Roman – 6

  • Oğlum!

Almanya’da 80’lilerde görülmeye başlayan, evden bozma kat kütüphanelerinin birinde; hiç değişmeyen eski bina kokusunun üzerine sindiği koyu renk halıfleks üzerinde yüzüstü yatış şeklini değiştirdi Haxan. Gelen sese doğru hafif bir dönmeyle karşılık verdi.

  • Babaa!

Tuhaf şeydi bu! Evi dahi ihmal etmeye başlamış bu yoğun insan, nasıl olur da onu güvensiz ve ruhu sıkan binalar arasındaki butik kütüphanede bulmuştu!

  • Oğlum hadi kalk eve gidelim.

Haxan elindeki ‘Gofy’ kitabını rafa yerleştirdikten sonra, babasının eline yapışmıştı. Henüz 7 yaşına gelmişti ama kütüphane ve kitap olgusu, tanımını kendinin de bilmediği yalnızlığına ilaç gibi geliyordu. Birkaç hafta öncesinde yaşı tutmadığından kütüphaneye alınmamıştı. O da boş bir kütüphane üye kartını görevlilerin bir anlık gafletinden yararlanıp cebine koymuş, eve gidip babasının çekmecesinden bulabildiği mühür ve kalemlerle karttaki boşlukları bir güzel doldurmuştu. Ertesi hafta gerisin geriye kütüphane yolunu tutmuş görevlilere üye kartını gösterip içeri girmişti. İşi gücü okul çıkışı kütüphaneye gitmekti. Eline aldığı kitabın resim ve satırları arasında, empati yarışı yapardı. Fakat bu sefer bir tuhaflık vardı. Babası onu almaya gelmişti. Nedendi ki!

  • Tamam baba

Dışarı çıktıklarında Haxan gözlerine inanamamıştı. Sadece öğle sonrası girdiği kütüphaneden, gökyüzünün kapkaranlık olduğu vakitte çıkmıştı. Anlaşılmıştı. Haxan eve gitmeyi unutmuş, ailesi de sağda solda arayarak onu bulmaya çalışmıştı. Aslında onun kütüphaneye takıldığını kimsecikler bilmiyordu ama nasıl olduysa bulmuşlardı işte.

  • Oğlum bir daha habersiz böyle bir şey yapma olur mu?

Kendisiyle kıyasladığında dağ gibi görünen babasının gece dahi belli olan gölgesinin altına sığındı, cevap vermedi. Çünkü o da biliyordu babası öylesine demişti, o da öylesine olur işareti yapmıştı. Baba gölgeleri ne de tuhaftı, kış olsa sıcacık, yaz olsa buz gibi olurdu.

 

 

Parke taşlarla çepeçevre sarılmış, Haxan’ın belki de ölene kadar sevgili fenomeni şeklinde kalbinde taşıyacağı bu şehir dayanılacak belki de tek duvarıydı. Evden okula yürüyerek gelir giderdi. Kim Türkiye’den ayıp olmasın diye getiriliyorsa, bu yolda Haxan’a eşlik ediyordu zaman zaman. Bu, ya bir üvey abla veya üvey abi oluyordu. Gelen gidiyordu bir şekilde ama Haxan’ın portatif yatağına uzandığında gördüğü yalnızlık duvarıyla arasına kimse girmeyi başaramıyordu.

 

Lucy

Batı Almanya’nın tamamında örgütlenmiş prestijli alışveriş mağazaları zincirlerinden kabul edilen Hertie’nin mutfak kısmında çalışıyordu Ziynet. Amirlerinin gözünde çalışkan bir göçmen takdirini topluyor, göz dolduruyordu çalışkanlığıyla. Bunun bir ekstra getirisi yoktu ama, sürekli kulağına gelen ‘deport’ haberlerinden ürküyor, zamansız böylesi bir itilme-kakılma endişesi yerine, Lucy’nin gözüne girmeye çalışıyordu.

Bu kuzey şehri tam bir Türk göçmen koloni havası verse de kontrol ve takip hep Almanlardaydı. Türklerin sonraları çok söyleyeceği ‘pis işler’i yine Türkler hakkıyla yapıyordu. Lucy, uzunca boylu, gür sesli, kalın bilek ve sese sahip amirler sınıfından bir Alman kadınıydı. Ziynet’e çok iyi davranırdı. Fakat son zamanlarda, Ziyneti çok yoruluyor, sanki azıcık da kilo almış görüyordu. Ziynet ‘suda çalışıyordu’. Yemek bölümünün müşteri ve tabaklara çarpan çatal kaşık sesleriyle, mutfak bölümündeki suyun akışına karışan ve temizlenmeyi bekleyen mutfak malzemelerinin sesleri kulağında tiz notadan giriş yapan bir senfoninin tınısını andırıyordu. Her Allah’ın günü, notalar aynı olsa da kafasında dönüp duran melodi hep değişiyordu. Hüseyin yine yoktu ortalarda. Çocuklarını düşündü yine. Bircan neden sürekli cümleleri telefonda tekrar ettiriyordu. Büyük kızını da henüz yaşı küçük olsa da evlendirmek niyetleri vardı paragöz emanetçilerinin… misal aleminde ‘scan’ edilmiş düşük çözünürlüklü fotoğraflarını gözünün önünden geçirdi. Artık anlamıştı, İstanbul hayali, hayaldi… bir yönüyle kızları kaderlerine terk edilmişti.

  • Dame Ziynet!

Eyvah ne olmuştu ki şimdi. Yanı başında, ustabaşı Lucy belirmişti. 60,70 ve 80’li yıllarda; ustabaşı ve Türk çalışan arasındaki ilişki, subay ile er arasındaki ilişki gibiydi. Lucy öyle değildi, insan dostu halden anlayan bir kadındı.

  • Buyurun Lucy Hanım!
  • Neyin var pek dalgın gibisin.
  • Yoo! Her şey yolunda!
  • Biraz yorgun ve kilo almış görünüyorsun
  • ……………….

Sarışın Ziynet; tam bir Karadeniz kadını… duygularını gizlese yanakları kendini ele verirdi. Yüzü al al oldu. Lucy’nin ne de güzel gözleri vardı. O bir çift göze bakarken acaba anlar mı, anlarsa bana iltimas gösterir mi yoksa beni işten atarlar mı? Sorularla kafa karışıklığı yaşadı.

  • Ziynet istersen izin al, dinlen biraz.

Olacak iş değildi çalışmaya ara vermek. ‘İyiyim bir şeyim yok.’ diyebildi nazikçe… Almancası da hâlâ düzelmemişti. İş Almancası her zaman ihtiyaçlarını karşılamıyordu. Lucy pek de emin olamamış tavırlarla oradan uzaklaşmıştı. Ziynet karnına dokundu. Nereden bakılsa 7. ayındaki bu bebeğin anlaşılmaması için kuşak üstüne kuşak sarıyordu beline. Kimse anlamamıştı. Zaten doğumun olacağı günün öğlen saatleri nefes alma sıklığı artıp sancıların onu sıkıştıracağı ana kadar da kimse anlayamayacaktı. Anlamamalıydı da çünkü verilecek iznin ücreti takdir edilmiyor, maaş alamıyordu.

Bebeğin; makul sıkışıklığın yanında, bir de içeri doğru bastırılmış ikinci sıkışıklığını yaşaması belki de ilk travması oluyordu.

Site Footer