Beklerken Yürümenin Felsefesi – Nale Zâr

 

“…Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar.”

-Yürümenin Felsefesi, Frédéric Gros.

 

Bu kitabın adını gördüğümden beri geçiriyorum içimden: “Asıl marifet yürümekte değil, beklerken yürümekte!” ve fasulyeyi gece suda beklemeye bırakır gibi bu düşünceyi de kafamda büyümeye bıraktım. Bekledim. Beklerken yürüdüm de. Yani ufak notlar aldım ve müstakbel yazı üzerine biraz kafa yordum falan.

Bahsetmek istediğim konu bu: “Beklemek” Fakat boş bir bekleyiş değil, bir şekilde bir taraftan da yürüyerek beklemek. Beklemek belirsizliktir. Bu onun en süründürücü özelliği. Katmerli mi katmerli bir süreç. Belirsizlik, insanın ne yapma(ma)sı gerektiğini en bilemediği uç nokta. Bütün planlarını, hayallerini, anı yaşama zevklerini bi’ kenara bıraktıran bir kara muamma. Bir dipsiz çukur, senin enerjini vakumlayıp duran. Hayatında olabilecek ihtimallere karşı kafanda “Belki?”, “Hadi olursa?” gibi sorular sorduran. Elini ayağını nereye koyacağını bilemediğin ve hurafeler arasında boğulduğun bir sessizlik dönemi. Ertelemelerle dolu bir yüzyıl kişisel hayatında.

Beklemek sinir bozucu sessizliğin adı. Bir cırcır böceği sesine hasret bırakır bu sessizlik seni. İçinde yanardağlar patlasa da hiç bana mısın demez, kendi vaktinin dolmasını bekler.

-peki daha ne kadar sürecek bu beklemek?

-üç vakte kadar nihaileşecek.

 

Beklemek tam bir uyuşukluk, senin tüm zaman algını saran. Ne zamandır beklediğini ve belki neyi beklediğini bile unutturan. Artık sadece tek gerçek ‘beklemek’miş gibi, doğduğundan beri bekliyormuşsun gibi. Sorup durursun: Hiç bitmeyecek mi? Beklemenin sebepleri değişecek ama beklemek eylemi hiç bitmeyecek adeta.

Beklemek iki dünya arasında bırakan eşik aynı zamanda. Bu dünyaların adı “Kesinlik”. Godot gibi hiç gelmeyecek birini ummak sanki. Gelmeme ihtimalini de kabullenmek ama bir gözün açık uyumak bir yandan da. Öyle puslu, öyle flu. İlerisini göremediğin buğulu bi’ cam bu.

Üstelik yarımsındır beklerken, mantıklı kararlar veremezsin. Aklın da tam yerinde değildir çünkü arka planda onu meşgul eden düşünceler çoktur. Hayatın da yarımdır; yemekten aldığın tat, kahkahanın uzunluğu, mutlulukların… Eksiksik ve yalnızsındır da. Herkesin beklemesi farklıdır, ortak duraklar vardır ama ortak bekleyişler yoktur. Ama “Budur.” dersin, “işte hayat bu.” zannedersin. Beklemenin süreç değil, amaç olduğunu ve senin de bu amaç yolunda idealist bir süvari olduğunu sanırsın.

Dua etmek beklemektir mesela. Ümit etmek, sevmek, tohum ekmek… Hepsi beklemekle ilintili. Hayatta çoğu şeyi illa ki bi’ bekleme meselesine, herkesi de bir bekleyene bağlamak mümkün.

Beklerken yürümek ise, kafandaki işte bu kakofoni arasında yürümeye, düşünmeye, üretmeye  çabalamanın adı, curcunaya aldırmadan. Ama o curcunaya rağmen.

