BEKTAŞİLİĞİN DOĞUŞU – 3 – hasan safyürek

Bu kitaba ait inceleme yazımın üçüncü ve son olanına geldik. Kitap bir roman olmadığı için, tarihi bir roman da olmadığı için, deneme inceleme anı veya ne bileyim bu türden de bir kitap olmadığı için üzerinde bir değerlendirme yazısını fazlasıyla hak ediyor. Kitap bilimsel içeriği olan, Bektaşilik özelinde Aleviliği ve Alevileri anlama çabası üzerine bir emek ürünü. Tezlerinden ve kitaplarından kendisine aşina olduğumu düşündüğüm, her akademisyene benzemeyen aykırı duruşu olan Rıza Yıldırım hem takdir hem de teşekkürü hak ediyor. Tabii ki, haddimiz değil, sade ve ‘’ title ‘’ ‘ı olmayan birisi olarak yapıyoruz.

Bektaşilik ve Alevilik ayrı dünyalar aslında hem bilimsel hem teolojik kavramsal olarak tanımları hem de hedef-aidiyet-içerik-kurumsal kimlik, içerikler-kıyafetler-mensubiyetler ve daha birçok açıdan farklı, hele hele kafamın her zaman bir köşesinde hep duran günümüz 21.yüzyıl insan tiplemeleri arasında 15. Asrın Alevi-Bektaşi tanımlarına masadak birilerini bulmak, samanlıkta iğne aramaktan farksız. Daha önce yazmıştım, Alevi – Sünni demeden bunun (kendimce-basit) analiz yazısının hazırlığını yapıyorum.

İçimde çok durmasınlar artık, kavramların ve sıfatların anlamsızca sahiplenildiği ama aynı kavram ve sıfatların içinin bomboş kaldığı acayip bir zamanda yaşıyoruz.

Hem Aleviliğin hem de Nusayriliğin her iki Aleviliğin de hem ortasında hem yanında hem kıyısında köşesinde durmuş olarak ben, yazsam iyi olacak gibi… Bu minvalde bilimsel çalışmaları olup, hakkaniyetli ve realist ve hakikatle yüzleşebilecek yüreği olan sayın Yıldırım takdiri hak ediyor, boş hamasetin ortalıkta dönüp dolandığı yığınların aldatıldığı böylesi bir zamanda.

Kitabın 5. Bölümü Bektaşiler ve Rum Erenleri başlığıyla devam ediyor, mühim eserlerden (kaynaklardan) Saltuknâme’nin inceleme ve Velayetnâmeyle karşılaştırması var. Defaatle bahsettiğim gibi, akademik dünyanın kendine has bir dili var, bu doğal görünüyor, fakat Türkiye ölçekli olayı ele aldığımızda konu doğallığını yitiriyor. Osmanlının da son yüzyıllarının halk ve saray şeklinde aslında baştan beri var olan ama keskin ayrımlarını son 300 yılda yaşadığı ayrımın, nasıl da halk tabanında Osmanlının idari ve felsefe olarak anlamını yitirdiğini daha iyi görebilirsiniz. Edebiyatlar, kitaplar, keyif alınan aktivitelere kadar saray – halk ayrışımı kendini her alanda hissettirmiş, günümüz Türkiye’sinde bundan hayli hayli bahsedebiliriz. Halktan kopuk o kadar çok dil var ki, entelektüelini mi sorarsınız, sanatçısını mı, eli kalem tutanı mı, yoksa akademisyenlerini mi…! Buradan yürüyerek bu politikacılar nasıl oldu da bu kadar yer işgal ettiler halk tabanında sorusuna da cevap bulabiliriz. Evet, bazen bu kitapta da Rıza Bey’in akademik dili konuyu anlama ve kavramada zorluk yaşatıyor. Dilin akademik olanı var bunu yadsımak anlamsız, ama siz bu denli fayda düşündüğünüz bilimsel çalışmaların halk tabanında yer bulması için de azıcık eğilmeniz gerekiyor, yoksa kitap veya kitaplar ne kadar değerli olursa olsun, amacına ulaşması için bir şeyler yapmanız gerekiyor. Yoksa anlamsızlığa mahkum olacaksınız.

Alıntılarla devam edelim, kitabın bir yerinde (sf. 160.)

‘’ Ebu’l hayr menkıbeleri derlediği sözlü kaynakları dervişler, aşıklar ve sadıklar olarak etmektedir. ‘’

konu basit, tasavvuf ekolü izleri var her tekke tarikat olan her yerde, şimdilerde ne kadar yoksa o zaman o kadar var.

‘’ Hatta Bektaşi nisbesiyle anılan bir derviş grubu oluşmaya başlamıştı ki bu dervişlerle rekabet içinde olan Otman Baba müritleri bile Hacı Bektaş’a büyük saygı duyuyorlardı.’’

Şimdi gelecek ayrıntıya dikkat, bunu Yıldırım’ın başkaca pasajlarda da kullandığını biliyorum :

‘’ çağdaş kaynaklar dikkatlice incelendiğinde, daha Balım Sultan’la tarikatlaşma süreci başlamadan, Hacı Bektaş Veli’nin bazı guruplar arasında en üst mertebede görülüp kendisine karşı belirli bir bağlılığın tesis etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Hatta mahiyeti tam olarak anlaşılamayan bu bağlılığa eşlik eden gevşek yapılı bir örgütlenmeden bahsetmek de mümkün görünmektedir. Bu durum, Osmanlı yönetiminin gayrimüteşerri derviş zümrelerini bir çatı altında birleştirme projesinde neden Hacı Bektaş Veli’yi tercih ettiği sorusunu da kısmen cevaplamaktadır. ‘’

Peki ya Rum abdalları … kimdir ? ve Tarikatın kuruluşundaki etkinliği nedir ?

‘’ Bu dönemde özellikle Balkanlar’daki abdal zümrelerinin iki eksen etrafında  kümelenmeye başladıkları görülmektedir. Birinci grup, Dimetoka’da bulunan Kızıldeli Dergâhı etrafında toparlanan ve daha sonra Bektaşi Tarikatına dönüşecek olan derviş zümreleridir. İkinci grup ise Otman Baba’yı zamanın kutbu olarak kabul eden dervişlerdir ki bunları çağdaş kaynaklar Rum Abdalları diye isimlendirmektedir. ‘’

‘’ Rum Abdalları Eskişehir’de bulunan Seyyid Gâzi Tekkesini merkez kabul ediyor ve yılın belirli zamanlarında orada toplanarak ayin ve festivaller düzenliyorlardı. ‘’

Çarpıcı bir dipnot var:

‘’ Bektaşi tarihinin Balım Sultan öncesi dönemi halen karanlıktır. ‘’

Bir de yer yer, özellikle Yemînî’nin geçtiği yerler de kitap çok keyifli bir hal alıyor, şurası çok hoşuma gitti, ayrıca Yemînî yolun erkanlarından onu da unutmayalım :

‘’ Yemînî’nin eserini Rumeli ve Balkanlarda abdallar muhitinde yazdığı ve kendisinin de bu muhitin bir parçası olduğu Otman Baba ve Akyazılı Sultan’dan bahsettiği yerlerde daha da netleşmektedir. Kendi mürşidinden “velâyet” ve “kutb-ı âlem” bahsi münasebetiyle söz etmektedir. Dördüncü Fazilet-nâme’de eşya yaratılmadan evvel Ali’nin nasıl Cebrail’ e üstatlık yaptığını anlattıktan sonra insanlık tarihinin “devr-i nübüvvet” ve “devr-i velâyet” olmak üzere iki ana bölümden oluştuğunu, nübüvvet döneminin Hz. Muhammed ile tamam olduğunu ve Hz. Ali ile beraber velâyet devrinin (karn) başladığını söylemektedir. Velâyet dönemi kıyamet yaklaşana kadar devam edecek ve veliler tarafından temsil edilecektir. Veli olmak ise bir kişiye “Ali’nin nurunun değmesi” demektir. Âlem veliler sayesinde ayakta durmakta ve fesada uğramaktan korunmaktadır.

Yemînî belirli bir zamanda evliyaların 356 kişiden oluşan bir zümre teşkil ettiklerini ve bunlarda tasarruf eden hakiki gücün “Vilâyet-i Ali” olduğunu söylemektedir. Ona göre birinci mertebede 300 veli, ikinci mertebede 40 veli, üçüncü mertebede 7, dördüncü mertebede 5, beşinci mertebede 3 ve altıncı mertebede 1 veli vardır. O bir kişi “kutb-ı ‘âlem”dir. Bütün insanlar onun hükmündedir. Bütün evliyanın başıdır ve âlemin kararı onun nuru sayesindedir. “Eşyanın baştan başa zamirin bilir”, hikmetine denk yoktur.

