Roman – 2

Usulca bir anahtar sesi, neden sonra gecenin karanlığına bir gölge gibi düşer. Anahtar yuvasında döndükçe, saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere döner. İçeri girer anahtarın sahibi ve aniden gürültü kopar. Nerededir? Neden bu kadar zamandır burada değildir? Niyedir? Nasıldır! Hüseyin, kesik kesik konuşmak istese de, vücuduna yayılmış olan ‘etanol’un etkisiyle fikirlerini muvazene içinde karşında bağıran evin kadınına ifade edemez. Ve… yere yığılır.

  • Babaaaa! Babaaaa!
  • ………………………….

Birden; sırtı üstü düşmüş babasının üzerine çıkıverir, Almanların kendisine ‘schwarzkopf’ dedikleri henüz 4-5 inde göçmen aile çocuğu Haxan. Babasının silüetinin dışındaki şeylerle ilgilenmaz. Hem ona nedir ki! Gelmiştir ya işte… ihtiyacı olan yerde, evdedir artık babası. Antrede, düz renkte, desensiz ve özensiz yolluğun üzerinde sırtüstü yatıyor olsa da…

  • Babaaa!
  • …………………………

Etanol birden babasının vücudunu sarsmaya başlar. Gürültüler patırtılar arasında, baba kusmaya başlar. Haxan, durmaz babasının yüzünü gözünü öpmeye devam eder. Hüseyin, Haxana karşı ‘baba’ ünvanıyla görünüyordu ya! gerisini başkası düşünsündü. Hayallerin beyaz buharı bu hatıranın bundan sonrasını sis bulutu gibi örter.

Hüseyin

Baba ‘Haydar’ bey çevresinde ‘Sofy’ (Sôfî) lakabıyla bilinen, Din’ine, Dinin dil ve ahlâkına sahip mütevazı bir adamdı. Hüseyin henüz küçükken, kaderin iradeden zerre emir almayan tarafından Haydar beye bu dünyadan ayrılma emri gelmişti. Haydar bey, soy olarak Türkiye’de arap kökenli olarak bilinen Arap Alevilerine mensuptu. Dili Arapçaydı. Büyük büyük dedeleri 600 yıl öncesinde Anadolunun yine güneyine isabet eden ama Suriyenin kuzeyi sayılan bölgelerinde yaşıyordu. Müstebid devletin zorunlu mübadele döneminin olduğu zamanlarda yeni yerleri Adana ve civarı olmuştu. Ve tabi ki, sulak olmayan susuz araziler.

Anne Zöhrâ (Zühre-Zöhre), bir başka Arap nüfusunun yaygın olduğu Samandağ’dan bu aileye gelin olarak gelmişti. Hüseyin için annesi dünyalardan daha kıymetliydi. Zöhrâ hanım Türkçe konuşmuyordu. Dil, ihtiyaçların neticesiydi, neden Türkçe konuşsundun ki. Sonradan bazı Türkçe kelimeler öğrenmişti ki bunun tek sebebi, Haxan’dı. ‘Ona yemeği ayrı verin’ , ‘ sıkmayın Haxan’ı’, ‘Nasılsın Oğlum’ gibi cümleleri sadece torunu için ezberlemişti. Saatlerce Haxan ve Zöhrâ hanım yanyana konuşmadan otururlar ve biribirlerine bakarlardı. Zöhrâ hanımın yüzü ve eli, hacimli tarih ansiklopedilerinden yazılandan daha çok acı ve bilgi içeriyordu. Başı, yağlığıyla sımsıkı kapalı olurdu. Veya beyaz yaşmağı diyelim… Kirevitinde oturur, oğlu Hüseyin’la sessizce bir şeyle konuşurdu. Öz ve üveylerle bir hayli kalabalık olan ailenin en küçüğü Hüseyin; annesi söz konusu olduğunda zamana ‘dur’ derdi. Herkes onlara uzaktan hayran hayran bakardı.

Hüseyin’ın çocukluğu ibretliktir. Ülkenin hakim ideolojisinin, yüzyıllardır hakim unsurlarının yakınından dahi geçmiyorsanız, bu topraklarda imtihan olmamak zor bir şans. Hüseyin de, Türkçe’yi öğrenmek zorundadır. Ayakkabı, şehir hayatı, para kazanmak ve gerçek kimliğini unutmak gibi öncelesi kavramlarla tanışmak zorunda kalmış; şehre yakın ev kurmuş Zeyno ablasının yanında uzun yıllar kalmış, hatta ona bir süre sonra Anne demeye başlamıştır. En fazla bisikleti olmuştu, süs, konfor ve bayrakların üzerinde olduğu. Onun dışında, herkes gibi o da sermayenin haşarı maymunlarına seyirci durumdaydı.

Bir gün hayatında bir T anı oldu. Hüseyin’ın bir ikizkardeşi vardı, Hasan… inanç geleneğiinden bir kadınla evlilik yapmıştı. Hak ona da vâkî olmuş, sebepsiz Kader ona da hadi ayrıl dünyadan! demişti. Bir çocuğuyla yapayalnız kalan bu kadına, büyük ailenin gelenek alaşımlı kuralları yetişmişti. Ailenin dul kadını, ailenin en küçüğüyle evlendirilirdi. Hüseyinin bu evliliğinden 6 çocuğu olmuştu, bir de üvey kızı vardı. Fakat gündemi hep ağır olan Anadolu coğrafyasının Ziynet için aynı zorlayıcı şartları Hüseyin’i de Almanyaya sevk ettirmişti.

Niyeti belliydi. Gidecek, çalışacak. Ya geride kalanları getirecek, ya bir süre sonra geri dönecekti. Önceliği para kazanmaksa, önce ona konstantre olmalıydı. Bunların neredeyse hiçbiri olmayacaktı. İlk defa 14 bin km²’nin dışına çıkıyordu. Her gelenin hülyalarda yaşadığını söylediği o Almanya’ya gitmek ne de muhteşem bir şeydi.

Uçak havalandığında Hüseyin heyecanlanmadı bile. Tuhaf bir basınç hissetti üzerinde sadece. Uçak teknolojisi aslında basınç dengelemede tam kıvamındaydı ama neydi ki bu şimdi. Uçak motorlarından ses arttıkça arttı, en ideal irtifa yakalanana kadar bu olacaktı. Hüseyin, camdan evini aradı. Bağdat sinemasının tam yanındaki evini. Bir kadının dört kız ve üç oğlanla bir başına kalacağı o evi aradı. Şu damı genişçe olan mıydı! Yoksa diğeri miydi… Uçağın burnu biraz daha dik, yükseğe çıkarken evler ve insanlar tuhaf bir şekilde gözden kaybolmuştu. Neyse geri dönecekti ya…kaldığı yerden devam ederdi.

Hayır! Hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacaktı.

Site Footer