Bremen IV ( Bremen – Malmö ) – hasan safyürek

Eski dil diyeceksiniz şimdi yazacaklarıma biliyorum. Yalnız, neden sevilmez bazılarınca bu eski dil kafam almıyor. Eskiyen eşya, eskiyen tablo, eskiyen içecekler, eski bir fotoğraf değerlenir paha biçilmez olur da, eskiyen dil neden değerli olmaz…ve tam tersi gündelik hayatta kullananlar garipsenir. Çağdaş Türkçe sözlüğü kelime kapasitesi yaklaşık 600 bin. Yapılan bir araştırma, Türkiye’de halkın günlük 400 kelimeyle hayatını idame ettirdiğinden bahseder. Her gün ayrı ayrı 400 kelime değil, neredeyse her gün aynı kelimeler, tümceler, ifadeler… Öyle olunca, bırakın 15. Yüzyıl Türkçesini, 20.yüzyıl başlarında Anadolu’da kullanılan cari Türkçe kelimelerin de içinde olduğu ifade kümeleriyle konuşmak istediğinizde dahi hem şaşkın hem yargılar yüzlerle karşılaşmanız her zaman olası.

…………………………………………………………………………………………………………………

Bremen; benim için aşkı temsil ediyor, dinginliği, durağanlığı, basit ve silik olmayı, kendi başına kendi dünyanda başkasına bâr olmadan mutlu olabilme zorunluluğunu. Bu şehri uzaktan sevmek, ve sevgimi canlı tutmak hoşuma gidiyor galiba. Tasavvufta kurbet, vuslat, gurbet konuları ele alınırken, uzaklığın sevgiyi beslediğine dair bazı tanımlamalar var.

Bremen Asil(l)eri

Buna göre, sevdiğiniz şey her neyse, uzaklığı ölçüsünde sevgi veya aşkınız, katlanıyor, katlanıyor, sonra siz o aşkın kendisi oluyorsunuz. Hatta aşk yolcularının, benliğinden geçtikleri, sevdiğinin aşk nurunda yandıkları veya nurun içinde kayboldukları, mecnun oldukları, bazen obje – süje arasında yer ve konum kargaşalarına girdikleri de oluyormuş… buna göre, evet gerçekten de vuslatın (buluşma) tam zamanı gelmeden, sevgiliyle uzaklık aslında gerçek yakınlığı besleyen etmenlerin başında geliyor sanırım.

Hatta söylenir, meşhur Ebu Hanife, Kâbe özlemiyle yanıp tutuşan bir kişidir.  Aslında gidip bu özlemini artık ölene kadar giderebilme fırsatı vardır. Kendisine bu teklif edilir. Denir ki : ‘’ git yerleş! Yanacaksın böyle (bunu ben ekledim) ‘’ Ebu Hanife cevap verir: ‘’ Kabe’ye yerleşip memleketimi özlemektense, memleketimde kalır Kabe’yi özlerim.‘’ Bana manidar gelir bu. Canlı olan aşkın korunması, maşuka kavuşmaya engel oluyor.

………………………………………………………………………………………………………………………

Bremen’de çıkma zamanı geldiğinde, aşkımın canlı kalacağına seviniyor, ama insan olmanın gereği çıkacak olma fiiline de üzülüyordum. Ne de çok ayrılıklar/uğurlamalar olmuştu hayatımda, hepsinde de ağızda kalan aynı tat, boğazdaki aynı düğüm, karındaki aynı sancı…ve artan boşluk hissi. Arkadan eller sallanır ama, bu sanki ’’gitme! dur’’ demek gibidir hep.

