeyleri kurdular böyle sırayla yatın dediler. Makineli tüfekler çalışıyordu artık, milletin eti pamuk gibi havada uçuşuyordu… Anladım ki ölüm bu… Sonra süngü faslı başladı… Beni öldü zannettiler… Mesela bakın bu süngü yarasıdır (vücudundaki izleri gösteriyor). Abi beni omuzladı, ben yürüyemiyorum… Abi ‘’bacı bacı şimdi gaz getirip yakacaklar burayı’’ dedi. Ama ben yürüyemiyorum. Yürüdük… Yusufan köyüne geldik, köyde bizi görünce kovaladılar… Açız dedik… Çökelek ve ekmek verdiler… Zaten bütün kan içindeyim… kurtanmışım… Çaydan su içtik günler sonra… Asker bastı.  Askere ben susadım diyorum, gizlice damacanadan su döküyor ağzıma. Düşünün bütün aileniz gözünüzün önünde öldürülüyor, neneniz, kardeşiniz, anneniz, halanız, amcanızın çocukları… Elazığ’a vardık. Su içirmediler, güldüler… Baktım içirmeyecekler, damlayan suları dilimle içmeye çalıştım. Doktor bana şeker verdi, içeri çağırdı, niyeti bozuk gibi geldi…

              Topladılar hepimizi, 500-1000 kişi, kara vagonlara… Kütahya’ya getirdiler. (bir kadının yanına) kadın bizi dilendiriyordu… Çocukları darmaduman ettiler, dağıttılar. Kadın bizi geri iade etti. Beni general mi, albay mı, mareşal mi bilmiyorum onun yanına verdiler. Onların asker bir oğlu vardı. Bir tekme vuruyor bana ta oraya gidiyorum. Korkudan altıma s….um. ‘’ seni kürt veledi, kürt pi.i’’ diyordu. Okula verin dedim vermediler…

              sayfa 450 – Gülsevim Şengül: Annem ‘’ Allah razı olsun ‘’diyordu. ‘’ benim namusum kirlenmedi, bana sahip çıktılar, kötü yola düşmedim, kötü yola düşen çok oldu.’’ Tunceli’de o göç sırasında kadınlara çok kötü şeyler yapılmış.

              sayfa 454 (değerlendirmesi)  – Aslında olup biten şeylerin, çoğu farkında. Aptal değiller, kendilerine bunu reva gören iradeyi ve o iradenin her şeyi kontrol etmek istemesini. Gülsevim Şengül devamla anlatıyor:  Kimliğinde yaşını tahminen çıkarıyorlar. Anne baba adı doğru yazılıyor. Sultan ve Ali… Annem hatırlamıyor ama onlar biliyor. Devlet biliyor. Kimin oğlu, kimin kızı… Hepsini devlet biliyor. Bile bile yapıyor.  Veriyor bu insanlara. Asimile etmek için yapıyor daha doğrusu… Çoğalmasınlar, büyümesinler. ‘’Vergi vermediler.‘’ diyorlar, ben de düşünüyorum bir vergi için… Ne kadar zenginler var, vergi kaçıranlar… Annem 6 yaşında götürülüyor.

              sayfa 456 – Hüseyin Akyol: Babam bize sürekli anlatırdı. ‘’ Gitti, gitti.‘’ deyip üzülüyordu. Ama hiç arayamadık. Kimseden soramadık. Babam ‘’ Bir yüzbaşı aldı götürdü kızımı. ‘’ dedi. Zorla götürüyor yüzbaşı….

              sayfa 467 – E. Filiz: Annem hayal meyal hatırlıyor. Daha 4 yaşındayken ‘’ Sokakta oynuyorduk, adamın biri kolumdan çekti götürdü. Beni ailem aramadı. ‘’ diyordu.

            sayfa 480 – Vahap Asker  (babasından nakille)  : Asker… ‘’ İçinizde Ermeni varsa onlar gelsinler, geri götüreceğiz, topraklarına gitsinler. ‘’ diyerek tepenin arkasına götürülüyorlar, güneş batmak üzereyken, silah sesleri geliyor. Bizim köyde 5 hane Ermeni varmış. Babamın dışında bazı yaşlıların anlattıkları var. Bir hafta kadar mağarada saklanmışlar, sonra Erzincan’daki kafileye katılıyorlar ‘’ Divriği’de bizi hayvanlar gibi doldurdular kara vagonlara, tıka basa dolu…’’ tuvalet ihtiyaçlarını orada gideriyorlar.

              sayfa 501 (değerlendirmesi) –şımarıklıklarla büyümüş, çilenin zerresini görmemiş, anne-babası kendisinin kölesi olmuş, eşyanın ve yeme-içmenin mutlak hayır döngüsü olduğunu zanneden çocukların ve onların ebeveynlerinin anlaması güç cümleler var, ancak Holywood aksiyon sahnelerinde hayret ve takdirle izlerken karşılaşabilecek cinsten şeyler, bir farkla burada takdir edilecek bir sahne yok. : Emoş Gülver Hanımefendi anlatıyor ‘’  …yaşıyorduk, hiçbir şeyimiz yoktu, derdimiz de yoktu… Sonra bu olay çıktı (38 katliamı). Nasıl oldu hatırlamıyorum… Ben oynuyordum. Bir kurşun böyle yüzümün yanından geçti. (zannetim ki) adam zevk için kurşun atıyor… Birden bir kalabalık içinde budum kendimi… ben anlamıyorum ki, bir koşuyorum annemin yanına, bir koşuyorum babamın yanına… Geniş bir alan, kimse öldürüleceğini bilmiyor…

              …sonra gördüm ki makineli tüfekler dizilmiş. Makineli tüfeği nereden tanıyorum, subay babamın (götüren subay) ağır makineli tüfeği vardı, ayaklı… Sonra ne oldu bilmiyorum… karanlıkta tak tak tak bir şeyler oldu… Bir de baktım çalının arasındayım. Aman Allah, Türk Türk’ü öldürüyor… Oluyor mu böyle? Ama ne yapsın, Atatürk’ü kızdırmışlar herhalde. Çıktım… Millet ortalıkta yatıyor. Yerler insanlardan simsiyah… Babam yaralı, kardeşim annemle öldü herhalde, hani anneler düşüyor, çocuk altta kalıyor, bilmiyorum… Dağlara vurduk biz abimle dağdan aşağı baktım kocaman duman çıkıyor. Geri döndük… Askerin ayağına sarıldım ‘’beni öldürme n’olur …’’ 2-3 gün kaldım orada… bir şey vermediler… Kumları karıştırıyorum… Ekmek kırıntıları beyaz oluyordu… Babam (onu götüren subay) hanımına ‘’ Sabiha, burada bir kızcağız dolaşıyor, elinde ekmek, alalım mı ?’’ demiş, o da kabul etmiş.

              Kitabın son kısmında, belgeler-fotoğraflar diye bir bölüm eklenmiş. Bunlardan ilki harekât emrinin 1926 yılından itibaren başladığının ispatı bir belge. Belge’nin ana teması ise ilgili yerin yok edilme emri.

İyi okumalar dilerim.

 

             

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer