Birkaç saat içerisinde Almanya’nın en kuzeydeki en güzel şehirlerinden, Bremen’den İsveç’e geçiş yapabiliyorsunuz, trenle tabii.
………………………………………………………………….
Yıl 2008-2013 arası; Türkmenistan-Türkiye arası gel git yaparken kullandığım uçak seyahatlerinde bazen (aslında bazen değil) yer kargaşası olurdu. Business tarifeli uçuş modunda değilseniz, ihtimamla satın aldığınız numaralı koltuğunuzda başkasının oturduğunu görmek hep olasıydı. Ya yerinizi beğenmiştir, ya uçak içinde aile birleşimi yaşanmıştır ya da o anda sebepsizlik üzerinden sizin yeriniz işgal edilmiştir. Kaldırmaya çok çalışsam, ve hatta ikna turları atsam da, çoğunlukla netice hüsran olmuştur. Türkmenistan’a uçuyorsanız zaten şansınız yoktur, sadece kibarca ve ironi yaparcasına onun yanılsamayla yanlış yere oturduğuna ikna etmeye çalışır, biletine bakmasını salıklar… ardından yorulur ve siz onun biletine bakıp koltuk numarasını öğrenir ve onun yerine oturmaya çalışırdınız, eğer orası da dolu değilse. Yok doluysa o zaman 2. dereceden 3 bilinmeyen denklemine sayısalcı zekasıyla çözümler bulmaya çalışırdınız, burada x hep siz olurdunuz. Bilinmeyen, bulamayan, bulunamayan…
Şimdi de Viyana trenindeyim. Viyana’dan Almanya’ya giden ‘’Deutsche Bahn ‘’ ama ‘’ Ice ‘’ olanından bir tren. Ülkeler arası bir tren hattı bu.

Avrupa uzun yol trenleri klasikliğinden ve biraz eskimsi görüntüsünden ödün vermeden kullanılmaya devam ediyor.
Biletim, ekonomiğin de altında süper ekonomik olanından. Bu trende de üstte yaşadığım olayların bir benzerini yaşadım. Bir farkla, bu sefer ihlalin kahramanı bendim. Ama bilmeden oldu, başkasının yerine oturmuştum. Aslında başta her şey normal gidiyordu.
Oturduğum yer, dört kişinin karşılıklı oturduğu, ortasında masası ve masanın sağında minnak ve demirden bir çöp kutusunun olduğu bir bölüm. Almanya’nın 1980’lerden beri tarzını değiştirmediği trenin en cafcaflı aile yerine oturmuşum. Hem de yüzümü gidiş yönüne vermişim bir de cam kenarı daha ne isteyebilirim ki! Hayal meyal, çocukluk yıllarımdaki şehirlerarası yolculuklardan kalmış olacak, bu yerlerin dizayn ve kokusunu yabancılamıyorum. Her şey tanıdık ve tuhaf bir şekilde sıcak geliyor. Oturmuş bulunduğum bölümün vagonu ” 2 Klasse ‘’ yani 2. mevki.
Önce, her halinden bir bilgisayar kurdu olduğu belli bir genç oturdu yanıma. Apple Mac’ine odaklanmış henüz 20’lerinde görünen gencin; aşırı ‘’addict’’ duruşuna ve konstantre oluş şekline bakınca, zamanla ense düzlüğü ve omur ağrıları yaşayacağını düşünmeye başlamıştım. Bir aralık genç, benden hoşlanmadığını belli eder bir refleksle sol arka çapraz ikili koltuklardan birine geçiverdi. Bu arada yolculuk Viyana’dan Münich’e bi tabii.
O kadar fazla kasaba, köyvâri yerlerden ve o kadar el değmemiş gibi görünen doğa ortamlarından geçiyorsunuz ki, bu tabloların hızlı hızlı geçiyor ve gidiyor olduklarına aldırmadan hayretler yaşıyor ve soluğunuzun kesilecek kadar az nefes aldığınızı dahi hissedemiyorsunuz. Almanya sınırına geldiğimizde bir anda iklim değişmişti; günlük güneşlik bir ortamdan bir anda ‘’ hey uyan Almanya’ya geldin! ‘’ dercesine camları döven yağmur damlalarının, tren raylarından çıkan demir sesleriyle yarışırken buldum kendimi.
Birçok durakta duruyor tren. Bu eğer gezinti için değilse, yolcuları için yorucuymuş gibi görünüyor. Hele hiçbir şeyle ilgili olmayan sadece boş boş bir noktaya bakan yolcular için daha da bir ızdırap olsa gerek. Bir aralık trene gençler bindi. Hani gençlerden bazıları olur; tren, otobüs ve bilumum toplu taşımalarda delirme-cinnet karışımı şeyler yaşarlar ve yaşatırlar. Gürültüsü, patırtısı, esprileri ve kahkahaları etraflarındaki herkesin şahit olmak zorunda olduğu bildiğiniz şu gençler. İşte bu gençlerden ikisi karşıma oturuverdi. Onlar delicesine toplu taşımadan umarsızca nasıl bağırarak konuşulur ve hiç kimsenin fikri umursanmaz konulu temayı işlerken, tam bu esnada, başka bir vagondan yüz işmizazları tam okunmayan bir Avrupa hanımefendisi 7-8 yaşlarında çocuğuyla çıkageldi. Çok da öyle düşünmeden, elini tutan kız çocuğunu yanıma oturtup, gözden uzaklaşıverdi. Ara ara kız çocuğunun yüzüme baktığını hissettim. Viyana’nın sağında solunda sergilenen Osmanlı asker ve paşalarının tiplemelerine mi benzetti acaba diye düşünerek bir ürperti yayıldı içime. Stephansdom’daki 1738 yapımı Giovanni da Capistrano Anıtını da düşününce, hele bir de çocukcağız perspektif olarak beni alt açıdan süzüyor ve ufuk noktası olarak da arkamdaki Avusturya köylerini veriyor olması gerçeği bana yolculuğun biraz zorlu geçecek olacağını hemen hissettirdi.
Gençler bir anda kalkıverdi. Tam oh şükür diyecektim, diğer vagondan bizim vagona geçen ve bir müddet başka ikili koltukta oturan yanımda kız çocuğunun annesi ve diğer çocuğu boşalan yerler oturuverdiler. Aile birleşiminin tamamlanmış olması heyecanı mıdır yoksa uzun süredir yolculuk yapıyor olduklarından mıdır, hızlıca nevaleleri masaya açıverdiler. Her halinden yol tecrübesi olduğu belli olan, Belçikalı – Fransız karışımı olduğunu düşündüğüm anne, çelik çavak hareketlerle sofrayı kuruverdi. Tam teşekkül, yolluk hazırlamış çocuklara. Yanımda oturan kızın kız kardeşi tam karşımda, salamlı ve yeşilliklerle süslenmiş sandviçini yemeye başladı. Ve sonra diğerleri… Önceleri bilimsel anlamda tanısını bilmediğim Misofonya (Misophonia) denilen, seslere karşı aşırı duyarlılığı olan insanların yaşadığı bir sorunsallık var. Misofonyak olduğumu biliyor ve fakat bilimde böyle yer tuttuğumu bilmiyordum. İşte bu gerekli/gereksiz hassasiyet bende olur olmaz neredeyse her yerde bir patolojik tanı gibi bir anda ortaya çıkıp, hayata olan bütün konsantrasyonumu zir-ü zeber edebiliyor. İşte bütün ailenin, annenin hazırladığı mutena doğranmış salatalık dilimlerine uzanmasıyla bu hâl bende bir anda hortladı. Tüm aile fertleri, aynı anda ve ciddi bir senkronizasyon ile salatalık yemeye başlayınca, köprüde uygun adım yürüyen askerlerin betona baskısının her vuruşta artması gibi, beynimde sesler sürekli büyümeye başladı. Bilirsiniz belki; asker taburu herhangi bir köprüden geçerken ‘’uygun’’ adım yerine ‘’rahat’’ adım yürümeleri emredilir. Çünkü; askerlerin aynı andaki her ayak vuruşları, bir rezonansa sebebiyet veriyor, buna salınım da deniliyor. Bu salınım, uygulanan kuvvet aynı ve bir de senkronize olunca, sonunda ritmik salınım yıkımı getiriyor. Mesela, 1940 yılında Tacoma Köprüsü böyle yıkılıyor. Benim de konsantrem aileden gelen ritmik ve sismik dalgalarla bozulmadan bir şeyler yapmam gerekiyor. Tren dolu, kaçacak yer yok. Bir ümit bir çıkış yolu bulmam gerekli.
Bu esnada Avrupa’nın sınır köylerinin de silüetleri de bir bir akıveriyor trenin camlarından; mütevazı evler ve yeşilin belki de milyonlarca tonu, kaçırıyorum, … konsantrem bozuk çünkü. Şöyle afili bir bakış atmalıyım camdan dışarı. Ağızda boş boş duran pipo veya puro, şöyle boyunda eğriti duran bir fular, başımda eskitilmiş gri bir şapka, bir entelektüel oturuş düzeni verebilirdi de ben,
elimde Viyanadan kalma ‘’ take away ‘’ kapta ‘’ siyah kahvemle ‘’, katır kutur sesleri arasında adeta, 30 yıl önce Adana’dan İstanbul’a yaptığım 24 saatlik 3. mevki yolculukta buluvermiştim kendimi. Bir medet beklerken; 60’lı yaşlarda nezih bir çift vagondan içeri girdi. Yanımıza asaletle yaklaştılar ve anladık ki; bu oturduğumuz yerlerin de bir sahibi varmış, ve bu sahipler bu güngörmüş çiftmiş. Meğer ki, 2.mevki de almış olsak, paraya azıcık daha kıyıp oturduğun bu yeri de satın alabiliyor ve dilediğince sevk ve idare edebiliyormuşsun.
Neyse, evvela hal diliyle oturduğumuz koltukların sahipleri olduklarını ifade ettiler. Sonrası dram içerir. Adam bizi şöyle bir süzüverdi, bütün aile bireylerine tek tek baktı, ben hariç herkes istifini bozmadan salatalık yemeye devam ediyordu, sepetler ortaya saçılmıştı. bense elimde ‘’ Berliner ‘’ utana sıkıla başımı eğerek yiyordum. Bilen bilir bu ‘’ Berliner ‘’ public ortamların yiyeceği değildir. Kuş bakışı halimiz piknik ortamlarına benziyordu. Ben fırsat bu fırsat deyip hemen ayaklandım, fakat Avrupalı beyefendi aile reisine yani bana, ‘’ Kalkma oğul, çoluk çocuk zer zefil olmayın. ‘’ der gibi bir edayla eliyle oturmamızı işaret etti. Adamın ve eşinin hayal dünyasında olup bitenleri tahmine koyuldum; anne sarışın, çocuklar sapşarışın, baba esmer, pos bıyık… yaratılış harikalarının hikmetinden sual olmaz diye düşünmüş olacaklar ki, çok da düşünmeden acıma ses tonuyla ‘’ siz oturmanıza bakın aile saadetinize halel vermeyelim ‘’ sadedinde Almanca ‘’ Wir können woanders sitzen.’’ Deyiverdi. Bizim tarafta evin annesi de Felemenkçe ‘’ bedankt dat je zo aardig bent ‘’ diyerek teşekkürlerini beyan ettiler, ben de yani temsili baba da ingilizce ‘’ thank you, we appreciated ‘’ diyebildik. Bu kadar farklı sesler arasında kafasının karıştığı çok belli oluyordu. Geri dönüp risk de almadı, nerden baksan bu grubun toplanıp yeni bir yere geçmesi dakikalar alırdı. Onlarda bana göre karşı çapraz ikili koltuğa geçiverdiler. Önceleri ara ara kibar bakışmalarla bu centilmen aileyle minnet ve teşekkür sadedinde göz teması kursak da, yanımdaki ailenin birkaç durak sonra trenden inmesiyle bu bakışlar yerini şaşkınlığa bıraktı. Kafalarında bir denklem oluşmuştu bilinmeyenleri olan, nasıl yaptılar bilmiyorum. Göz temasından kaçındık…
Bu kadar şeyden sonra; Bremen – Hamburg – Kopenhag – Malmö trenlerini de ‘’ 1.Klasse’den ‘’ almam da şart olmuştu. Aldım da… bu kadar şeyi de bundan yazdım. Peki değişen bir şey olmuş muydu? O da başka bir yazıya kalmalı…
1 comments On Bremen III (Viyana-Münih) – hasan Safyürek
“kalkma oğul, çoluk çocuk zer zefil olmayın” hitap kısma baya koptum. hiç beklemediğim bir anda geldi. ayrıca bu yazı serisi, Bremen yollarını arşınladığı hissini veriyor gerçekten insana. tatlı seyahat anlatıları.