2025 yılının 17 Mayıs’ında, Çin sahnesinin sevilen yüzlerinden Zhu Yuanyuan 朱媛媛, 51 yaşında aramızdan ayrıldı. Kanserle beş yıla yakın süren cesur mücadelesi, ancak eşi Xin Baiqing’in vefat ilanını yayınlamasıyla gün yüzüne çıktı. Bu haber, bizlere yıllarca unutulmaz karakterler sunan bu eşsiz yeteneğin ardında bıraktığı boşluğu acı bir şekilde hatırlattı.
Zhu Yuanyuan’ın canlandırdığı her karakter, adeta bir yaşam dersiydi. “Fesat Zhang Damin’in Mutlu Hayatı”ndaki Li Yunfang ile başlayarak, “Dokuz Annenin Evi”nin Chu Qifeng’ine, “Sekiz Kardeş”in Fangfang’ına kadar uzanan bu yolculukta, o bizlere “sıradan” kadının ne denli güçlü, karmaşık ve gerçekçi olabileceğini gösterdi. Canlandırdığı kadınlar, belki spot ışıklarının altında parlamıyordu, belki kariyer basamaklarını hızla tırmanan elitler değildi; aksine, hayatın günlük telaşları içinde, yere basan, ancak asla pes etmeyen bir ruh taşıyorlardı. Onlar, sıkıntılar ve darbeler karşısında inanılmaz bir direnç sergilerken, aynı zamanda insanlarla ilişkilerinde sevimliliklerini ve nezaketlerini korumayı başarıyorlardı. Bu karakterler, Zhu Yuanyuan’ın kendi yaşamının bir yansımasıydı: zengin ve canlı.
Kariyerinin zirvesindeyken aldığı kararlar, Zhu Yuanyuan’ı diğerlerinden ayırıyordu. Çoğu kişinin beklediği “büyük kadın kahraman” hikayesinin aksine, o faydacı hırslardan uzak durdu. İşini yavaşlatarak ailesine odaklanmayı ve bir anne olmayı seçti. Kızını esprili bir dille “asla bitiremeyeceği bir dizi” olarak tanımlaması, anneliği ise “on bin bölümlük bir dizi çekmeye” benzetmesi, onun bu role ne kadar tutkuyla bağlandığını gösteriyordu. Çocuklarıyla yaşadığı anları, onların dişlerini çektirmesinden evcilik oyunlarına kadar her detayı sosyal medyada samimiyetle paylaştı. Hayatın içinden gelen bu deneyimler, onun performanslarına da yansıdı. Karakterleri, sanki komşumuz, en yakınımızdaki arkadaşımız gibi, gerçek yaşamın dokusunu taşıyordu. Bu, onun hayatla ne kadar iç içe yaşadığının en açık kanıtıydı.
Zhu Yuanyuan’ın samimi ve pratik kişiliği, kamuoyu önündeki duruşuydu. Ancak eşinin vefat ilanından sonra öğrendik ki, o, sahnedeki başarılarının yanı sıra, beş yıldır kanserle sessizce mücadele ediyordu. Bu durum, 2020 yapımı “Sana Küçük Bir Kırmızı Çiçek Göndereyim” filmindeki rolüne farklı bir boyut katıyor. Filmde kanser hastası bir çocuğun annesini canlandıran Zhu Yuanyuan 朱媛媛, şu unutulmaz sözleri sarf etmişti: “İnsan yaşarken kayıplar yaşar, hepimiz kaybetmekten korkarız. Ama bu korkuyla yüzleşmenin en güçlü yolu, her dakikasını, her saniyesini ciddiye alarak yaşamaktır.” Bu sözler, onun kendi hayat felsefesinin bir özeti gibiydi ve gerçekten de öyle yaşadı. Vefat haberi geldiğinde, hayranları onun son bir yıldaki fotoğraflarını paylaştı. Bu karelerde o, her zaman ailesiyle birlikte, AVM’de güler yüzle alışveriş yaparken veya sokakta neşeyle yürürken görülüyordu. Sade ve mütevazı halleriyle, sıradan bir insanın günlük yaşamındaki en dokunaklı ve güzel anları temsil ediyordu.
2021 Nisan’ında “Karakter” dergisiyle yaptığı röportajda Zhu Yuanyuan, filmlerdeki rollerinin aslında kendi hayatından beslendiğini vurguluyordu. “Ablam” filmindeki teyze rolünün seyirci üzerinde bu kadar güçlü bir etki bırakmasının sırrını, bunun “yaşamın birikimi” olarak açıklıyordu. Karpuz yeme veya bardak yalama gibi küçük, gündelik jestlerin, nasıl da sahneye gerçeklik kattığını anlatıyordu. Bu tür detaylar, “taklit edilemez”di, çünkü onlar, Zhu Yuanyuan’ın kendi yaşamından damıtılmıştı. O, bir balerini canlandırsa dahi, kendi beden dilinde bir balerin gibi duramayacağını, çünkü gerçek yaşam deneyiminin eksik olduğunu söylüyordu. Bu, onun oyunculuk anlayışının temelini oluşturuyordu: gerçeklik, deneyimden gelir.
Kariyerinde duraklama yaşadıktan sonra “Ablam” filmiyle geri dönmeye tereddüt etse de, teyze karakterine olan sevgisi ve zamanlamanın uygunluğu onu ikna etmişti. Senaryoyu okuduğunda, genç karakterlerin kaderlerinin, teyze ve amca gibi yaşlı neslin yaşam temelini yansıtmasının önemini kavramıştı. Sichuan lehçesini öğrenme konusundaki titizliği, onun sanata olan saygısını gösteriyordu: “Eğer lehçe kendime güvenli olmasaydı, teyze karakterini şekillendiremezdim.” Zhu Yuanyuan, bazı filmlerin “yapay” ve “inanılmaz” olduğunu, derinlikten yoksun olduğunu eleştiriyordu. Ona göre, iyi bir eserin seyirciyi anında yakalaması, “düşünmeye gerek bırakmayan” bir gerçeklik sunması gerekiyordu. Bu gerçeklik, hayatın ta kendisiydi: “Hayat acıyla tatlının karıştığı, tatlıyla acının harmanlandığı bir şeydir. Oyunculukta her şey sevgi olursa sahte olur, her şey acı olursa da sahte olur. Beş çeşni bir aradadır.”
Halkın İçinden Gelen Sanatçı: “Hayatın Kendisi Bir Rol”
Zhu Yuanyuan, çocukluğundan itibaren şehir kültürüyle kurduğu derin bağı anlatıyordu. Qingdao’da, demiryolunun kenarında geçen çocukluğu, aile sıcaklığı ve komşular arasındaki samimi etkileşimler, onun sanatına ilham veren kaynaklardı. Sokakta oynanan basit oyunlar, insanların samimi sohbetleri, yemek kokularıyla dolu mahalleler… Tüm bunlar, onun içinde “hayatın tanecikli dokusunu” oluşturmuştu. Bu deneyimler, ona “yaramaz”, “çocuksu” ve “eğlenceli” bir ruh kazandırmış, hayat yolunda sapmamasına yardımcı olmuştu.
Merkezi Drama Akademisi’ndeki hocalarının ona verdiği öğütler, Zhu Yuanyuan’ın sanat ve hayat felsefesinin temelini atmıştı: “Dürüst bir insan ol, ayakları yere basan bir şekilde oyunculuk yap.” Hocasının onu “erken olgunlaşmış” olarak tanımlaması, onun içsel yeteneğini vurguluyordu. En önemlisi ise, “oyunculuğunun çok gerçek, çok tutkulu” olduğunu ve “sadeliğini asla kaybetmemesi gerektiğini” söylemeleriydi. Zhu Yuanyuan, oyuncunun kalbinin sıcak, zihninin berrak, hayata karşı tutumunun ise alçakgönüllü olması gerektiğine inanıyordu. Bu prensipleri hayatı boyunca uyguladı.
“Fesat Zhang Damin” ile yakaladığı başarıdan sonra, genellikle “iyi eş ve anne” rollerini canlandırdı. Ancak yönetmen Shen Haofang, onun içindeki başka bir potansiyeli görmüş ve ona “kötü” bir karakteri canlandırma fırsatı vermişti. Ardından Sun Yat-sen’in eşi Song Qingling gibi saygın bir figürü oynaması, onun kariyerinde yeni ufuklar açtı. Bu süreçte, yönetmenlerin yönlendirmeleriyle “mesleki bir his” geliştirdiğini, sadece şansa güvenmek yerine, aktif bir şekilde yaratmanın önemini anladığını belirtiyordu. “Hayattaki o samimi ve gerçek şeyler, sana birçok şans veya fırsat getirecektir.”
Zhu Yuanyuan, hayatını planlamayan, her zaman “şimdiki anın” gücüne inanan bir insandı. Çocukluğundan itibaren ailesinin beklentilerine uyum sağlama çabaları, okul yıllarındaki ders çalışma azmi, hep bu “şimdiki anın” talepleriyle şekillenmişti. Annesinin ona “kömür topla” diye şaka yapması veya çocuk bakıcısı olmasını önermesi, hayatın temel gerçekleriyle yüzleşme ve mütevazı olma felsefesini pekiştirmişti.
Ancak kader, onu tiyatro sahnesine ve sinema perdesine taşımıştı. Merkezi Drama Akademisi’ni seçmesiyle hem kariyer hem de evlilik sorunlarını çözdüğünü esprili bir dille ifade ediyordu. Mezuniyetinde hocasının ona yazdığı “Sanat eseri yaratmak o kadar ulvi bir şey olmasına rağmen, neden böyle bir ifade kullanılıyor?” sorusu, onun sanata olan derin ve sorgulayıcı yaklaşımını gösteriyordu.
Çocuklarının doğumuyla birlikte kariyerine ara vermesi, onun için bir “seçim”di. Dışarıdan “fedakarlık” gibi görünse de, o bunu bir “başarı” olarak görüyordu. Çocuğunun büyümesini izlemek, onun için en değerli “oyun”du. “Ablam” filmi sayesinde, hayatındaki bu dönüşümün bir zorunluluk değil, kendi iradesiyle alınmış bir karar olduğunu fark etti. Teyze karakterinin trajik seçimlerinin aksine, Zhu Yuanyuan kendi hayatının kontrolünü elinde tuttuğunu ve bu yüzden mutlu olduğunu vurguladı.
Onun için en büyük mutluluk, sabahları kalkıp evini düzenlemek, çay demlemek, yazı yazmak ve müzik dinlemekti. Bu sakin beslenme anları, ona huzur ve başarı hissi veriyordu. Ev hanımı rolü, ona asla bir yük gelmiyordu; aksine, bu onun için bir “beslenme kaynağıydı”. İnsanların “emeğe katlanıp şikayete katlanmamasının” önemini vurguluyordu. Başkalarının takdirine bağımlı olmadan, kendi içsel arzularına göre hareket etmenin, ruhsal özgürlüğün anahtarı olduğunu söylüyordu. “Yaptıysan, en kötü senaryoyu düşün: Başkaları bunu iyi bulmaz ve senin bu iyiliğini takdir etmez, o zaman hala yapmak istiyorsan yap.” Bu, onun içsel gücünü ve öz saygısını gösteriyordu.
Zhu Yuanyuan’ın hayatı, tiyatro ve sinema dünyasında kalıcı bir iz bırakırken, aynı zamanda bizlere kendi içsel yolculuğumuzda nasıl bir bütünlük ve denge bulabileceğimizi gösterdi. O, hayatın karmaşıklığını kucaklayan, her anında kendini bulan ve bu deneyimleri sanatına dönüştüren gerçek bir sanatçıydı. “Hayat gerçekten de kavranması çok zor bir konu, bitmek bilmeyen bir sohbet konusu, tartışması asla bitmeyen bir şey, tam olarak ne olduğu çok karmaşık. Sabit değil. Ben hiç pişmanlık duymuyorum.” Bu sözler, onun hayata olan derin anlayışını ve kendi yolculuğuna duyduğu koşulsuz kabulü özetliyor. Parlaklığı ve neşesinin sonsuza dek sürmesi dileğiyle, Zhu Yuanyuan’ı saygı ve sevgiyle anıyoruz.

1 comments On Bir Oyuncunun Hayatla Dansı : Zhu’nun Ardından – Prof. Dr. Ali AYDIN
Çok güzel resmetmişsiniz. Bu değerli sanatçıyı (Zhu Yuanyuan) tanımıyordum, vesilenizle tanımış oldum.
Evet, hayatta her şey yavaş yavaş elimizden kayarken ve ölüme doğru yürürken, her dakikayı bilinçle ve dolu dolu yaşamak gerekiyor. Nihayetinde geride hoş bir sada bırakabilirsek ne mutlu bize.
“Anı yaşamak” fikri de yazınızda çok güzel işlenmiş. Ne yazık ki bazı insanlar geçmişin gölgesinden kurtulamıyor, bazıları ise yalnızca gelecekteki hayallerin peşinden giderken ellerindekini fark edemeden kaybediyor. Oysa gerçek yaşam, tam da şu anın içinde saklı. Zhu Yuanyuan’ın duruşu ve yaşamla kurduğu bağ, bize bu gerçeği bir kez daha hatırlatıyor.
Yazınızda olduğu gibi sade, içten ama bir o kadar da derin bir hayat anlayışı, insana ilham veriyor. Böyle bir yaşamın sanata dönüşmesini okuduk sayenizde . Kaleminize sağlık.