Roman – 5
50’lerini geçmiş sarışın bir Alman hanımefendi yürüyor, arkasından henüz 6’sında göçmen aile çocuğu onu adım adım takip ediyordu. Haxan’ın en ufak bir fikri yoktu, bir şey için dışarıya çıkmış, onun görüş açısına göre irice görünen bir köpeğin hışmından korkmuş, çareyi yüzünde güven telkin eden bir kadının peşinden gitmekte bulmuştu. Evden ne kadar açıldığının farkına bile varamadan, en önde, omuzuna taktığı çantası, açık renkli kıyafetleri ve uzunca eteğiyle bir Alman kadın, arkasında göçmen ürünü ‘schwarzkopf’ Haxan, onun da arkasında sokaklara da ait olmadığı pek belli üzerinde siyah, sarı ve beyaz renklerle sanatçının sanatını icra ettiği bir Alman köpeği…
Köpek peşini bırakmaz Haxan’ın, o da kadının peşini. Kadının bir anda durup arkasını dönmesiyle Haxan’ın yüzü kıpkırmızı olur. Kadın, ilk konuşma dili Almanca olsa da her halinden buraya ait olmadığını haykıran çocuğa bakar ve alelacele elini çantasına daldırıp bir şeyleri aramaya koyulur. Neden sonra elinde 2 adet madeni para belirir. Haxan’a doğru uzatarak:
- Sana 2.5 Mark versem, beni takip etmeyi bırakır mısın?
- ………………..
- Al lütfen!
- ……………….
Kadın ve köpek ortadan bir anda kaybolur. Sanki bir film setinin içindeki her şey rolünü tamamlayıp ortadan kaybolmuş ve yeşil perdelerin arasında bir başına Haxan yine yapayalnız kalmıştır.
Muss Arbeiten
Ziynet ve Hüseyin, yaşadıkları acının etkisinden tahmin edilenin de ötesinde hızlı kurtulmuşlardı. Ölüm olgusu onların hayatlarında zaten defaatle mesajını sunmuştu. Çalışma, ve işe konsantre olmanın ihmale gelecek tarafı yoktu. Hüseyin’in iki sineması olmuş çok kısa zamanda Türkler arasında da sevilir sayılır duruma gelmişti. Sosyal statü büyüdükçe Hüseyin’in gururu ona daha az mesuliyet alanı bırakıyordu. Güneşi gördüğünde kararan kalın çerçeveli iri gözlükleri, simsiyah kalın bıyıkları, yanlardan taşan kabarık saç stili, elinden hiç eksik olmayan oltu taşı tespihi, geniş yakalı gömleği ve İspanyol paça özel dikim pantolon tercihleriyle hem Türklerin hem de Almanların ilgisini çekmeyi başarıyordu. Türkiye’ye dönüş kararı alana kadar Hüseyin’in popülaritesi ve değişken ivmeli grafiği hiç düşmeyecekti. Dünya, Hüseyin’e kendini şirin göstermeyi başarmıştı.
Ziynet çalışıyor ve sadece çalışıyordu. Güzelliğini, bakımını, hayattan kâm almasını sürekli erteliyordu. Hüseyin’in evde olduğu zamanlardaki, davet edilen Türk konu komşularla yine Türk stili parti hizmetlerini saymazsak, eğlence nedir pek bilmezdi. Aklı hep İstanbul’daki çocuklarındaydı, iyi olduklarına emin olmak istiyor ama içinden bir ses bunun aksini söylüyordu. Telefonda bazen küçük kızının cümleleri tekrar ettirmesi dikkatini çekmiyor değildi. Ama tahmin etmesi olanaksızdı. Yediği dayak sonrası küçük kızın kulak zarı patlamıştı.
Hüseyin’in işleri yolundaydı. İki sinemasının yanında, göçmen Türk erkek profiline hizmet edecek bir lokal ve lokalle birlikte bir resmi dernek de aklındaydı. Çevirmeli telefonun çalma tonu ayarlanamıyordu o zamanlar. Dolayısıyla telefon sahipleri de beklenti ve endişe psikolojilerine göre çalan sese anlam veriyorlardı. Telefon yine telaşla çaldı. Arayan Ziynet’ti. Sesi telaşlı gibiydi, yoksa heyecanlı mı denmeliydi. Anlam veremedi Hüseyin, sordu:
- Bir şey mi oldu?
- Hüseyin, ben hamileyim.
Evvelce hesap yapmışlar, kitabetmişler. Ama hiç akla gelmedik bir ölümle bu fikirlerinden vazgeçmişlerdi. Karar verdikleri o çocuk Metin olamamıştı. Aradan da unutacak kadar zaman geçmişti. Yıl henüz 1974 ilkbaharıydı. Kader, sanki bir işletim sistemi olarak onların iradelerini dua şeklinde komut olarak yazmış, ama bu isteklerini yine kendi istediği şekil ve zamanda, istediği kişide tahakkuk ettirmeye karar vermişti.
- Hüseyin nasıl olacak?
- Konuşuruz…
Önceki rahatlıkları Metin’in çok da kalmayacağı anlamına gelmişti. Şimdiki telaşları da soyadı dahi sorun olacak, ismi dahi bir çırpıda akıllarına gelemeyecek olan bebeğin çok şey yaşayacağı anlamına geliyordu. Metin’de akıllarına gelmeyen; soyadı, kütük, mesai, düzen…her ne varsa, bir anda akıllarına üşüşmüştü.
Almanya’nın 1950’li yıllar sonrasındaki işçi antlaşması sonrası gelen; İtalyan, Yunan ve İspanya halkları tam da istenilen kalkındırma ve üretimde hırslı işçi istihdam tatlarını verememişti. 1961 yılında atılan imzalar sonrası gelen Türklerin hırsı, Almanların hem ülkelerine dair ümitlerini hem de yok olmalarından korktukları ırkçı temayüllerini tekrar şahlandırmıştı. Türklerin, çalışmaya ve rakamın önemsiz olduğu maaş olgusuna dair hırsı görülmemiş bir şeydi. Almanlar bu konsantrenin bozulmasını istemiyor, işi baştan sıkı tutup Türklerin hem benliklerini sıfırlıyor hem de bunun Türkler açısından sorun teşkil etmemesi için haklarını ve hukuklarını tastamam ellerine veriyorlardı. Psikolojiler, benlikler, inanışlar, değerler, hatta aileler bile bir kütük misali devrilip parça parça ediliyor, ama Türk işçiler tanımasalar da banknot üzerindeki Alman hukuk adamı ve savaşçı Hans Urmiller’in portresi göçmenlerin beyinlerindeki Dopamin ve Serotonin hormonlarında müthiş bir dengeleme meydana getiriyordu.
Amiri Hans’ın sesi bir anda Ziynet’i kendine getirdi.
- Türken muss arbeiten. (Türk Çalışacak!)
Ziynet gibi kim varsa Batı Almanya’ya gelmiş, bu ve buna benzer Hans’ın sözlerini banknot üzerindeki Hans’ın hatırı için sineye çeker, bir önceki iş gayretinin üzerine bir ölçek daha gayret ve ihtimam koyar, belirsizlik hedefine emin adımlarla yürümeye devam ederdi.