Roman – 4

(çevirmeli ev telefonu çalmaya başlar)

  • Oğluuum!
  • …………….
  • İyi misin oğlum!
  • İyiyim Mami!
  • Oğlum kimseye kapıyı açma emi! Tek başına sokağa çıkma! Yemeğini yemeyi unutma!
  • …………….
  • Seni seviyorum Haxanım!
  • Tamam Mami!

Haxan; henüz bilemediği, şuurunun tam da açılamadığı zamanlardan itibaren evde tek başına kalmaya başlamıştı bile. Eduard-Grunow caddesinde, daha çok entegre olamamış göçmenlerin yaşadığı, 1 oda 1 salondan ibaret onlarca dairenin olduğu bir apartmanın 3. katında… Her çocuğun, şuurunun geldiği anları hayal meyal hatırladığı zamanlar olur. Bir parkın salıncağında belki, bir yemek sofrasında yemeğe zorlanırken mesela, veya bir seyahat, travmatik bir olgunun üzerine silüet şeklinde işlenmiş bir olay… Haxan ise, hayal meyal değil berrak şekilde yalnız başına bir evde açmıştı şuur gözlerini.

Çalışmak için gelmiş annesi bitevi çalışıyor, babası ise meçhulleri oynuyordu. O ise; evde yalnız uyanıyor, gününü kendi tanzim ediyor, yiyor içiyor, hatta kendi kendine korku yaşıyordu. Gelecek bir telefon vardı dış dünyayla bağlantısını sağlayan, arayacak dahi bilgisi yoktu; belki 4 olmadı 5 yaşındaydı. Kader çok uzun sürecek yalnızlık olgusunun irade dışı kodlamasını bu zamanlardan ruhuna ilmek ilmek kazıyordu. Apartman, bir tarafı araç trafiğinin olduğu ortasında büyükçe yeşil bir refüjün hâkim olduğu alana; diğer tarafı ise apartman ve müstakil birkaç katlı evlerin etrafını sardığı parke taşlardan ibaret genişçe sahanlığa bakıyordu.

Dış cephesi krem rengi bir boyayla tercih edilen bu binanın içi adeta bir labirent gibi birbirine bakan kapılarla kaybolma riskine önlem alınmıştı. Uyumsuz göçmenlerin gürültü sorunsalına inat, koridorları her zaman korkutucu bir sessizliğe hakimdi. Karşı komşu siyahi, çok çocuklu bir aile. Kapıdan çıkıp sola doğru, asansörü dahi geçecek şekilde gidildiğinde en son sol kapı da ‘Oma’nın kapısıydı. Oma geleneği, modernizmin bir hediyesi olarak ailesizlik ve akrabasızlık sorunsalına karşı geliştirilmiş, bir pansuman tedavi geleneğiydi. Genelde yerli Alman kadınlardan olan Oma’nın torunu ve çocukları olmazdı. Göçmen ailenin de çocuk ve torunlarının aile büyükleri olmazdı. Oma ve göçmen aile çocuğu buluşması, her iki taraf için de geçici bir haz etkisi bırakırdı.

Kısa ve arkaya doğru taranan saçları bembeyaz, orta boylu, geleneksel oturuş ve kalkmasıyla Alman disiplini geleneğinden taviz vermeyen, hep mütebessim, genelde koyu renkli kıyafetler tercih eden ve yalnız yaşayan Oma, Haxan’a hakikaten iyi geliyordu. Neredeyse hiç konuşmazlardı. Saatler geçer otururlar, sonunda Oma Haxan’a bilinmeyen bir odanın bilinmeyen bir köşesinden hediye ve ikramlarda bulunur, ardından birbirinden ayrılırlardı. Haxan yıllar sonra, Oma’sındaki kokunun, kendisine pek ilgisiz gerçek dede ve nenelerinde dahi olduğunu fark etmişti. Zihinsel bir karmaşa yaşamış, hangisi gerçekti soruları zihnine hücum etmişti.

 

Metin

Neredeyse her evliliğin bir kaderi gibi duran, başta birbirlerine saygılı ve sevgili olma hali, Ziynet ve Hüseyin arasında da yaşanmıştı. Hüseyin güzel bir kadına sahip olduğu için gururlu; Ziynet ise namus, kadınsı korkular, emniyet endişesi gibi kavramları kotardığı için umutluydu. Birbirlerine farklı niyetlerle yeni bir bağlılık yemini etmiş olmalarının yanında, evliliklerinin bir nişanesi sayılabilecek çocuk yapma kararı da gecikmemişti.  Sanki üzerlerinde söz sahibiymişçesine tek çocuk yapma kararı alınmıştı. Öyle ya! Herkesin kendi çocuğu zaten vardı. Bu tek çocuk da hercü merc arasında kalacak bir evlilik nişanesi olmalıydı.

Hüseyin’in dışarıdaki müphem işleri, Ziynet’in iplik fabrikasındaki mesaisi hayatlarının adeta gayesi gibi olmuştu, çalışmak ve para kazanmak, birikim yapmak ve bir kısmını çocuklara yollamak, bunlar ikilinin neredeyse çok nadir ortak yanlarındandı. Ne oturumlarını ne entegrelerini ne de ülkeye pozitif sosyal katkıyı düşünecek durumları vardı. Öteden beri ötekileştirilenlerin yeri yurdu olan ülkeden gelmeleri, ezilmeleri, onları bulundukları bu gurbet ellerde sorunsuz ve en az dikkat çeker bir halde, silik yaşamaya zorlamıştı. Ülkenin geçmiş ve gelecek iki ‘darbe’si arasında burada bulunuyor olmaları talih değil de ne idi ki! Her ne kadar sokaklarda Punkçuların ‘’Türken Scheiße’’ duvar yazıları arasında işe gidip, ‘’Türken Raus’’ la da işten geliyor olsalar da, geldikleri ülkedense bunlar pamuk şekeri kıvamında kalırdı.

Ziynet hamile olduğunu fark etti. Sevinçlerine sevinç, endişelerine endişe kaplamıştı. Nasıl olacak, nasıl büyüyecek, kim büyütecekti. Kimse çalışmasına ara veremezdi. Bebek dünyaya geldi. İsminde acele etmişlerdi, Metin olmuştu. Her ne kadar dayanıklılık, mukavemet anlamlarına gelse de ne bebeğin ne kendilerinin dayanımları şüpheliydi. Bir gün Hüseyin’in çalıştığı yerin telefonu çaldı acı acı, Ziynetin sesi telaştan öteye geçiş yapmıştı, ses tellerinden yalvarma hissi döküldü:

  • Acil hastaneye gel Hüseyin!
  • Ne oldu?
  • ……………..

Metin en son, bir leğende görülmüştü, rutin yıkanmalarından biriydi oysa. Henüz aylarını yaşayan minik bebek, aniden ateşler içinde yanmaya başlamıştı. Acilen hastaneye kaldırılsa da aciliyet ve yavaşlık Kader için sadece perdede görünen ölü resimlere benzediğinden söz dinlemesi olası değildi. Meşguliyetler arasında gelen Metin, ses ve görüntüsü dahi alınamadan, Kader’in ‘haydi’ çağrısına icabet ederek meçhuliyete yürümüştü. Ne mezarı bilinecek ne de bir daha ismi anılacaktı.

Site Footer