BEKTAŞİLİĞİN DOĞUŞU -2
Kitabın yazarı : Rıza Yıldırım
Bir önceki yazımda Rıza Yıldırım’ın Bektaşiliğin doğuşu adlı eserinin değerlendirme yazısına başlamıştık. Bu yazımızda daha ayrıntılı olarak hem kitabın analizine devam etmek hem de bu fırsattan istifade kendi düşüncelerimi de paylaşmak istiyorum.
Alevilik ve Bektaşilik zor bir konu, konunun kolay olduğunu düşünenler bence büyük bir aldanış içindeler. Tarihsel süreciyle birlikte günümüze taşınmış son halleri (hem mezhepsel son formu ama daha çok alevi insan profili) ve bunun sebepleri, tarihsel çıkışı, yaşadıkları, kolları, uzantıları, kurumları, inanışları, ritüelleri, sözlü kültür üzerinden taşına gelmiş olmazsa olmazları, hayata bakışları, tam merkezde Ali’ye bakışları, nerede konumladıkları, tarihi ve önemli şahsiyetleri, el yazması kaynakları… bunların bütünü üzerinden konuşmaya çalışmak, yazmak ve hızlıca ve tatmin eder bir sonuca varmak basit görünmüyor.
Alevi – Bektaşi kitaplarını okuduğunuzda en çok da bu yargıya varıyorsunuz konu zor bir konu, günümüzde aynı Sünni ekolun yaşadığı sorunların neredeyse benzerini Alevi’ler de yaşamaktadır.
Aleviliğe konu ve tanım bazında obje olarak baktığınızda günümüz 21.yüzyıl yaşayan alevi prototipinde Obje – Suje ilişkisi tam bir karmaşa oluşturmaktadır. Okunan ve tanımı yapılan bir bütün halinde Alevi tanımlarının günümüzde canlı örneklerinin yakalanabilmesi için çok şanslı olmak gerekiyor, aynı, Sünni ekolün yaşadığı sorunsallık gibi. Sayın Yıldırım açık seçik bundan bahsetmese de kitapta, sizin bilinçaltınıza bu göndermeleri yapıyor. Tabii kitabımız Bektaşilik temel eksenli, Alevilik değil.
Kitaptan alıntılarla devam edelim, kendimce önemli gördüğüm yerler de diyebiliriz.
‘’ Yeniçeri Ocağı’nın Osmanlı devlet sistemindeki merkezi yeri göz önüne alınırsa, Bektaşi Tarikatı ve Osmanlı Devleti arasında ne kadar yakın ve güçlü bir bağ bulunduğu anlaşılacaktır. Öte yandan (buraya dikkat) Bektaşilik, paradoksal bir şekilde, Osmanlı dinî-siyasal kültürünün çevresine itilmiş unsurların toparlandığı bir şemsiye kimlik işlevi görüyordu. ’’
‘’ Dışlanan zümreler, Rumeli nde Akıncı-Abdal koalisyonu ve Anadolu da Türkmen-Kızılbaş koalisyonu şeklini almış, merkezî-müteşerri Osmanlı rejimine karşı toplumsal-ideolojik muhalefetin iki ana damarına dönüşmüştü. Bektaşi Tarikatı bir bakıma işte bu toplumsal-dinî muhalefetin Akıncı-Abdal kolunun kurumsallaşmış halinden ibaretti.’’
Yazarın yer yer itirafları oluyor, kitaba güzellik katıyor şüphesiz :
‘’ Birbirine taban tabana zıt görünen bu iki işlev aynı tarikatta nasıl bir araya geldi? Bektaşi Tarikatı, bir yandan Osmanlı sisteminin dışladığı gayrimüteşerri derviş dindarlığının birleşme ve kaynaşma platformu haline gelirken diğer yandan nasıl sistemin çekirdeği olan Yeniçeri ordusunun resmî tarikatı olabildi? Bu soruların cevabını hâlâ layıkıyla bilemiyoruz. ‘’
Bir yerdeki okuduğum satırlarda, Osmanlı Devlet geleneği – sünni tarikatların 19. Yüzyıl gevşeyen gerilimleriyle devletçilik damarlarının kabarmasına dair izler gördüm :
‘’ 18. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa usulü askerî okulların kurulmasıyla başlayıp 1826 da Yeniçeri Ocağı nın kanlı bir şekilde kapatılmasıyla sonuçlanan süreçte Osmanlı ordusu eğitim, teçhizat, kurumsal yapı ve savaş stratejisi bakımından tamamen dönüşmüştü. Anlaşılıyor ki, bu süreç sadece orduyu değil Osmanlı devlet yapısı ve resmî ideolojisini de temelden dönüştürdü. Bu bağlamda, Yeniçeri Ocağı nın yerine ikame edilen yeni ordunun mensupları büyük oranda Nakşibendi Tarikatı nın etkisi altına girdi. Bir başka deyişle, ordunun manevi rehberliği Bektaşi Tarikatı ndan Nakşibendi Tarikatı na geçti. Bu açıdan bakıldığında, el konulan Bektaşi dergâhlarının çok büyük bir kısmının Nakşilerin tasarrufuna verilmesi de şaşırtıcı değildir. ‘’
Bir de Bektaşiliğin kaynakçalar üzerinden konuşurken bilinmesi gereken önemli bir şey daha var:
‘’ İşte Yeniçeri Ocağı ve Bektaşi Tarikatı nın tarihlerinin yok edilmesi de bu hafıza tazelemenin bir sonucu olmalıdır. Kaynakların yetersizliği Bektaşilik üzerine yapılan akademik çalışmaların nicelik ve niteliğini doğrudan etkilemektedir. Tarikat üzerine yazılan tek monografi halen John K. Birge nin 1937 de yayınladığı kitaptır. Birge nin kitabı kendi döneminde çığır açıcı olmakla beraber, bugün karşımızda duran birçok soruya cevap vermekten uzaktır. ‘’
Aleviliğin, Bektaşiliğin hatta Nusayriliğin özelde Batinilikle iç içe olması gerçeğini Köprülü’den yaptığı alıntıyla şöyle anlatıyor :
‘’ Ona göre, “Gerek Babailer ayaklanmasını gerek Ahilik teşkilatını gerek Hurufilik ve Bektaşilik hareketleriyle, bunlan takip eden elini hareketleri esas itibariyle Batınilik’ten çıkmış sayabiliriz .” ‘’
Bu da şu gerçeği (kendi avam bakışımla) ortaya koyuyor, tam kuramsal karşılığı ve zamanındaki etkileriyle Batinilik hakkında fikir ve bilgi sahibi olmadan Aleviliği ve Nusayriliği anlamak imkânsız. Bir de Sünni – Babai Bektaşi akımları arasında devletlerin ilk teşekkülündeki ilk ayrımlarına atıf yapan satırlar da hoşuma gitti :
‘’ Bir taraftan sufiyane cereyanların tesiriyle bilhassa göçebe Türkmen aşiretleri arasında Şii ve Batıni itikatları eskisi gibi kuvvetle devam edip dururken diğer taraftan büyük merkezlerde Sünnilik bir şekl-i resmi almış hatta ulema ile bir kısım sufıyyun arasında bir i’tilaf ve ahenk bile takarrür etmişti. Mamafih göçebe Türkmenler arasında hükümran olan Babai Bektaşi cereyanıyla merkezi kuvvetlerin siyaseten müdafaa ve iltizam ettikleri Sünnilik arasında bir mücadele yavaş yavaş tamamıyla zaruri bir hal alıyordu. ‘’
Müslümanların, devletçilik fikriyle imtihan olmasının günümüzdeki acı neticelerini yaşarken, içi tamamen boşalmış Sünni – Alevi ayrımının da sebep olarak bir şeklini yukarıda görmüş olduk, yine bir bitmeyen devletçilik şeysi…
- sayfada İrene Melikoff’tan bir alıntı var, güzel bir tespit :
‘’ Melikoff a göre, Şilliğin Anadolu’ya girişi üç aşamada gerçekleşmiştir: ilk önce, 13.-14. yüzyıllarda ahiler ve arkasından 15. yüzyılda Huruf’ılerle Anadolu ‘ya giren Şillik nihayet 16. yüzyılda Kızılbaşlıkla son halini almıştır. ‘’
Konu ilmilik veya orijinal adıyla bilimsellik olunca bir de şu alıntıya bakın;
” Osmanlı Aleviliğinin (Kızılbaşlık ve Bektaşilik) beslendiği esas kaynak İsmaililik’tir. ”
Kitapta güzelde bir ayrıntı var ki değinmezsem olmayacak gibi, o da özellikle Osmanlı çatısı altında Bektaşi ritüel ve reflekslerini taşıyan daha pek çok grubun varlığı.
Yıldırım’ın daha önce ki eserlerinde de çokça duyduğum ve beni etkileyen ‘’ gayri müteşerri ‘’ kelimesini de bu kitapta çokça görmek mümkün. Bu da kelimenin tarihsellikteki etkinliğini anlamadan, özellikle sayın Yıldırım’ın bu da Alevi – Bektaşi özelinde yüklemek istediği manayı çözmeden, Alevi-Bektaşiliğe bakış sathi kalacaktır. Gayri müteşerri eğilimler akımlar, ve bunun temsilcileri için yazar örneklendirerek anlamaya yön vermeye çalışıyor :
‘’ Bektaşi geleneğinde Hacı Bektaş Veli’nin halifesi olarak kurucu şeyhler mertebesinde görülen Abdal Musa da aynı şekilde, Orhan Gazi döneminde Bursa fethine katılmış, abdallar ve gaziler arasında büyük saygı gören, kerametleri olan ancak Şeriat kurallarını önemsemeyen bir Hak dostu olarak anlatılmaktadır. Yine Bektaşi geleneğinde onun halifesi olarak kabul edilen Seyyid Ali Sultan da hem kendi adına yazılan velayetnamede hem de diğer kaynaklarda aynı şekilde tasvir edilmektedir. ‘’
Bir alıntı daha, bilgi havunuza açılınca bilinmeyen ne kadar da çok şeyin var olduğunu görmek açısından bana çok manidar gelen bir yer :
‘’ Hem “Sünni” hem de “Harici” kelimeleri bu isimlerle anılan mezhep oluşumlarından bağımsız bir bağlamda ve tamamen farklı bir anlamda kullanılmaktadır. Maktel’de “Sünni” en basit tanımıyla “Hanedan-ı Resul dostu ve taraftarı” anlamı taşımaktadır. Aynı şekilde “Harici” de bir mezhep ya da siyasi parti unvanı olmaktan ziyade Yezit ve Emevi taraftarı “kötü güruh” anlamında kullanılmaktadır. Mesela, Kerbela’da iki grubun karşı karşıya gelişi şöyle anlatılmaktadır: “Hariciler nakkare urdılar / Sünnilere yine karşu durdılar” ‘’
sıkı durun şimdi :
‘’ Esasen, Maktel’de “Sünni” olarak adlandırılan insan portresi bugünkü kullanımda Sünniden çok Aleviye yakındır. Nitekim Bektaşi çevrelerinde istinsah edildiği anlaşılan MK45 nüshası “Sünniler” tabirini “Mü’minler” olarak değiştirmiştir. Şu halde, Maktel’de karşımıza çıkan içi Alevi dışı Sünni bu İslam anlayışını Sünni-Şii ekseninde nereye koyacağız? ‘’
Günümüzde kullanılan ve birbirinin sanki zıttıymış gibi gözlere sokulmaya çalışılan Sünni – Alevi mukayesesinin aslında ilmilikten (bilimsel olmayan) uzak olduğunu hep düşünmüşümdür. Kitabî ve ilmi değil olmadığı gibi akla ve mantığa da küllen aykırı gelmiştir bana… Ayrıca hangi Sünni hangi Alevi, bununla ilgili ayrı çalışıyorum. Özellikle ortaçağ dönemlerinde hakim sünni ekolün yaşayış itibariyle Aleviliğe daha yakın olduğu gerçeği, evet kulağa hoş gelmeyebilir ama bu ilmî işte, :
‘’ Altını çizmek gerekir ki, Orta Çağ’da gördüğümüz bu gevşek dokulu Sünnilik daha sonra karşımıza çıkan fıkıh temelli ktı Osmanlı Sünniliğinden çok farklı olup bugünkü Alevi inancının pek çok unsurunu içinde barındırıyordu. Bu Sünniliğin içinde rahatlıkla serpilip gelişme imkanı bulan Alevi öğelere genel olarak Alevi kültürü demenin uygun olacağı kanısındayım. Görüldüğü üzere, bu Alevi kültürün özünü Hz. Ali’nin ideal bir yiğit ve veli olarak benimsenmesi ve örnek alınması, Ehl-i Beyt’e karşı tasavvufi bir sevgi ve bağlılık duyulması ve Kerbela kültürü oluşturmaktadır. ‘’
Evet, Yıldırım’a göre asıl ayrışma ve Anadolu’da alevileşme-şiileşme sürecinin asıl kırılma zamanı 15.yüzyıldır, buna göre şu anki formu itibariyle (obje-suje) ilişkisi itibariyle sünni ve alevi kimliği karmaşa duygusu verse de ama sebep-sonuç itibariyle sorun, sıkıntı ve zulüm kırılmalarının asıl ayyuka çıktığı zamanlar 15.yüzyıldır.
Kitabını asıl temelini teşkil eden, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşi tarikatı için, bazıları için yeni ve şaşırtıcı tespit ve alıntılamaları da es geçmeyelim. Kitap aslında H. Bektaş Veli ve tarikat ilişkisine güzel bir bakış açısı getiriyor, otorite olması yönüyle Aşıkpaşazadenin tespitleri var :
” Örneğin, “Anadolu’da İslamiyet”123 makalesinde anlattığı Hacı Bektaş, Velayetnamesi’nin sunumuna çok yakındır. Ona göre Hacı Bektaş Kalenderi-Haydari tarikatından pek farkı bulunmayan bir tarikatın kurucusu Horasanlı bir Türk’tü. Arapça yazdığı Makalat, Sadeddin adlı bir müridi tarafından düz yazı olarak, Hatiboğlu tarafından (hicri 812)’da nazım olarak Türkçeye tercüme edildi. Köprülü bu makalesinde Aşıkpaşazade ‘nin Hacı Bektaş hakkındaki tarikata kadir olamayacak bir meczup olduğu yolundaki iddiasını garazlı bulmakta ve Makalat’ın mevcudiyetine ve Menakıb’ın eskiliğine dayanarak Hacı Bektaş’ın “ulum-i İslamiyedeki vukufu her türlü şüpheden azade bulunan” alim bir Babai şeyhi olarak tasvir etmektedir. Ayrıca Hacı Bektaş’ın eserlerinde muasırları olan diğer sufılerin eserlerine nazaran on iki imama ikrarı ve tevelli-teberri’yi tavsiye etmesi dışında ciddi bir fark bulunmadığını iddia eder. ”
Evet açık ifadeleri bu alıntıda bulabilirsiniz; eğer ilk defa duyacaksanız, güzel bir bilgi olacaktır, alıntı otoritelerden :
” Melikoff, Hacı Bektaş’a birçok makalesinde ve kitabında değinmektedir. Ancak onun görüşlerini herhalde en güzel Hacı Bektaş üzerine yazdığı monografıdeki şu satırları özetler: “[Hacı Bektaş] ne tarikat kurmuş ne de sağlığında müritleri olmuştu. Adının öne çıkması, 14. yüzyılda Osmanlı Sultanlarının kendisini Yeniçeri Ocağı’nın piri saymaları iledir. Hacı Bektaş bu sırada sağ değildi. Ünü kendisinden sonra ve kendisine rağmen yayıldı.” Ne var ki, Melikoff, yaşadığı dönemde böylesine etkisiz ve önemsiz bir meczup dervişin Osmanlı sultanları tarafından neden Yeniçeri Ocağı gibi devletin en önemli kurumunun piri sayıldığına ikna edici bir açıklama getirmez. Bu yaklaşımına uygun olarak, net ifadelerle belirtmese de Makalat’ın Hacı Bektaş’a ait bir eser olduğu görüşüne de soğuk bakmaktadır. ”
bunun ardından yazı Bektaşi kültünün asıl yayıcısı ve pay sahibinin Abdal Musa olduğu gerçeğiyle bağlanacaktır. Osmanlı beyliği sürecinde Bektaşi geleneğinin rol aldığı da bir sürpriz olarak karşımızda duruyor. Net gibi olmayan başka bir konu da karizmatik kişiliğiyle H. Bektaş Veli’nin bizzat Osmanlı ülkesine gelip gelmediğidir (kısa alıntılarla devam edeceğiz) :
‘’ Sulucakarahöyük’e yerleşip orada 1297 yılından önce vefat eden Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı ülkesine bizzat gelmediği açıktır. Sayfa 94 ‘’
Kitapta nihayi olarak beklediğiniz ve gelmek istediğiniz yer kitabın da ana teması diye düşünülen Hacı Bektaş Veli’dir. Bu yönüyle başka biyografi kitaplarına nazaran büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. Çünkü ana tema, daha çok Hacı Bektaş Velinin Bektaşilik üzerinde etki ve rolü üzerinde
örgüleniyor. Kitabın ikinci bölümü tahmni edildiği gibi H Bektaş Veli’nin hayatı üzerinden devam ediyor. Her zemin ve platformda ifade etmeyi düşündüğüm şey Hacı Bektaş Veli bir tarikat geleneğinin başlatıcısı, ilham verenidir. Ama her şeyi değildir, bunu kaynakları okurken daha iyi anlıyoruz. Hacı Bektaş Veli profilinin olmazsa olmazı 4 Kapı 40 Makam geleneğinin bile günümüz alevi profili zaviyesinden bakıldığında konu iyice girift hale gelmektedir. Kitapta buna dair bir şey göremiyorsunuz. Tarikat geleneğinin ayrıntılarına dair de… zaten kitap hacimli, zaten amacına ulaşmış. Hacı Bektaş Veli :
‘’ Velayetnamesi’ne göre, Hacı Bektaş Horasan’da Ahmet Yesevi’nin müridi ve halifesi iken Rum erenlerinin başına geçip bu diyarı irşat etmek üzere gönderilmiştir. … sayfa 96’’
‘’ Baba İlyas’ın önemli halifeleri arasında sayılır s.99’’
‘’ (kayanaklara göre) H.B.Veli; dinin dış görünüşünü önemsemeyen, yer yer şerî kuralları çiğnemekte beis görmeyen, toptan reddedici olmayan, (kaynaklara göre) 5 vakit namaz kılmadığı yönünde hakkında kanaat olunan, şii eğilimleri olmayan, günümüzdeki gibi Şii/Alevi hassasiyetleri olmayan, hakkında menkibeler olan, bir tasavvuf önderi, bir Veli’dir… s.101-102’-103’
Okuduğumda büyük keyif almakla birlikte, manevi olarak da ilham veren Makalat adlı eseri içinde:
‘’ çoğu araştırmacılara göre bu eser Hacı B. Veli’ye ait değildir…. S.101 dipnot’’
‘’ Makâlât’ta en ufak bir şii/Alevi tona rastlamak mümkün değildir, 4 Kapı 40 Makam’ın hiçbir aşamasında ne Ali ne de evladına referans yoktur.Ali’den eser boyunca iki defa bahsedilmektedir. s.106 ’’
Bir hayli ilginç tespit daha var, buna göre Alevi yolunun olmazsa olmazlarından, erkan kurucularından sayılan Abdal Musa, Seyyid Ali Sultan ve Kaygusuz Abdal adına yazılan Velayetnamelerin hiçbirisinde Alevi vurguya rastlanmaz. Ama Kaygusuz Abdal kendi ifadesiyle de Bektaşi’dir.
- ve kitaba dair son yazımla,
devam edeceğiz diye ümidim var…