Bremen Hauptbahnof

Dur gitme…! Bindiğim trende, bu tuhaf duygularla, camdan akan ayrılık silüetlerini izlerken, birden kondüktör beyin, ağzımda eğreti duran maskeye dikkat çekmesiyle kendime geldim. Almanca bana, ‘’ yahu tak şunu arkadaşım işte, bıktık yahu, ne bu burun açıkta ağız kapalı bilader…’’ dediğini düşündüğüm cümlelerle, Kovid19 hazır ol pozisyonuna girdim. Baktım tren ağzına kadar dolu. Şansıma yine, dışarıda enerjilerini atamayıp, gelin bu enerjiyi bir de trende atmayı deneyelim diyen genç grubuyla komşu koltuklara oturmak düştü. Dikkat ettim şöyle, Alman değillerdi, yani saf Alman. Göçmen aile çocuklarına benziyorlardı. Kulak kabartmama gerek yok, bütün vagonu inletiyorlardı. Önlerinde ne varsa oralara vurarak ses çıkarıyorlar, birbirlerini itip kakıyorlar, arada da Türkçe konuşuyorlardı. Ergenlik çağına giren sözüm ona yeni yetme jenerasyon takımının, beden ve iç dünyalarında oluşan büyük değişimi hayatlarını daha anlamlı hale getirmek yerine; değişimi, alayına asilik, başkaldırma ve her şeyi tahribe teksif edip iyice anlamsızlaştırma gayretine dönüşünce, bu anlamsız ve tamamen döküntü akım sizi her yerde tam bir kuram dışı anarşistlik olarak yakalıyor.

Almanya’da Türklerin en büyük sorunudur, entegrasyon. Türkler Almanya’da entegre yerine eklemlenmeyi tercih etmiştir. 62 yıldır orada olan Türklerin, en az 3 milyon nüfusla entegre olamamış olmaları sosyolojinin alanına giriyor sanırım veya sosyopsikoloji… Ama hakikat şu, Almanyayı, değerlerini değersiz kılmadan entegre olmayı düşünenler ilk olarak 2016 yılından sonra gitmeye başladı, yedi yılda 60 yıllık mesafe aldılar… başka zaman konuşuruz bunu.

‘’Misophonia’’ problemi olan ben gibiler için, bu türlü düzensiz ve aşırı tedirginlik uyaran seslerden kaçış çok zor oluyor. Daha da garibi, toplu taşımalarda bu türlü kirliliğe sebebiyet veren duyarsızların, sizleri hiç fark edemiyor olmaları da, onları patolojik vaka olmaları noktasında daha vahim kılıyor. Cama doğru dönmem gerekiyordu… eni topu 326 km²’den oluşan bu güzelliği son defa görmeme, ‘’bizden başka kimse yok burada’’ çılgınlığıyla cinnet geçirmiş gibi davranan bir avuç heyecanlı gencin kuru gürültüsüne feda etmemeliydim. Zaten 5-10 dakika içinde şehir uzaklarda kalmıştı. Yine aynı duygu… ayrılık hissi.

Bremen…

Hamburg’a vardığımda, oranın meşhur ve iri kıyım tren istasyonundan hiç çıkmadım. Hamburg tam bir endüstri şehri, ağır sanayi ve ülkeyi ekonomik dengeleme anlamında ağırlığı olan bir yer. Ama alışamadım çok. Eski dilde, ‘’el mekan bil mekin’’ diye bir söz varmış. Yani mekânı değerli kılan o mekânda kalanlardır diye.  Arkadaşım vardı burada aslında, yani eskiden arkadaşımdı. Çok derin ve tam dip bir vefasız olması hasebiyle, kendisine izimi belli etmeden, sessiz ve gürültüsüz bir şekilde Kopenhag trenini beklemeye koyuldum. Ne diye arayayım ki hem. Vefasız işte… eskiden olsa, bir insanla ilgili vefasız demeniz için elinizde, Adana mahkemelerinin girişlerinde çok görülen, ellerinde tomar tomar kağıtların olduğu dosyaları telaşla içeriye doğru taşıyan davacı formatında bir haliniz olmalıydı, sebepler bulmalıydınız. Şimdi artık buna gerek kalmadı… dünya daha ne kadar küreselleşir bunu Allah bilir, fakat bu küresellikte dahi ‘’Bi-Vefa‘’ olana ödül verip, sonra ‘’temporary‘’ klasöründe ona muhtemel son sanş için yer açıp, zihninizden ve fiillerinizden uzak tutmalı belki de… yani düşünsenize, yani bu zamanda vefasız. Şimdilik Hamburg’un durumu bu benim için.

‘’Hamburg Hauptbahnof’da’’ belli bir süre treni beklemeye koyuldum. Kan içindeki en mazur sevyede olması gereken kafein miktarının, yaşadığım stres ve yorgunluk sebebiyle endişe ettirecek şekilde azaldığını hissederek, kendimi dinleme tesisi lokantası formatında bir yere attım. Evvela nazik bayan, iştahlı ve pek ümitli bir edayla isteklerimi sordu. Dedim : ‘kahve’, peki başka manasında kısa süreli göz temasından sonra daha da acı olan şeyi söylemek zorunda kaldım, ‘siyah sade kahve’. Garson kızımız sanki yıkılmış gibi kısa bir bekleme sonrası arkasını dönüp ayağını yere süre süre sipariş noktasına gidiverdi. Siyah kahve, bir bakıma kahveler arasında en ucuz olanıdır. Ama gerçek kahveci de, siyah kahve içer. Suyun tatlı-sert kıvamına bağlı olarak, kahve çekirdeğinin ince-kalın çekilmesiyle birlikte, pişirilme sevyesi ve tane çeşidine bağlı olarak sade kahvede gerçek bir kahve tadı alırsınız. İçine süttü, şuruptu, bunlar kıvam bozucudur. Baktım lokantada, Adana’da maçları izlerken garsonun size sürekli ‘’çay içenni abii’’ baskısı gibi bir baskı var. Halbuki ortamdan ilham alıp, şöyle entelektüel görünümlü bir edayla notlar almam lazımdı… çıktım oradan.

Hamburg Hauptbahnof

Hamburg Tren İstasyonu ‘’Hauptbahnhof’’, 1906 yılından kalma bir yapı, 21. Yüzyıl hareket ve aksiyonuna takat getiremeyecek gibi görünüyor. Ne kadar dayanır bilinmez. Günde 550 bin kişi burayı kullanıyor, Almanya’nın en yoğun istasyonu. Yirmi ayrı platform var. Bina artık eski kokuyor. Modernize edilen yerleri hariç, her adım atılan nokta bir erimeye sebebiyet vermiş. Mekân, insanların telaşından yorulmuş. Düşünsenize insan olarak ne kadar ayrılığa dayanabiliriz ki! Ruhu varsa eğer, taştan dahi olsa, her gün yüzbinlerce ayrılığa ve iç burukluğuna şahit olan bu mekân ne kadar dayanabilsin…

‘’Schweinske’’ pek iyi görünmemişti gözüme, şansımı bir kez de zemin kattaki kaos ortasına konuşlanmış ‘’ Punto Ernesto ‘’ ‘da deneyeyim dedim. Şöyle; İtalya, Kolombiya ve Alman karışımı melez bir Kafe. Mekan için hakim renk olarak kırmızı seçilmiş, bu içtiğiniz kahvenin özütüne de tesir ediyor. Ve tabii ki kahve resimleri, ve onlarca kiloluk kahve paketlerinden dekore edilmiş duvar tezgâhları… Entegrenin birinci şartlarından sayılan, yerel dili konuşmanın zorunlu olduğu hizmet sektöründe çalışmak konusu, Almanya’da çözülmüş.

Punto Ernesto

Pahalı kahve makinasının başında baristalık yapan beyefendiyle kısa bir sohbete başladık. Kolombiyalı, hem İngilizce hem Almancayı konuşabiliyor. Almanya’nın göçmen listesindeki ilk 10’da olmayan bir millet. Kahvesinin ne kadar kaliteli olduğundan, ve dolayısıyla ne kadar da enfes kahve pişirdiğinden bahsetti. Kahveyi alıp, kırmızı dekorun yoğun olduğu bölgeye oturdum. Siyah kahve’den bir yudum aldım, yutmadan ağzımın içinde birkaç defa çalkalayarak evirdim çevirdim… bir müddet tadına varmaya çalıştım. Sonra yuttum… kahve vücuduma mâl oldu… Bilimsel olarak kahve içindeki kafein etkileşim maddesi 5 dakika sonra kendini size hissettirir, bu etki en az 8 saat sürer.

…………………………………………………………………………………………………………………………………

Trenimim platformu değişmiş. Son dakikada yetiştim. Bari bu sefer bir aksilik olmasın diye, biletimi 1. Mevki olarak kabul edilen ‘’Klasse Einz’’dan almıştım. Hem de en önden ikinci tekli koltuk. Telaşla kompartımanlar arası geçişlerden sonra yerime varmıştım.

Koltuğumda başkası oturuyordu…!

Devam ederiz illa… (yani işte tek tük sadık okuyucu(ları)m için)

 

 

 

 

 

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer