Roman – 1
- Anne!, Anne!
- ………………..
- Anne!
- (yorulmuş bir ses) Oğlum, Haxan’ım!
- ……………….
- Buyur oğlum!
- Hiç anne.
Bu, neredeyse her gece tekrar ederdi. Bazı geceler 2-3 defa… bir yılda bin defa demekti bu. Anne yadırgamaz, oğul uyuyamazdı. Henüz beş miydi yaşı yoksa altı mı? Bildi bileli bu durum böyle tekrar eder dururdu. Korkusu ölümdü. Hayır ölmekten korkmuyordu, ölmesinden ürküyordu. O da ölürse, arzu ettiği ve zaten gıdım gıdım ancak yakalayabildiği o şefkati başka kimden dilenebilirdi. Ona her gece, yaşıyor mu testi yapıyordu. Evet bu gün de yaşıyordu… bazı zamanlarda Annesinin, bilinçaltı korteksinden geçen ölüme benzeyen yere düşüp hareketsiz anlarına çok şahitlik etmişti. Korkuyordu. Hep korkuyordu. Belki de hayatının sonuna kadar sürecek delik deşik geceler sorunsalı bu günlerin emanetiydi.
Ziynet
1950’lerin sonlarına doğru bir evlilik yapmıştı Ziynet. Bu evliliğinden üç kızı olmuştu. Ziynet evlenmeden önce babasının evinde şendi, neşeliydi ve hareketliydi. Evin kalabalık nüfusundan sondan üçüncü evladı olarak kayıtlara geçmişti. Karadenizliliğin, dışa vurum güzelliklerini taşıyordu. Annesi Fatıma, babası Ali… cıvıl cıvıl bir ev. Fındık bahçelerinde hoş hatıraların birbiri arkasına geldiği şirin bir Karadeniz şehrinin Boz Tepesinin içine gizlice konuşlandırılmış, kızıl bir köy. Fatıma Anne köyde cömertlerden cömert bilinir. Ali baba da, evini misafirlerle ışıklandıran gölgesi bol dev bir ağaç. Lakabı ‘Sofi’ydi. Soyları, eşi Fatımayla birlikte Karadeniz şeridinden başlayan bölgeden itibaren ta Ashgabat sınırlarına içlerine oradan da Kazakistan sınır bölglelerine kadar dayanıyordu.
Evlenir Ziynet ilk kocasıyla. Adam eli sopalı ve kıskançtır. Yer yer döver Ziynet’i. Fakat, iradenin kıyısından dahi geçmeyen kaderin hükmü; Ziynet’in eşine ‘öl’ demiştir. Büyük ailenin cahilliği, fakirlik, Türkiye şartlarında güzel bir kadının dul yaşama travması, üç çocuğun beklentileri Ziynet’e radikal karar aldırır. Bir küçük bacısı Almanyaya gitmiştir daha önce. Adanalı Alevi eşiyle orada yaşamaktadır. Bacısının, Almanya’nın şirin kuzey şehrinden verdiği haberler iç gıcıklayıcıdır. Rahat, rehavet ve huzur. Günün büyük bir kısmında göçmenlere uygulanan, ve kendi ‘it’lerine dahi reva görmedikleri iş şartları ve muameleler konuşulmaz tabi. Gurbetçilerin, her sene Türkiye ziyaretlerinde bu imrenilesi halleri de insanlarda Almanya rüyasını hep kamçılamıştır. Getirdikleri giysiler, çikolatalar, görülmemiş çipsler, radyolar, müzik çalarlı sigaralıklar, vazolar, içinde ışık ve fiber kabloların yoğun bir sıvının içinde yüzdüğü lambalar, altın şeritli çay bardakları… bir de seyahat etmişlerdir, daha bir uygar ve kibar olmuşlar, daha bir güzelleşmişlerdir. En tesettürlü olanı dahi, yarım baş kapatmalı yağlık benzeriyle bir dönüşüm yaşayıp ancak geleneklerine direnebildiği bir acayip büyüleyici atmosferdir Almanya.
Türkiyenin 1960 yıllar açmazında Almanya seçeneği ülkenin cesaretli insanı için bir çıkış ve kurtuluş yolu olmuştur. Ziynet, ablasının ‘himaye eder’ kesin zannıyla Almanya’ya gitmeye karar verir. Geride kalacak üç çocuğu için planlamaların hiçbirisi gelecekte gerçekleşmeyecek olsa da, onlar adına kararlar alınır. Babalarının büyük aile tarafına çocuklar emanet edilir. Üç kız… sonrasında, sığıntı gibi muamele ve işkence göreceklerdir. Hakları hukukları yağmalanacak, bazıları yedikleri dayakların da etkisiyle bir kısım yetilerini kaybedecektir. Zira cehalet, hafife alınacak bir insanlık dramı değildir. Ama Ziynet için yazmaya başlayan kader kalemi; olayların sevkindeki irade mürekkebini kullanacak, gidilen yerde yeni yeni hayatlar yazacaktı. Ziynet cesaretle, güzelliğiyle ve içinde halen diri tutmaya çalıştığı inancıyla ‘Alamanya’ yoluna koyuldu. 1970’in ilkbaharıydı, yol uzundu o zamanlarda. Ziynet bindiği uçakta, içinde bazen güzellikleri bazen yediği dayak ve gördüğü zorbalıklara ev sahipliği yapan İstanbul’un silüetine bakıverdi. Kararlıydı. Gittiği yerde namusuna sahip çıkacak, helalinden çalışacak, parasını alelacele çocuklarına yollayacak ve her şey yoluna girer girmez ya dönecek, ya da çocuklarını aldıracaktı. Başkaca ihtimal olamazdı. Başını uçağın penceresine dayadı, bir iç çekti. Öyle ki, bu iç çekiş için nereden bakılsa 15 sene kadar beklemişti. Sağına soluna bakınıverdi, şimdiden işi sıkı tutmalıydı. Başının yarısını örtmüş, düz renklerle boyalı orta yaş başörtüsünün çenealtı bağının iki ucundan tutup sıkıca aksi yönlere doğru çekti. Konsantresini ve amaçlarını tekrar gözden geçirdi. Evet evet! Niye gittiğimi iyi biliyorum dedi kendi kendine fısıldayarak. Uçak yükseldikçe yükseldi. Şehrin silüeti anlamsız mikro görüntülere döndü, sonra gözden kayboldu… Ziynetin düşünmediği ne kadar hesap varsa, ona doğru koşar adım gittiğini bilmiyordu…
Üç kız, bırakıldıkları sığıntı cahil akraba evlerinde, tam cam kenarının yanındaki arkasız uzun tahta kanepeye dizildiler. Pencerelerde demir parmaklıklara tutunup, gökyüzünde annelerinin 10 saniyelik uçuşunu takip etmek istedilerse de, kahrolası istibdad buna müsaade etmedi. Hafif asi büyük kız Zümrüt, kaçak kaçak gökyüzüne bir bakış attı pencerenin paslı demirleri arasından. Ne uçak vardı, ne de parlak gökyüzü… üç kız hep birden ‘eyvah!’ dedi.