Roman – 9

Zil çalmıştı. Bütün daireler aynı zili kullanırdı. Sade ve mekanik ses. Ziynet’in eli doluydu. Kızına seslendi.

  • Kızım kapı çalıyor.

Ziynet ortanca kızını Almanya’ya getirmişti. Hepsi olmuyorsa da birisi gelmeliydi. Büyük kızı Zümrüt’ü aile büyükleri evlendirmişti. Henüz 16-17’sindeydi ve bunun üzerinden de birkaç yıl geçmişti. Bu ortanca kızı da evliydi. Evlendiği adamdan şiddet görmüş, benliği silinecek gibi olmuş, çareyi davetiye çıkaran annesinin çağrısına uyup Almanya’ya kaçmakta bulmuştu. Dünyaya getirdiği ama ömrü vefa etmeyen minik bebeğin acısı da cabasıydı. Eşek gibi kendisini emir altında tutanların buyruklarına itaat etmekten bıkmıştı.

  • Bakıyorum Anne!

Haxan sıcaklık hissetmişti Aynur ablasına karşı üvey de olsa. Önceki gelen üvey kardeşlerinden gördüğü şiddeti bunda görmemişti. Tahammülsüzlük patlamalarını tatmin için öncekilerin Haxan’a uyguladığı şeyi Aynur tercih etmemişti. Aynur’un en büyük özelliği saflığıydı.

Haxan, koridordan gelen seslere kulak kabartmıştı. Üvey ablasının Almancası yoktu henüz. Alt katta bir restoranın bulaşık kısmında çalışıyordu, henüz ciddi bir dil becerisi için ihtiyaç da hissetmiyordu. Kapıya doğru yöneldi Haxan. Kapının koridor tarafında uzun boylu koyu giysili, gözünde yuvarlak retro bir gözlük olan ve ellerini arkasında birleştirmiş bir Alman adam duruyordu. Ablasıyla adam anlaşamamışlardı. Haxan ablasını hafifçe itti. Gelen adamı tam görebilmek için henüz 7-8’lerinde olan Haxan başını kaldırdıkça kaldırdı. Adam:

  • Babanız evde mi? diye basitçe bir soru sordu.

Üvey ablasına gülerek Haxan cevap verdi:

  • Nein.

Adam arkasında kavuşturduğu ellerinden bir tanesini ortaya çıkardı ve ikisinin ortasına gelecek şekilde kolunu uzattı. Haxan, filmlerde görmüştü ama canlı bir silahı ilk defa görüyordu. Yüksekliği ayarlanabilir meşe rengindeki salon masasının altında yerini aldı. Ve gözlerini kapıya dikti. Annesi de koridordaki görüntüyü fark etmiş şoka girmişti. Haxan olan biteni net görüyordu. Adam eve girmeye çalışıyor, tuhaf bir şekilde Aynur, adamı eşiğe basmaya çalışırken kuvvetlice geriye doğru itiyordu. Bir aralık anne, trafiğin aktığı yola nazır balkona koştu. Eline çalı süpürgesi geçmişti, onu olanca gücüyle yuları fırlatmıştı. Sesi tüm caddede çınladı.

  • Hilfeeee, Hilfeeee

Göçmenler dili ‘native’ bilmek zorunda olmasalar da kilit kelime ve tümceleri bilmezlerse onlara pahalıya mal olabilirdi. İşte bu da o cinsten kelimelerdi.

  • Hilfeeee, Hilfeeee

Göçmenlerin apartmanından yardım çağrısı yapılıyordu.

Hırsız mıydı arsız mıydı, bir anda yok olmuştu adam. Haxan uzun süre masa altından çıkamamış, çıksa da konuşamamıştı.

Birkaç gün içinde Avrupa baskısı Hürriyet’te aile pozları çıkmıştı. Habere göre göçmenlerin hayatı hep tehlikedeydi. Kadınları, kızları… yüzler asıktı. Aynur karede yoktu. Resmi değildi ki! Gazeteci hem bu konuda uyarmış hem de deklanşöre basmadan önce:

  • Gülmeseniz lütfen. Daha dün evinize silahlı adam girmeye çalıştı, demişti

 

Sielwall

Hayat tekrar düzene girmeye başlamış gibiydi. Ziynet işine dört koldan sarılmış, Hüseyin işleri bir ölçek daha büyütmüştü. Artık sosyal ve kültürel organizasyonlara da imza atmaya başlamıştı. Ferdi Tayfur ve Barış Manço gibi sanatçıların bulundukları şehirdeki organize işini üzerine alıyordu Hüseyin. Çalışan bir Türk sineması, bir Türk kahvehanesi ve bir Türk-Alman Dostluk Derneği vardı. Hem prestij hem para hem de imkanlar noktasında şikâyet edilesi bir durumu yoktu. Bu durum ev hakimiyet ve düzenini sarsmasaydı keşke, ama olacak olan olmalıydı.

Ziynet’in zihin altı işlemcileri günbegün daha çok ısınıyordu. Türkiye’deki çocuklarının kontrolünü kaybetmişti. Ortanca kızı Bircan’ı da evlendireceklerini duydu. Zaten sadece senede bir gidilesi Türkiye’de ne de çok iş birikmişti. Yoksa yapılacak hiçbir şey kalmamış mıydı?

Haxan için çözüm bulunmuş gibi görünüyordu. Sielwall’de, hem baba hem annenin iş yerlerine yakın mesafede bazen Alman bazen Türk bakıcılarla sorun çözülmüş görünüyordu. Sielwall, bulundukları şehrin merkezi gibi duran bir yerin ismiydi. Üstten geçen elektrik kablolarına bağlı yürüyen koyu krem renkli tramvayların vızır vızır dolandığı en fazla iki bilemedin üç katlı müstakil bitişik nizam evlerin bir resim tuvalinde resmediliyor gibi yan yana hizaya durmuş gibi göründüğü bir yerdi burası. Sanki tramvayın gidiş gelişlerinde resmigeçit gibi alkışa duran seyircilere benziyorlardı bu binalar. Hepsinin yoldan çekim payları ve kat yükseklikleri tastamam olduğundan, bina önlerindeki geniş boşlukları çiçek tarhları, bisiklet süsleri ve hoş geldiniz hoşâmedileriyle süslenirdi.

Hüseyin yine gelmemişti. Ziynet, evinde oturup bir yandan dışarıyı seyrederken hem dışarıda salınan ağaç dallarının uçlarındaki yaprak ve dallara takılı duran çiçeklerin sessiz dualarına ritmik eşlik etme yollarını düşünüyordu. Günbegün bir ölçek daha yoruluyordu. Ellerine baktı. Ağrılar bileklerinden parmak uçlarına doğru yayılıyordu, sanki kısmî şekil bozuklukları da görünmeye başlamış gibiydi. İç çekti, camdan eve doğru döndü.

İçeride derme çatma Türk halısının üzerine konulmuş yüksekliği minik bir kolla ayarlanabilir meşe renkli bir masanın altına doğru emekleyen Haxan’la göz göze geldi. Böylesi anlarda Ziynet’in gözünden dünya silinirdi. Haxan emeklemeyi bırakıp bir çırpıda oturmayı tercih etti.

Annesinin duyacağı şekilde seslendi:

  • Mama

Ziynet ağlıyordu. İlk defa ona seslenmişti bu sevinçti… Haxan Türkçeyi duyacak kadar zamanı olmamıştı, bu kederdi.

Site Footer