‘Ağaç olmak’ deyimi de beklemeyi anlatmanın çeşitlerinden biri. Peki bekler mi ağaçlar? Hadi beklese de düz bir bekleyiş midir onlarınki? Ağaç gibi bekletilmek derken hicap duymalı insan. Çünkü ağaçlar sürekli bir devinim halinde; beklerken yürümekte… Her yıl ihtiyarlamakta ve de gençleşmekte her seferinde, kuruyup gittiği o dallardan. Kuruyup gittiği o dallardan yeniden doğmakta. Beklerken hem alttan hem üstten büyür ağaçlar. Köklerinden alır dallarına verir, dallardan da hayvanata. Hayattaki yapıcılıkları ve besleyicilikleri gelir insanın aklına. Hiç durmayan bir dolaşım. Ağaç olmak veya ağaç gibi bekletilmek olumsuz bir sitemi değil, bir hüneri tasvir etmeli gibi geliyor bana.

Bir şeyi başarmış insanlar, her şeye rağmen yürümeye devam edenlerdendir mesela. Bir bekleyen olmaları, onları mağduriyetlerin arkasına sığınmalarına mazeret olmuyor. Beklerken yürümeyi sürdürüyorlar çünkü. Bir pergel dahi beklerken yürümeyi göstermez mi? Bir ayağı beklemekte, ötekisi hudut tanımaz bi’ halde.

Ağaçlar ve pergeller beklerken yürüyenlere ufak iki misal. Bir de, beklerken yürüyenler genelde anneler oluyor. Arjantin’de Plaza de Mayo’da. Türkiye’de Galatasaray Meydanı’ndaki Cumartesi Anneleri. Yine Türkiye’de, darbecilikle suçlanan öğrenci askerlerin sesini sosyal medyada duyurmaya çalışan anneler de. Çırpınan, aktif olan, aktivist annelerimiz. Onlar ki, bekleme sürecinin de yanında, aslında yürümeye en takati kalmamış olanlar iken, belki bir at gibi ne kadar yorulduklarına aldırmadan çatlarcasına koşmaya zorlayanlar kendilerini.

 


 Bilmeden Yürümenin Felsefesi 

İsmail bebekle çölün ortasında beklemeye bırakılan Hacer. Kavurucu sıcağın altında iki tepeyi de susuzca koşma külfetine girerek, “beklerken yürüme”ye itilen o lohusa kadın. Neyi ne zamana kadar bekleyeceğini bilmediği bir durağanlık hali olabilecekken o bir anda dinamizmini eline aldı ve küçücük bebeği yere bırakıp (bırakmak da sayılmaz, aklı orada gözleri üstünde bebeğinin, yani kendinin de bir kısmı orada) koştu da koştu tepeleri.

Bu nasıl hırstı ki bir tur yetmedi, bir tur daha, bir tur daha, bir tur… Çok azimkar olmak kavurucu kumdan su çıkarttı ona. Taşın suyunu sıkmak deyimi hayata taşındı o kutsal kadınla.

Oysa ıssız çölde bırakılmıştı Hacer. Babalar gidenlerden oluyor, anneler kalanlardan. Çölün ortasında yapayalnız bırakılanlardan oluyor anneler, çekip gidiyor peygamber dahi olsa erkekler. Asırlar önce böyleydi. Asırlar sonra günümüzde de böyle.

Meryem, “Bu ayıbı yaşamasaydım da sonsuza dek unutulsaydım”[i] dedi. Tüm dillere, kültürlere, zürriyetlere onun ismi bir şekilde yayıldı. Mary, Maria, Meryoma, Maryam, Meri… Sonsuza dek anılacağını bilmeden yaşadı o gün yaşadıklarını. Ve dünyanın hiçbir yerinde hiçbir topluluk da ayıplamadı onun o utanç saydığını. Takdirle karşılanıp gururla yad edildi. Tüm devirler ondan “Ana” diye bahsetti. Meryem bunların hiçbirini bilmedi o sırada. Nasıl bekleme anıydı ki, yok olup gitmek istedi, ama dişini sıktı kendi tiksindiği hayatına. Sırf Allah tarafından verildiğine emin olduğu için ona.

Ve hiç bilmediler akıbetlerinin ne olacağını. Hazreti Hacer bilmedi milyonlarca müslümanın binlerce yıl onu taklit ederek Safa ve Merve’yi koşacağını. Hazreti Meryem bilmedi Kuran’da adı geçen tek kadın olacağını. Hazreti Hatice cennetlik dört kadından olacağını bilmeden yaptı yaratıcısına ve kocasına tüm hizmetlerini. Ve Hazreti Muhammed’in babası adının Ebu Muhammed olduğunu öğrenemeden kapadı gözlerini. Onlar da bilmeden yürüyenlerdi.

Hiç bilmeden yürüdüler, belki bilmemek de bir nimetti. Sisifos’taki gibi. Ama efsane değildi onlar, anlatılanlar bizzat yaşadıklarıydı. Devasa örnekler olarak dikildiler ve dizildiler bizim yıldızlararsı  eşiğimize. Nasıl varırız o kadar yükseğe? Varamasak da yükseliriz…


Aktif Sabır 

Şüphesiz ki beklemek, bir sabır ve umut meselesi aynı zamanda. Umudu olmayan sabreder mi? Umut, insanı kendi kendine sabır üreten bir mekanizmaya evirir. Hep üretip hep tüketir sabrı. Ve bu şekilde de hayat mücadelesi devam eder. Peki bu kısır görünen aralığı nasıl doğurgan hale getirir insan?

Bir istasyonda treninin gelmek üzere olduğu anons edilmişken o kısacık vakti nasıl verimli geçirebilirsin? Trenin gelmek üzere olduğu her yerden bildirilirken, üstelik tren de bir türlü gelmiyorken, saatlerin geçtiğini nasıl fark edebilirsin? Trenin geleceğine umut varsa bekleyiş de vardır. Tatar Çölü kitabında Dino Buzzati 400 küsur sayfalık bir beklemenin hikayesini anlatır. Dürbünüyle çok ama çok uzak dağların arasındaki karınca kadar hareketliliği, düşman ha geldi ha gelecek diye izleyen bi subayın hikayesi. Tüm anlatı boyunca soluğunuzu tutarak o düşmanı beklersiniz. Öyle bi bekleyişte nasıl yürünülebilir. Böyle bekleyişte yıllarını kaybedenler, bir şey kaybetmiş midir gerçekten? Herkesin beklemesi farklı mı?

Ne var ki, günler geçiyor ve dönüp baktığında elde var sıfır demek de hiç iç açıcı değil. Dolayısıyla beklerken de yapılası şeyler var. Bizi M.A. Şahin’in tanıştırdığı bir tamlama var hayatımızda: ‘’ Aktif Sabır ‘’ Karşına çıkan bir kaya karşısında durup bekleme, onun gitmesini umma değil de, “Altından mı, üstünden mi, sağından, solundan mı geçmeli?” demek cesareti esasında.

‘Aktif Sabır’ oksimoron bir kalıp. Nerede sabır, nerede aktiflik, sınırlar nerede? İkisi de aynı anda aynı mekanda. Sürekli “aşma” üzerine kurulu ilerleyiş. Motivasyonu kendinden motorlu bir süreç. Beklemenin çölünde takılı kalmış bahtsıza bir can suyu. Aktif sabır, aktifleştirebildiğin ölçüde bir kaldıraç.

Üretmek, devam etmek, yürümek. Bütün rağmenlere rağmen. Yolculuk unutulsa da elde kalan ganimetler olmalı günün sonunda.

Zaten kazananlar, ne olursa olsun yürüyenler oldular. Onlar hiç bırakmadılar dinamizmlerini. En çaresiz anlarda tüm fizik ve psikoloji kanunlarına rağmen yürüdüler. Hayatlarındaki dişli çark mekanizması hiç durmadı. Bedenlerinin onları geride bırakmasına fırsat vermeden ruhlarıyla zorladılar tüm yasaları. Duygularıyla kırbaçladılar cesetlerini. Bu ezelden beri böyleydi hem de. Ezelden ebede dek de…

Beklemek bir mukus

Hayatımı donduran

Belki de bir kapan

Sınırları çizen

Beni zapt eden

Burası onun krallığı

Odur kuralları koyan.

Beklemek,

Sanki hiç bitmeyecek

Mesafesi, süresi, geri sayımı.

İçimde yaralar bıraktı

Hayaleti peşimi bırakmadı

 

 

 

[i] https://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=19&ayet=23

1 comments On Beklerken Yürümenin Felsefesi – Nale Zâr

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer