(ey okuyucu! baştan bilmelisin ki, yazı fazlaca uzun,dağınık ve çok fazla hata içeriyor olabilir, hatta biraz da gayri ciddi… bir ‘Cuma’ yazısı ‘klavyeye alındı’, keyfini bozabilir.)
Bol ‘Hayır’lı Cumalar!
Oğlumu almış, mutadımız olduğu üzre onu Cuma vazifesine götürmüştüm. Oğlumla bu türlü gidişlerin genel olarak, ‘ Cuma ‘sını idrak etme hazzını yaşamasının istemiş olmanın dışında körpe bilincine yazılmasını istediğim şeyler de olmuyor değil illa! İlk defa deneyeceğimiz bir ‘Cuma’ yeri seçmiştik bu sefer. Bulunduğum yere yakın, ‘Carnes Hill’ denilen spor salonu ortasında hem de ağırlıklı fikir birliği yaptığımız arkadaşların ‘Cuma’yı idrak ettikleri yere bu seferlik gitmedim. Sebeplerini yazının sonlarına doğru iliştirmeye çalıştım.
Oğlum ve ben, yeni deneyeceğimiz, iç mahallinde cumanın kılınacağı ‘Community Centre’in dışında kalmıştık. Parkın, ergonomi anlayış özürlü bir mimarın elinden çıktığı her halinden belli olan aşırı rahatsız, yaslanmasız oturaklarına kıvrılıveredik. Hemen yan tarafta bangır bangır cafe müziği, zaten dışarıya gelmeyen ‘imam’ın sesini bastırmış, dışarıda bekleyen manasızca sağa sola bakan biz ‘namaz bekleyiciler’ için tam bir ‘sınav’ olmuştu. Tek endişem, çalan melodinin sözleri cumanın huzuruna aykırı olabilme ihitmaliydi.
‘imam’ efendinin sesi yok, dışarıda oturacak yer de yok zaten,… birazdan da bir hareketlenme olacak, telaş-panik, namaz nerede kılınacak? Bu duygular içindeyken, ruhumun bu duruma ‘artık yeter yahu’ dediğini duydum. Evden çıktıktan sonra posta kutusundan alıp cebime koyduğum zarfın arkasına, içeriden ‘imam’ın gelmeyen sesi, cafe müziğinin ritmik tınıları ve bekleyenlerin şaşkın bakışları arasında bir şeyler karalamaya başladım. ‘imam’ uzattıkça yazdım. Sonra bir telaş başladı. Anlaşılmıştı, ‘imam’ hutbede görevlerini bihakkın! yerine getirmişti. Sıra namazdaydı. Süpriz olmadı, yer yoktu… ‘community centre’in yola bakan otomatik kapısının en arkasında bir kişi, şaşkın yer arayışımıza acıyarak el etti. En arka en sağ, cama bitişik yine ‘imam’dan kopuk, öndekilere bakarak vazifemizi ‘ifa’! ettik. Yer, nezahet, nezafet, tedbir, temkin,… felan bu kelimeleri atın kafanızdan, sadece ‘ifa’ ettik.
‘ifa’ kelimesinin haz ve itminan olarak içi dolu olması gerekmiyor her zaman. Bu sefer de öyle olmuştu.
Eve dönünce, cebimdeki zarfı çıkarmış. İçindeki gönderiyi muhatabına takdim etmiş ve zarfı sahiplenmiştim. Sorunları bir ‘hutbe’ süresince alt alta yazıvermiştim. Ne kadar da çok sorun vardı bitmeyen. Bu yazının çıkış noktası yıllar ve yıllara isabet eder ama, artık son tahammül kertesi az önce, basit küçük su damlasının dolmuş tahammülümün üzerine yüksekçe bir yerden düşmesi olmuştu.
‘Cuma’ Üzerine
İlahiyatçı felan değilim, ama sadık bir Cuma müdavimiyim. Sesi – sedası çıkmayan. Bu müdavimliğim sebepli, yazacaklarımı yazmaya hakkımın olduğunu düşünüyorum. Cuma gününden ve içeriğinden, hem alıntılarım hem de aralarına serpiştireceğim ‘indi’ fikirlerimle bahis açmak istiyorum.
Cuma bilinen şekliyle, kullandığımız takvime göre haftanın ‘çalışma günü’ olarak son günü, yani beşinci gün. Cuma’nın son bin beş yüz yıldır önemi Müslümanlara yöneliktir. Fakat aslen Cuma günü sanki dünya yaratılmazdan dahi öncesine dayanan bir varlık, bir isim, bir gündür. Acımasız, hiç merhametsiz Kapitalizm ve Makyevalizm (ve tabii Materyalizm; unutsak gönül koyardı) nezdinde Cuma günü (tamamı değil, saat 5’ten sonrası) yani beşinci gün, çarklar altından çıkıp azıcık nefes almanın, verilmiş üç günlük bohemlik müsaadesinin ilk ve en önemli günü olarak kabul edilir.
Burada Cuma gününden çok Cuma gününde biraraya gelen Müslümanların Cuma’yla olan ilişkisini yazmak istediğimden, başkaca şeyleri es geçiyorum.
Dinimizin Peygamberi Efendimiz; Cuma günü için, ‘’ Cuma günü bizim günümüzdür ‘’ der. Aslında cem, cuma, cumua, cemaa’, cem’i, bunların hepsi aynı kökten geliyor; ‘’toplanmak’’. Yani aslında, bir şeylerin, birilerinin; bir emir veya teşvikle biraraya getirilmeye çalışıldığı bir gün, saat veya bir an. Tam bu noktada konuyu daha da anlamlaştırmak için, ‘Cuma’ olgusunu; Cuma aşıklarına, onların dilinden ‘subjektif’ gibi görünse dahi, tanımlama ve anlamlandırma noktasında müracaat edilmesi lazım diye düşünüyorum, sabrınıza istinaden buyurun…!
Gün Mü Cuma!
Buna göre ‘Cuma’ olgusu, bir gün olmaktan çıkıyor, görenlerin, duyanların ve tadanların dilinden bambaşka bir ‘şey’ haline geliyor.
İsmini kullansam, ‘mutlak cahillerin’ zıp zıp zıplayacağını bildiğim değerli ‘fikir’ insanının dilinden ‘Cuma’, Allah’ın güzel isimlerinin bir başka yansıdığı gündür. Bu günde yaratılan ve yaratılacak şeylerin bir öz (konsantre) halinde ve/veya fihriste (index) halinde hazır olduğu gündür. Hatta bu gün her yaratılanın yaratılıştaki bütün günleri bir araya getirir. Ayları, haftaları, yılları bölen gün ‘Cuma’dır.
Kur’anda geçen “Rabb’iniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır.” ayetinin 6.günü ve ilk insanın da form olarak yaratılışının hazır olduğu gündür ‘Cuma’.
Cennetin Cuma gününde (orada da günler var) ismi Cuma olan yamaçlarında Allah görülecek (görünecek). Terminolojik olarak söylemek gerekirse en zirve haz ve lezzet noktasında O, o gün orada‘müşahede’ edilecektir. Yine aynı ruhun dilinde ‘Cuma’ günü haftanın en temiz günüdür, ve o güne isabet edecek siyah noktalar diğer günleri de etkileyecektir. Cuma günü, bir haftanın tohumu kabul edilir. Yine başka bir kabule göre de, ‘Cuma’, müslümanların toplu bir şekilde dünyada, Allah huzurunda teftişin günü.
Anlatmak ve yazmakla bitecek gibi görünmeyen Cuma günü önemi üzerine kısa kısa pasajlarla alıntılama – yorum karışımı bir şeyler yapmaya çalışalım. Cuma günü yıkanıp güne ve ibadete hazır hale gelme, koku sürünme, dişleri temizleme ve en güzel elbiselerle buluşma noktasına gitme, bunların hepsi normal zamanlarından farklı olarak bu günde daha bir önemsenir olmuş. Yıkanarak maddi-manevi temizlenmenin ‘’ Vacip ‘’ kabul edildiği başka bir gün veya zaman dilimi gösterilemez herhalde.
Sosyal ilişki bağlarının ‘ Cuma’ya gitme suretiyle unutkanlık ve ihmalden korunuyor olması başka bir mesaj. Öyle ya! 200-300 kişilik bir yere gidip, aynı Allah’a ibadet edip hiç kimseyle tanışma ve buluşma olmadan geri dönmek çok saçma olacaktır!
‘Cuma’ vakti de çok özenle seçilmiştir. Prangalarından yürüyemez hale geldiğimiz materyal ve çalışma (köleliğinin) kavramlarına vurulacak en şiddetli tokat zamanı, tam öğle vakti. Söz ve laf dinlemez nefse; hem de yüzlerce, binlerce kişiyle, imam tarafından verilen hutbeyi (cumadan önceki cemaate sesleniş) tek kelime etmeden, delilik ve hoyratkanlığa inat dinleyebilme terapisi.
Hele makina ve sanayi ve teknolojiyi insanlığın tam ortasında koyan ‘modern!’ milletlerde, insanın hemcinsi insanla kucaklaşıp, huzur ve tatmin bulması, ‘Cuma’ vakti arzu edilen şeylerden. Doğru ya! hiç bin kişi buluşup da, birbirine kucaklaşmadan geri işine döner mi? Mesela hutbe! İnsanın pek çok sorunuyla yüzleşebileceği tam bir kürsü. Hiç sallapati ‘hutbe’ verilir mi o zaman? Zaman; insanların birbirlerine ‘fiyaka’, ‘caka’ satma; aldığı arabayla, kapladığı makamla ve/veya genişçe ve milyon dolarlık evle övünme ve bununla insan kardeşine üstünlük kurduğunu zannedip, aptalca ama çocuktan daha çocuk bir duruma düşme zamanı. Böyle bir garip zamanda yaşıyoruz ya, işte ‘Cuma’ arkdaşlarınla beraber aynı safta, aynı nasihat sınıfında ve aynı yüz yere sürmede olunca, bu tuhaf duygular o hafta çöp olmuş oluyor.
Gün Turnayı Gözünden Vurma Günü Mü?!
Eğer ilk defa duyacaksanız; bir de Cuma günü orjinal adıyla ‘ İcabe-i saat ‘ denilen bir zaman dilimi var. Şu hadis konuyu ve bu saati çok güzel ve apaçık ifade eder.
“Cuma günü, (haftanın diğer) günlerinin efendisidir. Allah katında da en mühim olanıdır. O, Allah katında, Kurban ve Ramazan bayramı günlerinden daha mühimdir. Bu günün beş hasleti vardır: Allah (celle celâluhu), Âdem’i bugünde yarattı, bugünde yeryüzüne indirdi ve ruhunu bugünde kabzetti. Ayrıca bugünde bir vakit vardır ki, kul o vakitte Allah’tan haram bir şey talep etmedikçe her ne isterse mutlaka kendisine verilir. Kıyamet de bugün kopacaktır. Bütün mukarreb (Allah’a yakın) melekler, sema, arz, rüzgâr, dağ, deniz… hepsi bugünün kadrinin azametinden çekinirler.”
Normo ve Makro alemde dönüşler var. Dairevi haraketler… günler gibi. Üstteki hadisi yorumlayan fikir ve aksiyon insanı bu gerçeğe dikkat çeker. Buna göre Normo ve Makro alemin (ve belki de Mikro alem) birbiri üzerine denk gelme anı var ki, işte bu ‘denk gelme’ ‘Cuma’nın da o ‘icabet’ saati oluyor belki de. Ne güzel değil mi? Ne kadar da yüksek anlamlar ve güzellikler bu sadefte saklanmış!

Sanıldığı gibi Müslümanların tatil günü, veya Müslümanlara göre haftanın ilk günü Cuma değil. Tam tersi ‘Cuma’ son gündür ve o gün, altı günün sonunda zirveye yürüme günüdür.
Temizlenmek için de fırsatların sunulduğu gün de diyebiliriz, ki buna göre Peygamberimiz Efendimiz inci mercanımız şöyle buyurur:
“Beş vakit namaz, bir cuma namazı diğer cuma namazına kadar, hep kefarettirler; büyük günah irtikâp edilmedikçe aralarındaki günahları affettirirler.”
Orjinal ve güncel bir şaşırma eylemi olarak buna ‘wow’ denebilir.
‘Cuma’ya Koşmak ve ‘Cuma Ayetiyle’ ‘Materyal’dan Kendini Kurtarma Fırsatı
Tarihte ‘sahabe’ diye isimlendirilen kutlu bir topluluk gelmiş. En açıklayıcı anlamı ‘ Peygamber Efendimizin Arkadaşları ‘. İşte onlar Cuma’ya çağrıldıkları zaman koşarak giderlermiş. Vay be! Ne hayat yaşamışlar, imrenilesi. Evet bu koşma fiiliyle, ‘ Cuma ‘ ayeti arasında da sıkı bir ilişki var. Cuma Ayetinin 9-10 şeklinde tamamını paylaşayım:
‘’ Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
Namaz tamamlanınca yeryüzüne yayılın, işinize gücünüze gidin, Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Felaha ermenizi ümid ederek Allah’ı çok zikrediniz. ‘’
Allah; adeta sadece bir günün belirli olan bir saatinde; dünyayı tamamen terk etmemizi emrediyor ve insanı belki de özüne ve aslına çağırıyor. Aslında değersiz şeyden, aslında değerli olana. Çevresinde, hiç tanımadığı insanlara sırf paranın ve maddenin hesabına kayıtsız şartsız itaat ederken, sadece bu saatte yine belki de hiç tanımadığı insana itaat edip, yine o kişinin diliyle yatırılan-kaldırılan bir kul haline gelir, tek farkla, bu sefer Allah hesabına.
Robotik tepki vermeye alıştırılan ve mekanik bir meta kabul edilmeye çalışılan insan, kabından ve üzerindeki makina-mekanik tozlarından arınır, ve kendini ‘aslında sen ruh ve kalpten ibaretsin’ bağırışının kollarına atar.
Yazmak istediğim ana temanın çok uzağındayım ama, üsttekiler olmadan şimdi yazmayı düşündüğüm şeyleri yazamazdım. Hadi Başlayalım!
Reel Mi Deel Mi?
Realite ve İdaelite, felsefenin de kafasına taktığı alanlardan. İdealite yakalanmalı, hangi konu veya alan olursa olsun. Tam ‘Kamil’ olma veya eski dildeki şekliyle ‘kemalât’. Fakat bu, gerçeğin ve hali hazırın da iyi tespit edilmesiyle anlaşılıp yakalanabilecek bir olgu,bir ide olabilir. Realiteler kavranmadan, idealler nasıl yakalanabilir ki! Kişisel anlamda da bu böyle, toplumlar içinde… Realite, anın gerçek zamanlı fotoğrafını çekmektir. Aynaya bakmak gibi… Olayı aynadan görmek mesela, yalansız.
Sorunlar için, tanıyı tam şekliyle koymak, çözümün ilk ve en önemlisi parçası. Yoksa; hayalperest olmanız, zamanını okuyamayan bir cahil olmanız, hep eskilerin hatıralarında avuntu arıyor olmanız büyük olası.
Gelin ‘Cuma’ konusuna ‘actual’ gözlüğüyle bakalım? Bunu yazmak için herhalde yeterince tecrübe oluşmuştur.
Güncel ‘Cuma’ gözlemlerimi, sorunsallık harmanında az güneşe bırakıp, içimdeki ‘patoz’da ‘kasıt’ kabuklarından iyice arındırarak, ironi ve mizah sepetlerinde sizlere sunmaya çalışacağım.
Her şeyin gerçeğini ve gerçek yüzünü Allah bilir. Bunlar sadece gözlem, ve sıralamayı tamamen aldığım notların sırasına göre, önem önemsizlik endişesi olmadan çala-kalem sıralamak istiyorum.
Lokal olarak bunun yaşanmadığı yerler olabilir, beni bu ilgilendirmiyor, ben bunların genel bir sorun olduğunu düşünüyorum. Evet, Cuma’nın bu kadar göz kamaştırıcı olmasına rağmen, nasıl yüzyıllar sonunda silik hale getirildiğinden ve üstte anlatısı yapılan ‘Cuma’ dilinden ne kadar uzaklaşıldığından bahsedeceğim. Niyet sorgulaması değil, ‘zahire göre hüküm’ bu… Bilerek ‘tick’ kutularını tercih edeceğim, belki işe yarar kim bilir!
Eski ‘Cuma’lardan, Bol ‘Hayır’lı Cumalara
☐ Çocukların Sürekli İhmal Ediliyor Olması
Hareketler, güçlerini çoğunlukla gençlerinden alır. Gençler ise, çoğunlukla bilinçaltlarıyla topluma hizmet sunarlar, katkı sağlar ve topluma şekil verirler. ‘Cuma’ vakti, Cuma’nın icra edildiği mekanı organize eden idarenin, organizasyonun, derneğin, her neyse çoğunlukla çocukları ihmal ettiklerini görüyorum.
Bu yerlerde verilmek istenen, formal Dînî eğitimden bahsetmiyorum. Hiç mi iltifat edilmez ibadete gelen bir çocuğa, hiç mi hediye gibi küçük şeyler verilmez. Hiç mi, ‘hutbe’ diliyle bir kere dahi gelişleri sebebiyle onore edilmez. Hiç mi, bir çocuk kendisine edilen iltifat sebebiyle kendini özel hissetmez. Yok, hiç şahit olmadım. Öyle ya, ‘böylesi’ insanlığın çukurda zirve olduğu bir zamanda, senin ibadethanene ‘çocuk’ gelmiş. Onore etmek, eline küçük küçük hediyeler, ‘voucher’lar vermek şöyle dursun, ‘çocuğun’ dikkat bile çektiğini düşünmüyorum.
Bir baş okşama, bir iltifat, çocuğa (oraya gelmekle) kendini önemli hissettirmek zor olmasa gerek. Ama zor(suntu)luk haline gelmiş.
☐ İmamın (Cemaatten) Kopuk Olması
Orkestra şefi ‘Cuma’da İmam. Hitabeti, konuları ele alması, namazı kıldırması, duyguları şahlandırması, insanlara ‘Cuma’ya gelmekle ne kadar da iyi şey yapmış olduklarını hissettirmesi hep imamın elinde. Türkiye şartlarında Cuma günü; imamın, namazdan hemen önce sürekli camiinin parasızlığını hatırlatan ‘para isteme’ talebi, hep hatırlarda kalan olumsuz hatıralar sınıfındandır. İmam bu kadar ısrarla başka şey istememektedir. Kardeşlik, küskünlerin barışması, kucaklaşma, helalleşme, yeni tanışıklıklar kurma gibi daha neler neler istenebilir, göz kamaştırıcı, imrendirici ne projelere imzalar atılabilir halbuki.
Ama realitede çoğunlukla, hutbe konularını ele alış şekli, imamın gelenlerin neredeyse %80’inini tanımıyor ve tanımak da istemiyor olması, hutbelerin ilgisiz, zor ve bütünlüğü olmayan ‘fırça’ atılası konulardan seçilmesi, imamın konumunu, âlî’den, sadece namaz kıldıran ‘vâlî’ konumuna indiriyor.
Cemaatiyle sorun yaşamayacak kadar kopuk olunduğuna şahit oluyorum. Sadece hutbe ve namaz. Oradaki heyecanı toplumun en ince katmanlarına yayacak, oraya gelenlere manevi şölen yaşatacak, ve acaba bir kez daha olabilir mi, bu kişinin nefesini bir kez daha duyabilir miyim dedirtecek imamların varlığına çok az şahit oldum.
Gençlik zamanlarımda, 90’lı yıllar. Ankara Dögol caddesinde, Cuma günleri üniversite öğle arasında koşarak gittiğim, sayın A Tokul beyin hutbe ve namazlarının adeta zamanda seyahat tadı verdiğini hatırlıyorum. Bir daha, bir daha arzu edilir, gençler dolup dolup boşalmaya gelirdi. Haa, camii de değildi, bir yurdun alt katı, halka açık olan cinsinden. Hutbe yürek hoplatır, nasıl oturduğunu unutturur ve adeta bir sonraki hafta o Cuma’da düşünülür müydü! Evet…
İmam ve Cemaat ilişkisi ayrıca ele alınmalı, ama kopukluğu affedilir bir hata değil.
Konunun zirve temsilcisi, Peygamberimizin Cuma’sı üstte ifade edilen idaelitenin realite olarak yaşandığı zaman dilimleriydi. Yürekler hoplar, nefesler tutulur, kelimeler ezberlenir, hutbe konusunu herkes üzerine alır, içselleştirirdi. Konu özenle seçilir, hutbe makamı irşad, uyarı, müjde, toparlanma, merak salma için çok verimli kullanılırdı.
Her neyse…!
☐ Ses – Mikrofon – Kalite – İletim Problemleri
Bu konu mizahi ironi olmadan nasıl anlatılır bilmiyorum. Ama, nasıl olur da müezzinin mikrofonu imamdan, imamın hutbe mikrofonu da namaz mikrofonundan daha kaliteli ve daha kusursuz olur, yok çözemedim. Çok küçük bütçelerle, mikrofon (alıcı-verici) çözümleri varken ve hatta ‘Cuma’ kabulü için de cemaatin imama kulak kabartma şartı varken neden bu konu ciddiye alınmaz anlaşılır gibi değil!
Hutbede imamın, kaliteli bir ses tonu, anlaşılır bir üslubu, hitabetinin dikkat çekici olması gibi unsurların yanında; sesin de her yere ulaşabilir ve sesin de yeterli ‘volume’ desibelinde olması gerekir. Bu konu hiç mi ciddiye alınmaz!
Hele hele, imamın çok gerilere sesinin gelmediği zamanlarda cemaati hali görülme(me)ye değerdir. Bir gönüllü tarafından, aracılık görevi alınıp arkalara ‘komut’ iletimi yapılmazsa, durum tam bir vehamet halini alıverir. Arkadakiler, öndekilerin hal ve hareketlerine bakarak, imamın komutunu sezinlemeye çalışır. Ve buna da sonrasında, kılınmış ve kıldırılmış namaz denir. Kime göre? İtimat edin ‘kafalarına’ göre.
Düşük büçeli harcamalarla, gönüllü ses mühendisleriyle veya olmadı, parasına kıyarakçok güzel ‘surround’ sistemler mekana adapte edilebilir. Gelenler mest olur, mahmur olur. Yok olmuyor bir türlü! 2019 yılıydı galiba ‘Phil Collins’in konserine gittiğimde, yalnıca 3-4 saatlik organizasyon için kurulan ‘audio visual’ sistemleri görünce-duyunca kendimi ‘update’ etmiştim. Salonda eğer 10 bin kişiden fazla insan varsa, ses kaynaklarına en yakın olanla en uzak olan aynı ses desibeline muhatap oluyordu.
Konserin ‘set-up’ mutfağında çalışan ses Mühendisi Oguzhan Bey’le konuyu paylaştığımda, bu dünyaya dair bunun daha bir şey olmadığını duymuştum. Ama bu sistemlerin ‘Aşr-ı Mi’şarı’ camiiye gelmez!
☐ Dışarıda Kalanlar
Bir de ‘Cuma’ namazının ‘tutunamayanları’ hatırlatan dışarıda kalanlar grubu var. Bunlar birkaç gruba ayrılıyor. Erken çıkmaya baştan karar vermiş kasten tercih edenlerle, son dakika gelip yer bulamayanlar… En mağdur grup diyebiliriz. Üsttekilere ek olarak, kendilerine temiz yerlerin tahsis edilmemiş olması, çoğunlukla imam’a bağlı gruptan kopukluklar yaşaması, ayakkabı, giriş halısı ve eşik kokuları eşliğinde; düz beton yerlere, seccadesiz zeminlere ibadet etmek zorunda kalan grup, bu grup işte.
Sadece ‘taabbudî’ ibadetin hazzı yaşanır bunlarda, ötesi yoktur. Organizatörler bu grubun varlığına dair bir şey yapmayı düşünürler belki ama, ama başarılı olamazlar. Zor mu? Sadece iki ‘workshop’a bakar. Ama şu ana kadar bunun da çözüldüğüne şahit olmadım.
☐ Hutbe Uzun, Namaz Kısa…
Tekrar etmek zayit olur. Cuma’nın en önemli iki şeyinden biridir ‘hutbe’. Bu hutbede yürekler hoplatılmalı; orada bulunanlara bağlılıklarının keyfi hissettirilmeli ve insanlar oradan sanki hutbe suyuyla yıkanmış bir şekilde çıkmalı. İyi de bunun belirli bir süresi artık oturmuş olmalı değil mi? İmam ve cemaatin ‘konsolidasyonu’ adına bu aslında hayati önem arz etmektedir. Gelenlerin neredeyse %90’ı çalışanlar grubundan, gününü bölenlerden oluşuyor. Bazen veya sık sık; imamın keyfiymiş gibi hutbede uzatma ısrarı, zaten eli kulağında cemaati iyice kopuk hale getiriyor. Oysa ki, ‘her yiğidin bir yoğurt yeme stili’ fehvası gereğince, her imamın da, kendine ait ‘personel’ bir ‘timing’i olması lazım. Yani gelenler, imamın ne zaman başlayıp ne zaman bitireceğini artık kanıksamış olmalı. Ama…
Bir de; hutbe – namaz ikilisindeki süre orantısızlığı var ki, nasıl göze çarpmaz, nasıl ‘mırın-kırın’ sebebi olmaz, aklım almıyor. Söylemek istediğim şu, nasıl olur ‘hutbe’ 45 dakika tutar da, asıl cumanın zirve bitişi diye kafiyesi koyulacak ‘Namaz’ 2 dakika 45 saniye sürer. Cemaat öyle alıştırılmıştır ki; imam bazı cumalar fırça dolu hutbe de kaysa 45 dakika dinlenir de, ama ‘hamlaşan’ cemaat 5 dakikalık namaza tahammül edemez. Zaten, açık belirtilmiş ‘hutbe’ dinleme adabı olmadığından, telefon melefon serbest…!
Neden uzun konularla ilgili hem de bazen keyfi eklentilerle hutbe ‘irad’ edilir de, ama namazda iki kısacık hem de hızlıca okunan sûre seçilir.
Alem-i İslamın adeta bir aynası gibi geliyor bana ‘Cuma’ namazı. Sorunlarla yüzleşme açısından da manidar geliyor, çok konuşma az ‘taabbüd’ veya sorunlu ‘temsil’ veya dünyaya bizi rezil eden içi boşalan ‘muamelat’ şekli. Neyse, iğne fıçısı bu…
Senkronize olmalı hasılı. Hutbe – Namaz kardeş olmalı…
☐ Cemaatin Kopukluğu
Cemaat denilen katılımcı grubu insanlardan oluşuyor. İmam, idealiteyi temsil ediyor ve hitap ettiğin grubu ‘ideal’ gibi görüyor olsa da, sadece 10-15 dakika ‘youtube’ video izleme tahammülü olan, sosyal medyanın bizden sakın ayrılmayın, terk etmeyin diye ‘short’ları icat ettiği bir dönemde cemaat; 1 saat imam ve onun icrasına sadık kalamaz.
Bundandır ki; organizasyoncuların, cemaatin haftadan haftaya artan kopukluğuna çare bulma sadedinde çareler üretmesi lazım. Eline mikrofon alan imamın, göz temasını da artık kendisinden kaçıran cemaatin ilgisini çekmek görevi. Ses yükseltme, alçaltma, format ve tarz değiştirme, güncel örnekler verme, eskilerin destansı hatıralarında insanları gezdirme gibi atraksiyonlarla ‘cemaat’ daha diri tutulabilir. Bir de en önemlisi, artık upuzun konuları; içinde z ve alpha kuşaklarının da olduğu böylesi bir mutena katılımda daha nasıl komprime ve keyifli anlatabilirimin çarelerine bakmalı.
Yoksa, ben zaten elmas satıyorum, alıcısı olan gelsin derseniz; siz ‘elmas’ı temsil edemediğinizden, yalancı elmas satıcıları ‘tiktok’ gibi platformların daha fazla ilgi ve alıcı bulması zaten olan bir şey şu anda.
Her namaz sonrası; cemaatten ‘barkod’ ve ‘link’ yoluyla ‘feedback’ler alınmalı. Sonuçlar sürekli konuşulmalı. Hatalarla yüzleşilmeli. Derdi varsa tabii ki imamların…
☐ Aşk ve Heyecanın Solması
Müslümanın malum olduğu gibi zad ve zahiresi, aşk ve heyecan. Bunların yokluğu, bir çeşit ağır renk körlüğüne benzetilebilir. Her yer renk renk, cıvıl cıvıldır ama renk körünün teşhisi daha mat ve sığdır. İslamiyetin alabildiğince vaadettiği adeta binlerce fayda ve ışığa rağmen, tatminsizlik yaşayan Müslümanın durumu buna benzetilebilir. Bir aşk ve heyecan yorgunluğu; fikri olarak fazlaca taaruza maruz kalmış olmak, örnekleriyle hem dem olamama, madde ve materyal sevdalarının artık hiç sorgulanmıyor olmasının verdiği radyoaktif etkiler gibi tonlarca şeyin altında ezilir hale gelmiş.
Cuma; sosyalitesi de olan, tam bir toparlanıp şevkle haftaya yürüme fırsatının doğduğu bir an. Ama bunun yerine, imam’ın (özür dilerim) özensiz hutbe konu seçimlerine bir de, başkaca da şeyler eklenince; mesela, heyecansızlık, fırçavari ses tonu, sürekli günahların anlatımıyla bıkkınlık getirtme, güncel konu ve çözümlerle bir türlü ilgilenememe, imam’ın sürekli değişiyor olması, felan fülan… cemaat beklediği ümidini camii’de bırakıp gerisin geriye aynı duygularla hayatın keşmekeşliğine karışıveriyor.
Türkiye’deki arkadaşlarım bana, imamın sürekli ‘vatan’, ‘toprak’, ‘dış güçler’, ‘düşmana karşı uyanık olma’, ‘sinsi örgütler’, ‘bayrak’, ‘şehit’ gibi hiç bitmeyen ve hiç değişmeyen hutbe temalarından artık bıkkınlık geldiğini, namazı kılmaktan değil ama imamı dinlemekten iğrendiğini! defalarca söylemişlerdir. Önemli bu, değil mi?!
☐ Setr-i Avret Setirli mi?!
Yani işte, ibadet enasında vücudun örtülmesi gerekli yerlerini tanımlayan ‘fıkhi’ bir terim. Bu konuda cemaat bilinçlendirilmeli. Özensiz giyinişler, fıkıh kitaplarında tek kelimeyle bile müsaade edilmemiş ‘avret’ açıklığı, sadece açılanın kendisini değil, bakan gören kim varsa etkiliyor. İmam, dünyanın küresel afaki önemli konularına kafa yorarken ve fakat cemaatine iki örtü atmaktan aciz hale geliyor.
Yani cemaat bilinçlendirilmeli. Şimdi bir de, hamam çalışanlarının müşterilerine verdiği ‘peştemal’i andıran perde büyüklüğünde eteklerle insanların namaz kılmaya çalışması, dışarıdan bakacak herhangi bir kişi için bir hayli açık noktayı akla getirmektedir. Rüküş ve kesinlikle ibadet estetiğine aykırı geliyor bana bu. Bu kadar özensiz olur, ibadet örtünmesi…!
☐ İmamın Fırça Atması
Beyan diye bir şey var. Çok minik bir alıntı yapayım;
‘’ kudret kaleminin ucundan yokluğa akan mürekkebin ilk damlası beyan, Yaratıcıyla-yaratılan arasındaki sırlı münasebeti keşfedip ortaya koyan da yine beyandır. ‘’ ***
Tabii ki burada ifade edilen ‘beyan’ mutlak zikir sınıfından, beyan sultanına, zebercet kakmalı beyan sultanlığına işaret olabilir, ve ulaşılmaz bir ufuktur. Fakat, bu ‘beyan’ hakikatinin dünyadaki temsilcileri de insanlardır. İslam hakikatlerinin; hele 21. yüzyıl dünyasında daha kestirmeden ve daha bir sevdirerek, hem duygu hem akıl hem kalp ayaklarıyla yere sağlam basacak şekilde akıllara hitap etmesi noktasında ‘imam’ denilen kişilere büyük görev düşmektedir.
Beyan Sultanı Peygamberimiz; ‘beyan’ın mucizevi tenezzülatı Kur’ana tercüman olması, insanlarla ilişkileri, insanlara seslenişi noktasında tam bir örnektir. Bu örneğin dışında örnekler aramak bence boşadır. O zaman…!
O zaman, insanlara hitap etme, haftalık ruh teneffüsüne gelen insanlara karşı, Peygamber ahlakıyla ahlaklanmalı. Mülayemet, nezaket, nezahat, naiflik…gibi.
Katıldığım Cuma namazlarında affedersiniz beni ‘irite’ eden ve konstantre bağımı koparan en başlıca şeyin, imamın hazırlıksızlığının yanında, cemaate fırça atması geliyor. Bu asabilikten geliyorsa zaten yapmamalı, yok hazırlıksızlıksa o zaman bunu sıklıkla yapmamalı veya sinir günahlardan geliyorsa bunu kendi içinde çözmeli. Bir de sinirin ve fırça edasıyla hitap etmenin sebebi insandaki kusur gözünün normalden daha fazla açık olmasıdır denilebilir. Kusur gözü çok açık insanların, kusurlara karşı karşı gözlerini kapatamadıkları bilinen bir gerçek. Bu minvalde ‘imam’da hatalı olan şey, dinleyicilere yüksek ‘volume’den fırça atmasıdır. Bu belirlenen müfredatla, bir taktik sebepli belki olabilir. Ama ben oraya fırça yemeye gitmiyorum ki!
Sürekli günahlardan, sürekli haramlardan, sürekli yasaklardan, sürekli işlenen hatalardan bahseden bir imam kırıcıdır, hatalıdır ve cemaatine de zerre faydası yoktur. Hangi hakla mesela bağırabilir ki… cemaatiyle bütünleşememişlerin, bu halleri tam bir cahilliktir.
Bir zaman sonra; sadece ibadetin hakkını teslim etmeye çalışayım düşüncesiyle oraya gelenlerin, hutbeyle bağlarının koptuklarına şahit oluyorsunuz. Yani bizim ‘imam’ işte her zamanki gibi…
‘İmam’ bey’in fırça ana başlıklarından payını alanlar da zamana ve gündeme göre de değişiklik arz edebiliyor.
- İsrail – Filistin meselesi gibi, ülkeleri ilgilendiren, hutbede çözümsüz konular
- Toplumun günahların içinde yüzüyor olması
- Amerika
- Cemaate özel günahlar, lakaytlık, boşvermişlik, günahlara dalmışlık gibi
Bunun yanında bir de, ‘imam’ın neden kızdığının, neden ses yükselttiğinin bilinmediği durumlar oluyor. Hadis, ‘Rahmet ve Şefkat’ten’ bahsederken, Cennet konusu ele alınırken, veya ne bileyim Sadaka, Ramazan, Kurban gibi konular ele alınırken neden bağırılır ki…!
Bir de ‘imam’ hani eskiden tevazu ve mahviyyet makamıydı. Bu haliyle ‘imam’, hiç haksız olmayan her şeyi dosdoğruymuş gibi bir havaya bürünüyor. İyi de doğru değil ki bu!
☐ Secde Yerlerinin Temizliği & Kilimleri Katlama Özensizliği
Ehl-i Sünnet’e bağlıysanız ve takibinizi de şuurlu yapmak istiyorsanız, o zaman ‘hassas’ kelimesi sizin olmazsa olmazınız oluyor. Namazlarda dışarı şartlardan birisi de ‘necasetten arınma/arındırma’ Burada necaseti ‘pis şey’ olarak algılıyabilirsiniz. Buna göre, ibadetlerinizin namaz öncesine bakan şekliyle ilk şartı temizliktir.
Meşhur Fıkıh kitaplarının, klasik giriş ve tanımlama klişelerinden sonraki başlangıç konusu ‘taharet’ yani temizliktir. Buradan şu duygusal çıkarımı da yapabilirsiniz: Evvela temizlen! temizle! sonra başla. Kur’an özellikle konuya ayrıca bir önem atfeder:
‘’ Allah günah işlemekten vazgeçip tevbe edenleri, kendisine itaate yönelenleri sever, çok temizlenenleri de sever.” Bakara 222
Ayrıca Peygamberimiz :
“Temizlik imanın yarısıdır” buyurur.
Böylelikle, laf evrilmeden çevrilmeden denebilir ki, temizlik Cuma’da birinci en baş şarttır. Cuma’nın kişiye bakan temizliği yazının konusuna dahil olmadığından, ‘Cuma’ organizatörlerine göndermelerle devam edeceğiz. Seccade, lavabo, terlik, sabun, havlu, çoraplar, ayakkabılık, ayakkabıyla secde edilecek yerlere basma… bir yığın sorunlu sümen altı edilmiş konu var. Hepsinin burada ele alınması çok zor… bir de konu tam iğneli fıçı! Ama biraz böyle ‘didaktik tarzı’ andıran bir metodla sizlere ‘yanlışları’ avazâne arz edeyim.
- Islak çorapla veya ıslak ayakla namaz kılınacak yerlere basma. Arkadaş bir kişi
bile bundan rahatsız olmaz mı?
- Tuvaletlerde terliği tercih etmeme…edenlere de kızma! Bu değil ‘fıkhen’ aklen bile bu zamanda kabul edilecek bir şey değil.
- Kilimlerin namaz sonrası iç içe, özensiz, alt üst kavramları olmadan katlama… ki bu zamanla kilimleri görünmez ‘pis’liğe maruz bırakacaktır. Kilimin bir tarafı üst ve temiz kısmı olmalı değil mi? Değil işte…!
- Camii veya mescid dışında secde edilen yerlere ayakkabıyla basma, ve bundan her iki tarafın da memnun olması…!
- Camii’ye girerken, ayakkabıyı çok uzakta bırakıp, yerlere ıslak ayak veya çorapla basmak…secde edenlerin durumlarını düşünmemek, veya konunun hijyenik boyutunu, manevi sorumluluğunu hiç düşünmemek.
Konu, fıkıh kitapları çerçevesinde ele alındığında; saç, kıl, tırnak, kan, kullanılmış su, her türlü dışkı,…vs. Bunlar özel olarak ele alınır, tartışılır… çünkü ibadet, her türlü pislikten arınmayı temsil eder. Hem maddi hem manevi arınma. Ayrıntıya girmeyeyim, konu, ilgili kitaplara havaledir.
‘imam’ bey’in, konuyu dert edip, temizliğin en anlaşılır şekliyle haftalarca dahi olsa izah etmesi gerekmektedir. Ne demek yahu, ıslak ayakla veya temizliği özensiz çoraplarla toplu ibadete iştirak etmek!
☐ Hutbede, ‘Cuma’da Yeni Bir ‘Şey’ Üretememe – Sorun Çözememe
Çok değil henüz 1400 yıl önce yürek hoplatan, ‘dahası yok mu’?, hadi diğer ‘Cuma’yı bekleyelim diyerek içi lebalep heyecan ve helecan dolu ‘Cuma’ günlerinden, sorun çözememe – yeni bir şey üretememe solgun ‘Cuma’larına kaldık! Nedenselliği üzerinde konuşmak yerine, sorunun tespiti daha faydalı olacaktır.
Dünyada bu kadar sık toplanıp, bu kadar sık biraraya gelip ama bir o kadar da şaşırtıcı şekilde birbirinden kopuk başka topluluk gösterilebilir mi?
Kaidelerle oynanmaması şartıyla, ‘Cuma’nın büyülü havasının tekrar duyulması için yeni şeyleri söylemenin, yeni ‘hutbe’ tekniklerinin düşünülmesinin bence vaktidir. Hiç olmazsa Z ve Alpha kuşaklarının hatırı için. Zira, onlar olmadan yarınları siz inşaa edemeyeceksiniz… Eller bomboş, maziye övgüler düzme kısır döngüsünden de kurtulamayacaksınız.
İslam aleminin ( öyle bir ülke yok, ama topluluklar olabilir), sorunları bir hayli birikti. Başta ‘iman zaafı’ olmak üzere, yüzlerce binlerce sorunlar Müslümanlar çepeçevre sarılı. Yeni şeyler söylenmesi gerektiğinin yanında bir de sorun çözücü olmak, ve çözüldüğünü de göstermek gerekiyor.
Çoğunlukla, vaaz veriliyor, hutbe irâd ediliyor, sonra evli evine köylü köyüne… Hutbelerde insicam yok. Önceki haftayla bir bütünlük olmadığı gibi, irâd edilen konunun takibi de yok. Hayata geçirmek için herhangi bir takip sistemi zaten yok oğlu yok. Proplemlerin, kürsü’den dile getirilmesinin kolaylığı; çözüme odaklanma ve çözümler ürteme gerekliğini gölgede bırakıyor. Gençler, çocuklar mesela! Hiç mi dert edilmez? İmanlar taklidi mi tahkiki mi? Hiç mi gündem olmaz…! İmamın keyfi hutbesi hiç mi ‘bam tellerine’ dokunmaz!