“Kalan eşya sıfatun mazharıdur / Bu âlem kutb-ı zâtın mazharıdur;

 Olur dâhil vücûdı cümle şeyde / Tamâmet hükm anun emvât u hayda.”

Eğer kutb öldüğünde yerine biri geçmese âlem fesada düşer ve harap olur. O öldüğünde üçlerin ulusu yerine geçer. Aşağıdan yukarı her mertebesin ulusu yukarıdaki boşluğu doldurur. En sonunda halktan birisi 300’lere katılır. “Bu resme devam eder nûr-ı vilâyet/ İderler hükm ta rûz-ı kıyâmet.” Yemînî’ye göre ikinci dönemin sonlarına doğru, kıyamet yaklaştığında bu devran kesintiye uğrayacak, üç yüzlere, kırklara, yedilere, beşlere, üçlere ve kutbun yerine veli bulunamayacak ve vilâyet ref’ olup kıyamet kopacaktır. ‘’

ki bu düşüncelerin bir kısmı benim düşünce ve inanç dünyama ters değil, pek çoğunun altına imza atıyorum.  Bu arada günümüzde pek kullanılmayan, hatta Alevilerden çok Sünni otoritenin resmi literatüre kazandırdığı kelimelerden ‘’ Rafizi ‘’ kelimesi :

‘’ Osmanlı kaynaklarında “Râfızî” kelimesi ile ifade edilen kavram hem ehl-i beyt ve Hz. Ali bağlılığını (Şia) hem de Osmanlı’nın temsil ve dikte ettiği siyasi düzeni reddetmeyi beraber içinde barındıran dinîsiyasî bir kavramdır. Buna karşın Safevilerin davalarında ehl-i beyt sevgisini bayraklaştırdıkları bilinmektedir. Böylesi bir siyasi ortamda Osmanlı rejiminin ehl-i beyt muhabbetine karşı geleneksel Sünni anlayışın da ötesinde olumsuz bir tavır takındığı tahmin edilebilir.  Syf 215 ‘’

Bu süreğin olmazsa olmazlarından kabul edeceğimiz (bilinçli – bilinçsiz) Ehl-i Beyt sevgisi 16. Yüzyılda Anadolu’daki formatına dair bir tespit :

‘’ On altıncı yüzyıl Osmanlı toplumuna baktığımızda Hz. Ali ve ehl-i beyt sevgisini dinî yaşamlarında başat etken haline getiren iki büyük kümelenme görülmektedir. Bunlardan birisi Anadolu’da Safevi şeyhlerinin peşine takılan Türkmen oymaklarıdır – ki bunlar Şeyh Haydar’la beraber Kızılbaş adını almışlardır. Diğeri Balkanlar’da dinen çeşitli abdal gruplarının tesiri altında bulunan konar göçer ve akıncı gruplarıdır. On altıncı yüzyıl boyunca birinci grup Osmanlı-Safevi mücadelesinin sertleşmesine paralel olarak Osmanlı din anlayışından tamamen koparken, ikinci grup siyasi ve coğrafi nedenlerden dolayı dinî yorumlarını bir şekilde Osmanlı sistemi içinde yaşanılabilir kılmanın yollarını aramışlardır. Ancak, en geç on yedinci yüzyıldan itibaren benzer sosyo-kültürel zeminlerde gelişen bu iki akımın tekrar buluşup kaynaştığı bilinmektedir. ‘’

Yemini bahsinin sonuç kısmında Yıldırım’ın şu tespiti ayrıca manidardır :

‘’ Sonuç olarak denilebilir ki, Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundan beri özellikle gazi muhitlerinde yaygın olan tasavvuf anlayışının ana ayaklarından birisi ehl-i beyt sevgisi olmuştur. Ne var ki, Osmanlı merkezinin bürokratik devlet yapısı üzerinde kendisini inşa etme sürecinde ehl-i beyt vurgulu tasavvuf anlayışı yerini medreselerde üretilen İslam anlayışına terk etmiştir. Osmanlı devlet yapısının merkezileşmesi ile hâkim İslam yorumunun (bir anlamda ideoloji) Sünnileşmesi birbirine bağlı ve birbirini besleyen iki paralel süreç olarak gerçekleşmiştir. Devlet merkezî-bürokratik bir karaktere büründükçe kuruluş döneminin “feodal” güçleri -ki bunlar arasında Türkmen aşiretleri ve akıncı gaziler başta gelmektedir- sistemin dışına itilmeye ve marjinalleşmeye başlamıştır. Devletin merkezileştikçe Sünnileşmesinin bir yansıması olarak bu grupların da siyaseten marjinalleştikçe din yorumunda Alevîleştikleri gözlenmektedir. Özellikle, Osmanlılar 16. yüzyıl başlarında- Safevilere karşı girişilen amansız mücadelenin etkisiyle- her türlü Alevî/Şii çağrışıma karşı dışlayıcı, alerjik bir tutum takınınca bu ikinci yorumun Osmanlı topraklarında barınması iyice zorlaşmıştır.  ‘’

Kitabın 9. ve son bölümünde daha aydınlatıcı ve arzulanan daha komprime fikirler vermektedir. Çarpıcı olduğunu düşündüğüm ve altlarını çizdiğim satırlar:

‘’ Bektaşi tarikatının bugün bilinen hâliyle Balım Sultan tarafından 16. yüzyıl başlarında kurulduğu kabul edilmektedir. ‘’

Hacı Bektaş Veli’yle Balım Sultan arasında yanılmıyorsam 100 yıldan fazla bir ara var, birinci ve ikinci dönem dersek, Balım Sultan’dan 1826 tekkelerin kapatılmasına kadar geçen süreye kadar ki devam eden ‘’ Tarikat Dönemi ‘’ ve 1826’dan sonraki bugüne kadar ki (bana göre) gelen gevşeyen gerilim ve geleneklerden olabildiğince uzaklaşma hali…

————————————————————–

Yazının bu kısmından önce yazıya uzunca ara verdim, sebepsiz. Bu arada sayın Yıldırım’ın Twitter hesabı olduğunu da farkettim, ve takip etmeye başladım. Eser ve müesser arasındaki bağlantı ve tam tersi bağlantısızlık, çoğu zaman tartışılan bir durum. Eser sahibi, eserlerinde tanındığı gibi olmak zorunda mı değil mi ? Roman yazarını romanlarından çıkarım yaparak tanıyabilir misiniz mesela, veya filmlerin arkasındaki senarist ve yönetmenler. Kendi fikrim hayır tanıyamazsınız, hatta bazen fikir sahibi dahi olamazsınız. Bu, bu dönemin şartlarının bir sonucudur. Aynı düalizmin bir minik izdüşümünü sayın Yıldırımın çok aktif olarak kullandığı Twitter hesabında gördüm. Aşırı politize, emrivaki, ve ziyadesiyle  mesaj kaygılı gördüm. Tartışma alanım ve konu sosyal medya ve bu alanın en güçlü kimlikleri bile silikleştirdiği gerçeği olmadığı için konuyu ‘’ es ‘’ geçiyorum. Fakat tek bir konu var aklıma takılan. Bu camiada, bu toplulukta dünyaya geldim, hem kendimi tanımlamaya aidiyetimi anlamlandırmaya hem de karşımdaki toplulukları izledim. Manidar gelen yanlarının yanında, anlamlandıramadığım saç baş yolduran zamanlar da olmadı değil. Bunların en başında, bir Alevi’nin nasıl olurda yüzyıllar boyunca genlerine kadar işleyen devlet idarecilerinin ekşi yüzünü hâlâ nasıl olur da samimi ve içten bulduğudur. Ayrı bir konu bu… yaşadaığım yerde bunların yüzlercesine şahit oldum, devletin ‘’ uzatın hele elinizi ‘’ hitabına karşılık eller hep havada kaldı… ve buna rağmen hala devletçi olunabiliyor. Garip değil mi… sadece Anadolu coğrafyasında yüzyıllardır kapana sıkıştırılmış insanlardan bahsetmiyorum, 15 bin km uzakta dahi olsa bu basit ve manasız refleksini sergileyebiliyor ve bundan dolayı da Aleviliğin gerçek anlamı olan insan-ı Kâmil’in ifade ettiği kuşatıcılıktan hem kendini hem çevresini yoksun bırakıyor.

Hacı Bektaş Veli’den Balım Sultan’a Bektaşiliğin Doğuşu kitabının karınca kararınca tanıtımdan ve birkaç üzerine fikir imal etmekten ibaret olan yazım mecrasını bozmak istemiyorum, nefes ve cesaret bulduğum zaman üstteki son paragrafımı daha da açıp tabir yerindeyse pervasızca konuyu bildiğim her haliyle ele alacağım, ne de olsa dili yanmış biriyim.

 

 

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer