Tuhaftır, Fulda’dan Bremen’e doğru katettiğimiz yolu hatırlamıyorum bile. Halbuki iki kişiydik ve yol arkadaşımla bir hayli de sohbet etmiştik. Ama nafile. Aşıkın maşukuna, meğer ki mecazi fülan dahi olsa kavuşma uğruna katettiği yollar demek böyle silinip gidiyor akıldan. Ya aşkın hakikisinde bu durum nasıl olmalıydı! Sadece bir vasıta olan ‘yollar’da takılıp kalmak aşık için akıl kârı mıydı ki!
‘Yol hatırasız’ ulaştık Bremen’e… ondan bahseden ilk tabelayı görür görmez yol arkadaşım heyecan yaptı. Sonra sıklaştı bildiri tabelaları. Vardığımızda tam da tahmin ettiğim gibi, şehrim, başka yerlerin sonbaharına benzer hafif bir çisenti yağmurla karşıladı bizi.
Evi, Weser Nehrinin hemen yanında tutmuştuk. Kuzey’den esen çocukluk hatıralarımla Güney’de Weser’in sükûnet deyu akan nehrinin arasında kalmak bana iyi gelmeliydi bu sefer. Buluşmaya gitmeden önce istemsizce devam eden düzenli nefes alma ritmimi bozdum. Bremen’i kokladım. Ne kadar da özlemişim burayı.
Kalacağımız zemin altı dairesine yerleştik. Bir süreliğine kiraladığımız bu yerin sahibi Alman beyefendi bizi karşıladı, evini köşe bucak gezdirdi.
- Burası mutfak; bakın şurada masa örtüsü var; serin bunu dışarıya beraber bahçede kahvaltı yapın.
- ………
- Burası oturma odamız, buraya tabi yatak odasını geçerek gelebiliyorsunuz. Bahçeye açılan da bir kapımız var. Uzunca şu koltuğa oturun da rahatlayın. Ha bu arada bakınız (koltuk yastığını kaldırarak) burada daha önceki misafirler bir gedik açmışlar. Ama biz onu yine deri bir yamayla yamadık. Böyle oluyor işte, keşke dikkat etseler…
- ………
Ev sahibi Richard bey; yol arkadaşımın da tasdikiyle anladık ki konuşmaya ve sohbete hasret. Bu zaten Avrupa’nın karnesinde sıkça görülen bir durum. Kendisini kırmadan elindeki anahtarı alıp, hızlıca da yola koyulmamız gerektiğini kendisine hissettirdik. Bremen Hauptbahnhof’unda bizi bekleyen biri vardı.
Bremen’e gelmeden önce, GENÇ ÇAĞLAYAN dergisinin genç yazarlarından L. Hanım buralara geldiğimi dergi yöneticisinden duymuş, ısrarla buluşma talebinde bulunmuştu. Konu genç bir yazar ve kabiliyetli bir aktivistle buluşmak olunca; durum sanki o istiyormuş ben de zaman bulmaya çalışıyormuşum havasına bürünse de belli etmeden buluşmaya koşar adım gittim.
Hamburg’tan Köln istikametine gidiyordu L. Hanım. Tam ortası gibi kabul edeceğimiz Bremen güzelliğinde azıcık ârâm eyleyecekti. Sonra anladım, kendisi rotayla azıcık oynamış. Yoksa Hannover yolu daha kestirmeydi.
Beklerken, yol arkadaşıma Bremen Haubtbhanhof’un mimari güzelliğinden bahsetmeye çalıştım. Bremen tren istasyonu; 19. Yüzyıl endüstri devriminin de sembollerinden sayılıyor. Gösterişli karşılama holü, devasa kubbesi, modern mimari düzeni içinde dahi hâlâ zor gözüken taş işçiliği ve dekoratif zarafeti itibariyle Bremen’in ‘Landmark’larından burası. Hubert, mimar olarak birçok yerde aynı tarzda eserlere imza atmış. Her zamanki gibi, ‘tröst’ markaların dükkanlarda tüketim putluğuyla boy göstermeleri bu mekânı kirletmiş. 19. Yüzyıl dediğime bakmayın, şimdi bile ergonomik yapısıyla gereksinimlere cevap vermeye devam ediyor bu istasyon. Mekânın ruhu neyse de ama cismi yaşlanmış ve yorulmuş.
Çok beklemeden mütevazı giyim ve heyecanlı bakınmasıyla L. Hanım belirdi tam çıkışta. Elinde devasa krem rengi bir bavul, Anıtsal Cephe’nin hemen altında bizi gördü. Sohbet etmek için buluşmuştuk ya, acilen kahveci aramaya koyulduk daha hiç konuşmadan. Dünya üzerinde 38 binden fazla şubesi olan bir kahveci zincirinin, Bremen gibi Almanya’da işsizliğin en yüksek olduğu yerde hem de tam tarih dokulu Bahnhof’un içine açacağı dükkâna kim hayır diyebilirdi! 30-40 metre yürüyüp, bu kahveci de karar kıldık. Ben irice filtre söylesem de yok öyle bir şey dediler. O zaman siyahın ve kahvenin 88 derecelik suda buluştuğu bana herhangi bir içecek verebilirsiniz telkininden sonra, tanıma uyan bir şeyi yolladılar.
L. Hanım, hem üniversite okuyan, hem yazan, hem de düşünen, en önemlisi de 40-50 yıldır uğraşısı verilen ‘insanlık barışı’ için gece-gündüz koşturan bir aktivist. Henüz 20’li yaşlarda olmasına rağmen, üstteki intibaları hemen ilk etapta uyandıran tam bir entelektüel. Millenyum’u müteakip dünyaya gelen jenerasyonlarla ilgili endişesi duyulan; naiflik, saygı, karşısındakine değer verme; kanlı – canlı sayfalı kitaptan okuma yapma gibi kavramlarla sorunu olmadığı çok belli.
Türkiye’nin son 10 yıldır, ülkenin en kaliteli insanlarına ‘hadi çıkın!’ demesinden, o ve ailesi de payını almış. Hayatla mücadeleye erken başlamış, dil öğrenimi, üniversitenin hakkını verme ve yerel teamüllere, sosyal hayata hatta kişilere adaptasyonla ilgili bir hayli sınav vermiş. Birçoğunu halletmiş. Bediüzzaman; ataletin yokluk alemlerini, hareketin ise varlık alemlerini beslediğinden bahseder. Bu meyanda, yurtlarından çıkarılmak suretiyle daha geniş çapta harekete maruz bırakılanların, varlığa ve varlıklara hizmeti; başkaca hareketlerden elbette farklı oluyor. Allah’ın; kitabında, ‘…işte onların günahlarını elbette sileceğim‘ , ‘ (Allah)…muhakkak yardım edecektir’ hitabına erenlerin ‘yurtlarından çıkarılanların’ olması tesadüf değildir. İşte böylesi ledünni bereketi arkasına almış gördüm L. Hanımı.
Sanki çok öncesinden o hazırmış, ben de çok öncesinden ne konuşacağımı biliyormuşum gibi, Allah sohbetimize bir revnekdârlık verdi. Eni topu 45 dakika… Ama bir hayli konuyu müzakere ettik. Entegrasyon, yeniler-eskiler,… huşunetli insanların gönüllüler hareketinde pek de faydalarının olamayacağı, formatla oynamanın bereketi, yeni nesillere insiyatif bırakmada daha cesur olunabileceği; ayrımcılık, uyum, rehberlik, rehberlikte yeni şeyler söyleme, yeni rehberlik modelleri, liseli öğrenciler ve onlara rehberlik götürmenin keyif ve feyzi üzerine konuştuk. Böylesi şeylerin, 21.yüzyıl genç insan prototipinde dertlenme sebebi olabileceğini görmek, ben de huzur ve itminan duygularını uyardı. Ardından, GENÇ ÇAĞLAYAN dergisinde yapılan işler ve gayretlerle ilgili karşılıklı medh-ü senalar edildi…
Bir aralık hediyeleşme adetini de gerçekleştirdik. Kendileri, kızımın ve benim isimlerimizin baş harfinin üzerine ‘engrave’ edilmiş nazik kalemlerini hediye etti. Müthiş bir incelik, kalem zaafımın olduğunu nereden biliyor olsundu ki! Ben de; Avustralya yadigârlıklarından oluşan, sembolik şeyler takdim etmeye çalıştım. Bir aralık verip vermemekte kararsız kaldığım ucu daha açılmamış, sarı renkte üzerinde Koala resimlerinin olduğu kurşun kalemlerini uzattım. L. Hanım bunu görünce bir hayli heyecanlandı. Şaşırdım. Böylesi bir asırda, kaleme, hele hele kurşun kaleme sevinecek kaç insanoğlu kalmıştı ki! İçlerinden birisini seçip:
- Abi kalemtıraşınız da var mıdır?
- Maalesef ama…
- Trende giderken bir şeyler karalayacaktım, okuma yapacaktım, bu ne kadar da iyi oldu böyle. Teşekkür ederim.
- ………
San’at küçük şeylerde daha çok temerküz eder, prensiptir. Sanat ruhu olanlar da en belirgin şeylerden birisi de ‘hayret’ten taviz vermemeleridir. Küçük, olağan gibi gözüken, genel geçermiş havası veren eşya ve hadiselerde hayret, sanat ruhunun olmazsa olmazıdır bence. Yol arkadaşımla birlikte; böylesi hususiyete sahip birisiyle tanışmıştık.
Ayrılma vakti geldiğinde sanki kızımdan ayrılıyormuş hissine kapıldım. Trenin vakti gelmişti. Ağır bavulunun kolundan kavrayıp, altındaki tekerleklerin seslerine pek de aldırış etmeden perona kadar hep birlikte yürüdük. Babasına selam ilettim, tam bir Ankara hastasıymış o da… müthiş bir ortak noktaydı bu! Bir zamanlar; Ankara AŞTİ terminaline sadece Ankara’ya olan sevgimi izah sadedinde Ankara şiiri yazmak için gittiğimden bahsettim. Ankara benim için de bambaşkaydı.
Tren geldiğinde, kızımı uğurlama ‘default’ güdüsü karnıma ağrı olarak girdi. Bremen’e henüz geleli 2 saat olmamışken, Allah beni böylesi bir durumu yaşamamı murad etmişti. Bahar tarhları altındaki Bremen bana hoş geldin derken, aynı anda Bediüzzaman’ın:
“Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim, sizler cennet âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır. …mezarımıza uğrayınız. O bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kal’anın başına takınız, kapıcıya tembih edeceğiz, bizi çağırınız. Mezarımızdan ‘Henîen Leküm’ sadasını işiteceksiniz.”
,sözlerini de hatırlatarak bana; ‘yeryüzü mirasçılarından’ bir numune suretinde bahar hediyesi getirmiş, en çok ihtiyacım olan ve pörsüyen ‘ümit’ duyguma böylelikle bir saykıl vurmuştu.
Ne olacak, nasıl olacak, tohumlara n’oldu, kar-kış-boran dağıttı mı, mercan mağaralarının kapısı-duvarı yosun mu tuttu inilti ve vesvelerime cevap suretinde:
‘’Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın işine karışmamalı.’’, cümleleri fiilen geçti göz önümden. İnsan olacak olandan değil, vazifesinden sorumluydu.
Tren perondan ayrılırken, burayı belki yüzlerce kez kullanmış olsam da ilk defa hayatımda Bremen Hauptbhanhof’undan birisini uğurlamış oldum. Âdetimin hilafına bu sefer raylara bakakaldım. Yol arkadaşım yine gözlerimin içine odaklandı:
- Yapma!
- ……..
Dört gün sürecek Bremen tenezzühünün ilk adımını başlatmak üzere 177 yıl önce de burada duran istasyonun devasa dört penceresinin altından geçip âsûde şehrin içine doğru yürümeye başladık.
1 comments On Bremen Hauptbhanhof’ta Bir Genç – 6 – hasan Safyürek
Görüşmeyi anlatan çok çok güzel betimlemeler!