☐ ‘Network’ Yoksunluğu
Tekrara gerek yok. Bu kadar sık hem de ilahi emirler ışığında biraraya gelip bu kadar az tanışıklık kuran insan toplulukları hele böylesi bir dönemde gösterilemez dense yeridir. Mesela; sürekli ‘Cuma’da aynı yeri tercih edenlerle bir tanışma, bir başka buluşma, bir network kurma gibi, ‘Cuma’ ve ‘Cem’in amacına hizmet edecek bir faaliyet düzenlemez mi?
Mesela bir app yazılamaz mı, network sağımı için? ‘Cuma’ya gelenler adedince enerji ve meslek var. Bunların tecrübelerinden ve iş çözümlerinden hatta proje önerilerinden hiç mi istifade akla gelmez! Bir kere şahit olmadım. Dile kolay neredeyse 1700’den fazla ‘Cuma’ tecrübem var. Herhalde dikkate alınacak bir tecrübedir.
Hani demezler mi, dışarıdan birileri, sizin Peygamberiniz (aleyhisselam);
“Sakın birbirinize hased etmeyin! Küsmeyin, birbirinizden nefret etmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!”
diyorken siz neden bu amaca hizmet etmezsiniz. Dünya değil mi aslında tüm istenen yoksa, pardon dünyalık…!
Bu konu aklıma geldiğinde her zaman ‘Cuma’nın daha büyük dünyaca buluşması olan ‘Hac’ aklıma gelmiyor değil. Her yıl dile kolay arkadaş 2 milyonda çok daha fazla insan biraraya gelir de, organizasyon sahibi bu insanları ‘’kardeş’’ yapmak için hiç mi bir şey yapmaz. Yakışıksız biliyorum ama Suudlar bunun için yaptıkları şeyin sayısal karşılığı SIFIR. Ne yazık değil mi? Nasıl bir israftır bu… Ehl-i Vicdan ağlar, su ağlar, hava ağlar!
☐ Umarsızca Değişen İmamlar!
Geldik tam zurnacının notayı patlattığı yere. Sydney’de yaşıyorum halen. Cuma günleri; hem duygu hem düşünce hem dert birlikteliği yaptığımıza inandığım arkadaşlarımın organize ettiği yere takılıyorum uzun zamandır.
Organizasyon komitesinden arkadaşıma defaatle durumu izah etmeye çalışmıştım. Fakat tahmin ettiğim gibi, bu coğrafya adına yararsız ve boş bir çıkış olmuştu benimkisi. Arkadaşım; Allah var, çok naif ve beyefendi birisi ama işte, muhatabı ciddiye alma ve sorunun üzerine aynı ciddiyetle eğilme ve çözme bunlar farklı şeyler.
Buna göre arkadaşıma; neden, kime göre imamların sürekli değiştirildiğini sormak istemiştim. Burası konar-göçer kervansaray mı? Yoksa gezici ‘Cuma’ cemaati miyiz ki, bizi tanımayan bilmeyen insanlar ‘kız görümüne’ geliyor gibi karşımıza çıkıp denetleme havasında ‘sohbet’ini yapıp sonra gözden kayboluyor!
Yeni gelen herkesin; cemaati zerre bilmediği gerçeğinin yanında, mezhepsel farklılıklara takıntılı cemaatin durumunu hiç düşünmeden (burada kastedilen tamamen fıkhın alanına giren bağlayıcı bazı gerçekler), aynı yere uzun süredir gelenlerin daha önce neler dinleyip dinlemediğini bilmemesinin zerre hesaba katılmaması tam bir vehamet. Geliyor, konuşuyor gidiyor… Bazen gelen fırça atıyor gidiyor.
‘imam’ın cemaat tarafından biliniyor ve itimat ediliyor olması insani ve hatta fıkhi olarak olmazsa olmazlar arasında. Yeni gelen ‘imam’la ilgili zerrece kimsenin fikri yok. Cemaatin iyiliği için mi gelmiş? Organizatörlerin keyfi için mi? Gelen ‘imam’a kıyak çekmek için mi, belli değil! Neden belli değil…!
Sydney’de bir üniversitenin mescidinde namaz kılmam gerekmişti. Dikkatimi abdest alanlar üzerinde istemsizce yoğunlaştırmıştım. Bazıları, bize göre ‘farz’ olan şeyleri terk ediyordu… Bunun daha sonra bazı mezhepler!de ve hatta bazı Müslüman cemaatlerde yaygın olduğu söylendi. Yani söylemek istediğim şu : yani bana göre bu kişinin abdesti yoktu, ve ben (radikal sayılmasın) ama nasıl arkasında nasıl durmalıydım. Durmam olur biter…! Eğer yıkım olmayacaksa.
İmam-cemaat ilişkisi, zamana vabeste içinde samimiyet kokan kutsal bir ilişki olmalı, içinde duygusallık ve arkadaşlık barındıran. İmam cemaati için de kıskanç olmayacak, her gelene cemaatini al bak konuş şunlara diyecekse, bırakın o cemaatin gönlüne girmeyi, ayakkabı bağlarına dahi laf geçiremez ki zaten öyle… Hakikat-ül Nefs-ül Emriye’de konu böyle pespaye mi peki? Hayır değil, daha derin ve ciddi? Gül Ahmed’le arkadaşları arasındaki ilişkiye bakın, sonra nazarınızı sönük ve dökük şimdiki ilişkilere çevirin bakın. Hep orada kalmak isteyeceksiniz emin olun…

Hani yani bu türlü, ibadette düşünce farklılıkları olanların tamam gelsin konuşsun ama ibadette en öne alınması fikri makul olmasa gerek. Denilecek ki sen kim! tavsiye ve dikkate alınma kim… yazdık işte bizde 😊
Sorunlara hem de cok acayip sorunlara, ama özelde Müslümanların yaşadığı ve yaşattığı sorunlara daha çok değinmeye (inş) devam edeceğim.
Zira sorunsuz bir Din değil eleştiriyi hak eden, onu sorunluymuş gibi aleme tavır ve muamelatıyla ilan edenlerdir kritik edilecek.
Yani bana göre…!
1 comments On Bol ‘Hayır’lı Cumalar! – hasan Safyürek
Wow. ‘Cuma’da ne cok firsat varmis meger, hic fark etmedigim.. Tokat gibi carpan yazi.