Roman – 10
Haxan’ın minik dünyasını, sonsuz genişliğe çeviren üç şey vardı. Biri ne zamandır yanında olduğunu bilemediği, kahverengi tüyleri olan, kolları yanlara doğru açık, üzerinde fermuarlı mavi ceketi olan ayıcığı; diğeri tanıştığında dünyaların onun olduğu tüy desenlerinde mavi tonların hâkim olduğu muhabbet kuşu boncuk ve üçüncüsü de uykusuz gecelerinin değişmez dostu hemen tüm sırlarını ve yaptığını bilen, gören, yardım eden Allah’tı.
Birincisiyle konuşur ama o hiç cevap vermezdi, ikincisi konuşur Haxan dinlerdi, üçüncüsüyle hem Haxan konuşurdu hem O.
Allah duygu ve telakkisinin, Allah’a bağlılık ve itimadının tam olarak ne zaman şekillendiğine dair Haxan’ın hayatının sonuna kadar belki fikri olmayacaktı. Acziyet ortak paydasında yaşadığı şeyleri tek gören Zât, onu şefkat ve siyânet himayesine sebepleri ortadan kaldırarak almıştı. O onu, o da O’nu seviyordu. Herkes ve her şey çevresinde silüet ve duruş sorunu yaşarken O, onu hiç terk etmemişti.
En çok da çocuksu daraltılarda, korkularda açığa çıkan O’na sığınma hissi Haxan’ı daha çocukken delirmekten kurtarıyordu.
Kaldığı odada henüz 6-7’sinde, sırtüstü yatarken gözündeki koni hücreleri karanlıkta belli belirsiz döşemeyi seçti. Ellerini kaldırmadan dua etti yine:
- Allahım! Nasılsın? Seni Seviyorum.
Sustu sonra…
Serra
Eve dalgın ve yorgun gelen Ziynet, karşısında Serra’yı biraz tuhaf görmüştü. Sanki bir şeyi saklamaya çalışıyor gibi telaşlı ve sinirliydi.
- Serra kızım iyi misin? Haxan nerede?
- Hiiç abla! O mu! Uyuyor o da…
Serra, Hüseyin’in kızlarından ikincisiydi. Madem Almanya’ya gelmişlerdi, o zaman çocuklarına da bir şans verme adına onları buraya çağırabilirlerdi. Serra da onlardan biriydi. Babaları kendi rızaları dışında bir evlilik yapmış, sağda solda duydukları ‘falanca gitmiş evlenmiş sarışın Alaman kadınıyla’ söylentisinin Alman kısmı hariç aynı şey olmuş, akla gelmeyen başa gelmişti. Türklerin 70’li yıllarla birlikte, geride bıraktıkları yuvaları dağıtmalarının istatistiğini tutmaya devletler dahi güç yetiremezdi.
Madem durum buydu o zaman geride bırakılan çocuklara, dünyada cennet sanılan bu Almanya için fırsatlar verilebilirdi. Böyle bir gelenek göçmen Türk aileleri arasında çok yaygın olmuştu. Serra da çok kısa sürecek macerasına bu genel teamüllerden dolayı başlamıştı.
Ziynet, Serra’nın telaşlı duruşundan ürkerek, elindeki hiç bükülmeyen deriden mamül yarım daire tutacağı olan kahverengi kol çantasını çiçek desenli kağıtla kaplanmış duvara fırlattı. Zaten eni topu bir buçuk insanın sığacağı koridorda Serra’yı iteleyip yatak odasında koştu. Serra savruldu. Zaten bu kadını hiç sevmemişti, ondandır abla diyordu. Bir Alman kadınıyla evlense daha iyiydi. Bu kadın için mi yedi kişiden oluşan evini dağıtmıştı, yoksa durum başka mıydı? Henüz Almanya’ya gelmiş, yirmisini yeni idrak etmişti. Bu aşkın! meyvesini de beğenmemişti ya!
Ziynet ulaştığı beşiğe benzer çocuk yatağında Haxan’ı uyurken buldu. İçerisi normalden karanlıktı. Biraz perdeyi aralayıp, tekrar oğluna yaklaştığında dehşete kapılmıştı. Haxan’ın ağız bölgesi ve biraz da yanak kısmı, yara bere içinde çiziklerle doluydu. Çıkarılıp atılan kıyafetinde kan izleri vardı. Ziynet sendeledi. Çok olan düşüp bayılma durumunun şimdi olmaması için gözünü başka yere kaydırdı derin derin nefes almaya çalıştı. Serra’ya hızlıca diyecek bir şey söylemeye cesareti kendine bulamamış olacak ki, salonda sehpa üzerine konuşlanmış telefonun üstündeki delikli daireleri hızlı hızlı çevirmeye başladı.
- Hüseyin! Eve gel… Derhal.
Ziynet ezilmişti, hayat ona zaman zaman kibar davranmamıştı belki ama sonunda bir Karadeniz kadınıydı. İyiydi hoştu, damarına dokunulmamalıydı. Hüseyin eve geldi. Serra hesaba çekildi. Hüseyin, Adana’da eli sopalı bilinirdi. Bir şey yapmadı. Olayı anlamaya çalıştılar. Israrlar, tehditler… Serra dayanamadı daha fazla, göz irisleri korkudan görünmez olmuştu adeta. Anlattı:
- Haxan ağladı çok. Bezini değiştirdim. Yemeğini yedirdim. Ağzı ve çevresi yemek oldu, karnı doyunca da el beziyle, ağzını ve çevresini temizledim.
- Kızım anlat şunu!
- Kullandığım bezin için sabahtan kalma yumurta kabuklarıyla doluymuş, fark etmedim. Eli gözü kan içinde kaldı birden.
Hüseyin hiçbir şey demedi. Ziynet işe gidemedi bir süre. Haxan’ın bebek bedeniyle yaşadıkları ondaki potansiyel merhamet mekanizmasını nihayet harekete geçirmişti. Bir aralık Haxan uyandı, Ziynet koştu… göz göze geldiler. Tuhaf, ağlamıyor sadece şaşkınlıkla ona bakıyordu. Yoksa, annesinin görünen kafa silüetinin hemen arkasındaki döşemeye mi bakıyordu? Bilemedi. Fakat bebeğinin bedenen yorulduğunu, immün sisteminin uyarı verdiğini ve artık konuşmasa da ‘lisan-ı haliyle’ kurtar beni dediğini hissetti. Kollarına aldı, kokladı. Ağzına tek damla süt düşen bebek, sadece şefkat madenine sığındığından acı hissetmiyordu. Bu zamana kadar ne yaşadığını üç dostundan sadece Allah biliyordu, onun dışında kendisinin dahil hiç kimsenin fikri yoktu ve olamayacaktı.
Birkaç gün evde hiçbir şey konuşulmadı. Serra her an Ziynet’in bir şey yapabilme ihtimaline korku duydu. Korkulan şey olmasa da partiküler hareketi dahi es geçmeyen kader, Serra’ya, bilinen ve bilinmeyen yaptıklarını ona hep hatırlatacaktı. Bir aralık vücuduna belirsiz bir yalancı serotonin yayıldı. Neyse yine bir şekilde tutunurum buralara diye düşündü. Hüseyin belirdi bir an kapıda.
- Kızım biletini aldım, hazırlan. Yarın Türkiye’ye geri dönüyorsun.