Roman – 11
Hüseyin beş başı mamur sağa sola koşturuyor işleri yetiştirmeye çalışıyordu. Sinemayı teke indirmiş, dernek ve kahve işleriyle daha da ilgilenir olmuştu. Eve geliş gidişi bir türlü düzene girmiyordu. Kâinatın efendisinin kötü arkadaş benzetmesini belki o sıralar pek bilmiyor olabilirdi ama, eve geldiğinde çoğu zaman üstü başı kötü arkadaşlarının üfürdüğü körükten saçılan yanık izleriyle dolu oluyordu. Bazen aklı şuurunu çekiyor alıyor, bazen de bedeni iradesinin yetkilerini ele geçiriyordu.
Ziynet gurbet türküleri dinliyor, ağlıyor girdiği yeni girift yollar arasından düze çıkmaya çalışıyordu. Haxan nereden baksan 8’ine gelmişti. Hadiseler Ziynet’i oğluna sıkı sıkıya bağlamıştı. Belli bir döneme kadar Haxan’ın yaşadığı şeyler onu bin pişman etmişti. Aşk derecesinde oğluna bağlansa da olan olmuş, Haxan’ın bilinçaltı beslenme dönemi tamamlanmıştı.
Yine sinema gösteriminin olduğu bir günde, tıka basa salonda Türkler yer kapma yarışına girişmişlerdi. Sadece koltuklar değil, aralardaki servis merdivenleri dahi Sielwall’daki bu ‘Türk sinemasında’ dolu oluyordu. Cüneyt Arkın’ın, Kemal Sunal’ın, Türkân Şoray’ın, Yılmaz Güney’in, Osman F. Seden’in, Kartal Tibet’in; anlamlı anlamsız filmlerin negatiflerinin olduğu makaralar gösterim makinalarına takılıyor, seyirci kendinden geçiyordu.
Bugün gösterimi yapılacak olan filmin baş rollerinde Ferdi Tayfur vardı. Abartılmış gerçekliğin, abartılmış cinsellikle çekici hale getirildiği, ağdalı anlamsız Türkçelerin havada uçuştuğu filmlerde Türkler sadece hasret gideriyorlardı. Film de zaten ‘Hasret Sancısı’. Filmin ortalarına doğru senaryoda, hadi burasında yürekler yerinden çıkacak gibi olsun denilen yerinde sinemada gürültü kopmuştu. Hüseyin makine dairesinden aşağı kattaki salona koşar adım gitmiş, her zamanki uyarısını yapmak üzere öksürerek boğazını hazır hale getirmişti.
Sinema salonunun sol arkadan bir çıkışı vardı. Bazen Hüseyin orada zamansız belirir ve fırçasını basardı. Bir yerde Ferdi Tayfur’a yapılan zulüm ve eziyet haddi aşacak gibi olduğunda ağlayışlar arasında kadının bir ‘heeeyyyy!’ diye son feryadı basmıs, bayılmadan hemen önceki duruma gelmişti. Bir anda arka sol kapı açılmiş içeriye bir ışık hüzmesi girmişti. Bir ses:
- Yahu! Yahu lütfen susun yaa!
Hüseyin’in sesiydi, seyirci de bilirdi bunu. Seyirci, karanlıkta yaşadıkları abuk subukluk durumundan ayılacak gibi oluyordu böyle uyarılarla. Kapıyı kapattı. Makine dairesine doğru yürümek için arkasında adım attığında, hemen arkasında; boynunda bir ipe takılmış tek anahtar olan, sağ diz tarafı yırtığını elindeki kalabalık anahtarlıkla örtmeye çalışan, küt saçlı, yuvarlak gözlü, beyaz tenli bir çocuk belirdi.
Babasına anlamlı bir bakış atmıştı Haxan. Zaman dondu adeta. Annesinin seneler önce yeter artık diyerek sinesine basıp kokladığı bu saçlara doğru abandı Hüseyin. Haxan sabit duruyordu orada tepki vermedi bu çıkışa, sadece nefesini biraz içinde tuttu. Tavana baktı. Yok, hiç de evdeki gibi içinden güzelliklerin aktığı gibi değildi bu tavan.
Hüseyin neden sonra, yere eğilip oğlunun ela gözlerinin içine baktı. Haxan’ın hayatının sonuna kadar ‘babamın en iyi kararıydı’ diyeceği şeyi aniden söyleyiverdi:
- Oğlum gidelim mi artık Almanya’dan!
- …………
Neriman
Bakıcı karmaşası, bu minik bedene pahalıya mal olmuştu. Göz irisinden akan görüntüler, beynin karar mekanizmalarını karıştırıyor, henüz çalışmayan iradesini hırpalıyordu. Kalbine en yakın organı olan kulağından giren ses titreşimleri salyangozu bile hayrette bırakıyor, bunu beyne iletip iletmemekte kararsızlık yaşıyordu. Ya ileride bu irade şahlanacak ya da felç olacaktı… bünye, ortası olmayacak bir şekilde karanlıkla aydınlığın çarpışmasına şahit oluyordu. 3-4’ünü henüz yaşıyordu Haxan ama zihni yaşlı yorgunluğu yaşıyordu.
Almanya’ya giden Türklerden yaşanan en büyük sorun cinsel ve bedensel hayatlarının bozulması olmuştu. Kendilerinde var olduğunu düşündükleri Din’leri dahi bu alanda susmak zorunda kalmıştı. Türkiye şartlarında azdırılmış ama tatminsiz cahil bedenlerin yeri olmuştu Almanya. Bazen aleni ve bazen de gizli, yuvalar sarsılıyor, çoğunlukla kadının evde ürettiği stratejiye göre tamam veya devam kararı alınıyordu. Para, içki, şehvet, imkân, serapa özgürlük yıllar sonra çıkacak faturayı hazır ediyordu.
Sahte taklı ışıklı böylesi bir kaos ortamında en hızlı bedeli çocuklar ödüyordu. Sürekli yapılan misafirlik buluşmalarında, arka planda çocuk kaynaşmalarında çocuklar bozulan dengelerini tecrübe paylaşımı adı altında birbirleriyle paylaşıyordu. İçtikleri sigara, kullandıkları maddeler, birbirleriyle yaptıkları kötü şakalar, cinsel yıkım ve felaket paylaşımları arka odalarda havada uçuşuyordu. Sebepler açısından burada Haxan’ın da zihni kirlenmişti. Ebeveynler sadece böylesi buluşmalarda bir şey içseler de içmeseler de sarhoş olarak eve dönerlerdi.
- Haxan, seni bu kızla evlendirelim mi? Hoşuna gitti mi? Var mı bir değişiklik sende!
- …………
Rezil bilinçaltlarının dışa vurumu da yine rezil oluyordu. Şaka için kullandıkları kişi, teyze kızı Tijen’di. Birbirlerine müthiş bir benzerlik durumları vardı. Böylesi anlarda kardeş vurgusu yapmak daha mümkün ve daha akılcıydı. Ama akıl, Türkleri o yıllarda terk etmişti.
Yine böyle toplanmaların birisinde içeriden bir ses Haxan’ı çağırdı. Annesiydi bu. Koridora çıktığında annesinin yanında, uzun boylu, sönük tenli, uzunca elbiseler giymiş, kısacık saçları ve yorulmuş bir yüz olan orta yaşlarda birisini gördü. Ziynet Haxan’a yeni bakıcısını tanıttı.
- Oğlum, ablana merhaba de!
- ……….
- Merhaba, ben Neriman.