Roman – 12
Haxan’ın bulunduğu kuzey eyaletinin bu en güzel şehrinde festivaller eksik olmazdı. Türkiye’nin aksine ‘Freimarkt’larda çocuklar yüzde elli bir daha fazla önemsenirdi. Dile kolay 945 senelik festival geleneği. Dışı kaplı şekerli elmalar, kocaman pretzeller, kalp şeklinde dekore edilmiş rengârenk tatlı yiyecekler arasında sarının en sarı tonları, sonbaharın düşen yapraklarının sararmalarına ahenk tutar gibi bambaşka görünürdü festival arabalarında.
Her yıl Ekim ayının ortasından Kasım ayının başına kadar bu festivaller şehir halkı için tam bir kaynaşma ve yüz tazeleme etkinliği gibiydi. Freimarkt’lardan biri de Ziynet’in işyerine yakın Am Markt meydanına kurulurdu. Panayıra ailesiyle, olmadı kendi başına giderdi Haxan. Ne dönme dolaplara binebilir ne de adında dönme olan hiçbir şeye. Rengârenk süsler arasında dolaşır, kokuları takip eder, insan manzaralarını saatlerce izlerdi. Özellikle Alman kadınları, Haxan’ın fıtratına tam bir uyumluluk gösteriyordu. Ciddi, ağırbaşlı, az tebessüm eden, doğal görünmeyi seven ve yardımsever. Herhalde Alman milletine olan aşkı buralarda başlamıştı.
Türkiye tatillerinde sadece birkaç ay içinde Haxan’ın yaşadığı şokları atması aylar alıyordu. Fakat Türkiye gerçekliği ve sosyal hayatının imtihanlarıyla uzun süreli hiç baş etmek zorunda kalmamıştı. Ailesinin ülkesindeki her bakış, gurbetçi çocuğu filtresinde oluyordu. Hem acınası hem de imrenilesi. Yalnız başına kendine bir hayat tesis eden ve kurallarını da kendi koyan birisi için Türkiye’de vakit geçirmek, ıssız bir adada büyüyüp ve tam alışacakken insanlar arasına taşınmaya benziyordu. Adetler, kültür, boş şeylere verilen aşırı değer, riya maskeleriyle ortalıklarda dolaşma, çığırından çıkarılmış cinsellik ve bohemlik, anavatanda alelade çekirdeklerdi. Uzun süreli bunları tatmamıştı ama kader; bunlarla baş etmesi gereken zamanı Haxan’ın tam ergenliğine denk getirecekti.
Birkaç senede bir yapılan Türkiye ziyaretlerinde üvey kardeşleriyle tanışmıştı. Adana, İstanbul, Ordu’da yüzlerce insanla tanışıyordu artık. Bunların bir kısmı kendini amca, teyze, hala veya dayı diye tanıtıyordu. Karınca gibi çalışan yengeler, sürekli yemek yapan ablalar, kendilerinden çalışmaları beklenen abiler. Çok tuhaf bir şekilde hiç kimse Haxan’a öz gibi gelmiyordu. Bütün bu ünvanların hepsi boştu. Aile içi kavgalar belki bu sorunsalı tetikliyordu. Ortada kaldığını hissediyor, bakışların eziciliğinden sürekli kendini suçluymuş gibi hissediyordu. Yasak aşkın meyvesi de mi yasak olurdu!
Kendine yaşça en yakın üvey abisi Cemil ona en sıcak davranan kişiydi. Tuhaf şekilde Adana’nın kirinden pasından, küfründen ve pespayeliğinden nasibini almamıştı bu kişi. Kader de ona, bu cüz’i iradesindeki eğilime parlak bir gelecekle karşılık verecekti.
İstanbul abla taifesi evlenmişti, çocukları vardı. Küçük yaşta evlendirilmiş olmaları, âşık olacakları ve kendi isteyecekleri eşler yerine, kendilerine bakan ailelerin hem iştahlarını tatmin hem de baştan savma kararlarıyla buldukları erkeklerle evlendirilmiş olmaları, hayattaki umutlarını söndürüyordu. Dayak, aldatma, aşağılama, garipsin seni almasam şöyle olurdu edebiyatı ruhlarındaki en önemli zemberek olan benliklerini silikleştirmişti. Aynur Almanya’ya gelmeden önceki kocasıyla tekrar evlenmiş, onun zulüm paletleri altında inliyordu. Zümrüt ise iki sene arayla iki kızı olmuş, eşinin eli sopalı çıkmıştı. Kader, annesinde olduğu gibi kocasını da alma kararını hazırlıyordu, Zümrüt’ün bundan haberi yoktu.
Cemil, Haxan’ın ellerinden tutar sık sık Adana sokaklarında dolaştırırdı. Haxan’ın Almanya’da görmediği şeyler sokaklarda aleladeydi. Kavgalar, küfürler, esnaf bağırışları, tuhaf bakışlar, iç ürperten tanımsız zavallılar. Yine böylesi bir günde Haxan, sobalar caddesinde Cemil’in yanında yürüyordu. Biraz ileriden Adana’nın güzel giyimli kızları onlara doğru geliyordu. Cemil kardeşini dürttü.
- Hadi oğlum kızlar geliyor, onlar yaklaşırken sen yüksek sesle Almanca konuşmaya başla!
- ………..
Uçamayan Ölür
Haxan en çok Neriman teyzesinden memnun kalmıştı, onda şiddete eğilim görememişti. Haxan’ın bedenine saygı duymuş, emanete ciddi ihtimam göstermişti. Öyleydi fakat, bedeni güvene alınan Haxan’ın gözleri ve kulakları tam da şuurunun açıldığı zamanlarda fazladan yüklemeye maruz kalacaktı. Neriman, sıklıkla sevgilisiyle buluşuyor, onunla uzun dakikalar geçiriyor, emaneti de yanında taşıyordu.
Haxan şuuraltı doygunluğunun yanında, açılan şuuru da beslenmeye başlamıştı. Gözlerini dünyaya açtığında, bazen yerde annesini bazen babasını hatırlıyordu. Bazen de Neriman’ın sevgilisiyle çekildiği odayı ve bitip tükenmeyen hastane ziyaretlerini. Ama en çok da uyandığında hiç kimsenin olmadığı evini… Boncuk alındıktan sonra, evde bir canlı daha olmuştu. Bu ona anlamsız bir güven veriyordu. Hırçın olsa da bu muhabbet kuşu, duygusal bağlılık için yeter şartı taşıyordu.
Yine rutin eve tek gelmelerinden biriydi. Dış kapının evvela kilidini açtı. Böylesi zamanlarda Boncuk kapı önü ayak sesine bile çığlıklar atardı. Ses gelmedi. Haxan usulca, sürpriz yaparım ben de diyerek salona süzüldü. Boncuk kafesinde yoktu. Başını kaldırıp baktığı her yerde onu aradı. Neden sonra onu halı üstünde hareketsiz buldu. Ne ses çıkarıyor ne hareket ediyor ne de kaçmaya çalışıyordu. O zamana kadar ki en büyük ağlama krizini geçirdi. Hayatındaki üç şeyden birisi onu terk etmişti. Boncuk, evin balkonunun gördüğü yeşil alana defnedilmişti.
Sonradan öğrenecekti, uçması yetisini yitiren kuşların öldüğünü. Boncuk da yerdeki halıya takılmıştı. Fena sarsıldı. Acaba ölümün böyle bilinen ve görünen sebepleri var mıydı? Korktu yine…