Bremen’de Bremen’i yazmak. Aşkı…
Uzaktan uzağa şiddetlenen aşkıma mukabil, buluşur buluşmaz sanki bu duygumu yitirdiğimi zannederek beni telaşlandıran yer, özgürlük şehri Bremen. Sokaklarında müzik performanslarının aleladelik içinde sergilendiği ve performanslar için hiçbir yetkiliden iznin de gerekmediği Almanya’nın kuzey şehri.
Bremen’de Bremen’i yazmak talih bana göre. Kim aşkının en romantik hikayesini onunla beraberken yazabilmiş ki!
Bir arkadaşınıza ben Bremenliyim dediğinizde ki ilk tepkisi, mızıkacıların şehri mi? şeklinde oluyor. Bugün bir arkadaşımı arayıp Bremen‘deyim dediğimde de aynı tepkiyi aldım: şu mızıkacıların yeri mi ?! Evet mızıkacıların yeri.

‘’ Bremen Mızıkacıları ‘’ tabiri, şehirde bronzdan anıtı da bulunan ve sırasıyla üst üste durmuş Eşek, Köpek, Kedi ve Horoz’dan ve onların anlamlı hikayesinden alıyor. Jacob ve Wilhelm Grimm kardeşlerin 1812’den sonra Alman şiir, efsane ve masallarından yararlanarak tekrar yazılmış,hikayeden uyarlama. 1951’de de, Bremen’in tarihi diye kabul edilen yeri olan Schnoor veya Am Markt denilen meydanında bu ‘asi’lerin heykeli yapılmış. Halen şimdi Bremen Town Hall binasının sol yan arka köşesinde bu heykeli ziyaret edebilirsiniz. Gariptir heykeldeki bütün yükü sırtlayan Eşek efendinin sol ön ayak bilekleri sapsarı olmuş, gelen ona sarılarak bir fotoğraf çektiriyor. Adet olmuş zamanla ama bir ritüel şeklinde değil. İnsanlardan ümidimi kestim, bir asi Eşek efendi yeğdir bana demek istiyorlar belki ayaklarına sarılanlar, kim bilir?
Bremen Müzisyenleri’nin hikayesi aslında alelade ve kısa. Sahipleri uzun süre kendilerini kullanır. Eşek, Köpek, Kedi ve Horoz efendilerden oluşan ve ayrı ayrı yerlerde görevlerini hakkıyla yapmaya çalışan bu ekip zamanla yaşlanır. Yaşlılık ve artık onlara ihtiyaç kalmama gibi sebeplerden olacak, her birisinin sahibi kendilerine kötü davranmaya başlar. Kullanmış ve işleri bitmiştir ya… Dört idealist asi, yıllardır hizmet ettikleri sistem onların canına kastetmeden bulundukları yerden kaçarlar. Ortak mağduriyet ve kaderleri paylaşan dörtlü, arkadaş olurlar. Ardından hikâye bu ya, hırsızların ve arsızların haksız şekilde ele geçirdikleri eski ve belki de kutsal bir binayı yer edinebilmek için plan yaparlar. Bir gece vakti üst üste binerler. Eşek, köpek, kedi ve horoz… eve yaklaşırlar. İçerideki haramiler, pencereye doğru baktıklarında, ışığın arkadan da vurmasıyla, korkunç bir silüete (kakafoni) şahit olurlar. Ve zaten baştan beri korkak olan bu harami güruhu, arkalarına bakmadan kaçarlar. Kaçarak terkedilen mekan bu dört arkadaşa bir sıcak ev olur. Gıdaları müzik ve ritim olur… Müzisyen olurlar, kim bilir belki de kainatın ahenk bestesine ritim tutarlar. Belki de müziklerinde tema olarak; kullanılmış ve aldatılmış olmanın getirdiği acı tecrübeyle barışı, hakkı ve mazlumiyeti seçmişlerdir, kim bilir!
Avrupa milletlerinde sembol olan, asilik ve itiraz; bir fabl tekniğiyle, hayvanlarla ve hem de ehil olarak bilinen hayvanlarla manidar bir şekilde sembolize edilmiş. Dört asi diyorum onlara, isyan edilesi şeylere başkaldırmışlar. Heykellerinin önünde binlerce insan resim çektiriyor. Bir şehre ruh olmuş. Bremen’de iki heykel şehri daha anlamlı kılıyor. Biri bahsettiğim ‘Bremen Müzisyenleri’, diğeri ise ‘’ Roland’’ heykeli, veya diğer bir adıyla ‘’Özgürlük Heykeli’’.

Roland Bey’in heykeli 1404 yılında yapılmış. 5.55 metre yüksekliğinde (toplamda 10 metre) yapılan bu heykel, 782 yılından itibaren bu topraklarda yaşayan Bremen halkının özgürlüğünü yansıtıyor. Ronald Bey elinde tuttuğu kalkanın etrafında orijinal şekliyle şunlar yazmaktadır : ‘’ “vryheit do ik yu openbar / de karl und mēnnich vorst vorwar / desser stede ghegheven hat / des dankt gode is mīn radt”, Türkçesi : ‘’ Karl ve asilzadelerin bu yere (Bremen) vermiş olduğu özgürlüğü duyuruyorum (tebliğ ediyorum). Bunun için Tanrı’ya şükür. Budur size tavsiyem (mirasım,vasiyetim) ‘’. Bana manidar gelir, 8-9 yaşlarında önünde çekilmiş fotoğrafım var. O zamandan beri tarafımı belli etmek gibi bir yanım varmış demek ki. Aklıma özgürlük deyince hep o dev insanın aynı parağrafları gelir: ‘’Özgürlüğüm; en çok ihtiyacım olan şey ve yaşamımda en temel kurallarımdandır. Ekmeksiz yaşarım ama özgürlüğüm olmadan yaşayamam’’. Yine gittim, heykelin manevi silüetini selamladım ve tekrar fotoğraf çektirdim. Küçüklüğümdeki yıllarda heykele dokunabiliyor, birkaç adımlık tırmanma yapabiliyordunuz. Şimdi etrafına demir koruma yapmışlar, özgürlük heykeline! Yaklaşmayalım, dokunmayalım diye herhalde.
Almanya’nın bazı şehirlerinde yüze dik dik bakma adetine rastlayabilirsiniz, tuhaf gelir belki size. Öteden beri var bu, pek psikolojik ve sosyolojik sebeplerini düşünmedim. Ortadoğu milletlerinde bu bakış daha saklı ve daha tedbirlidir. Ama Avrupa coğrafyasında daha alenidir. Hem kendi bilir baktığını hem de size de hissettirir. İşte bu adet benim şehrim Bremen’de bulamazsınız. Ne dik dik bakar ne de soğukturlar. Daha sıcaktır Bremen sakinleri.
Sokakları ıhlamur ağaçlarıyla üfül üfül, parklarında birbirleriyle sohbet eden onlarca insana rastlayabilirsiniz. Evlerin önü; rengarenk gül, menekşe ve buralara has papatyalarla sarmalanmış. Çiçekleri dalında bırakma adeti olduğundan kimse dokunmuyor onlara. Görüneceği kadar görünüyor, kokusunu salabildiği kadar etrafına salıyor son nefesine kadar, ardından soluyor. Gidişleri zamansız olmuyor anlayacağınız. Evlerin belediyelerce tayin edilen yoldan çekme paylarına sanki tarhlar da eklenmiş gibi görünüyor. Çok estetik kapı önü bahçeleri var ve imrendirici şekilde dizayn edilmişler sanki hepsi. Demir parmaklıklardan taşarcasına bir çiçek salınımı var, mis kokan sokaklarında.
Bir akşam vakti kalacağım yere giderken, trafik ışıklarının betonarmesine asılı estetik bir ilan gördüm. Flohmarkt etkinliğinden bahsediyordu. Senede birkaç kere ‘’Flohmarkt’’ dedikleri mahalle organizasyonları var. Flohmarkt, Türkçesi bit pazarı. ‘ Garaj Sale ‘in daha amatörcesi ve biraz daha mütevazı olanı. Avustralya gibi ülkelerde ‘’garaj sale’’ adeti israfı ve insanın meta’ya karşı hırsını sembolize eder. Yığmak ve daha çok yığmak. Önemli olan kavram burada ‘’satın almak’’, gereklilik sonra düşünülen bir olgu. Bir ‘garaj sale’e gittiğinizde market gibi bir manzarayla karşılaşırsınız. Kullanılmamış veya çok az kullanılmış yığınla eşya. Bremen gibi şehirlerde bu durum biraz daha farklı.
Çoğunlukla bu ‘‘Flohmarkt” etkinliği; Alman ailelerin çocuklarına yönelik içi eğitici ögelerle dolu, evlerinin hemen önündeki kaldırıma ‘’stand’’ açarak, eski-yeni eşyalarını satma, (şimdi sıkı durun) sokağın başı ve sonu trafiğe kapatılarak so”kağı bazı sosyal etkinliklere hazır hale getirme şeklinde yapılıyor. Satış ve sergi stantları, kitaplar, antika eşyalar, kahve – çay satışı, Dj etkinliği ve çocuklara özel sokak tiyatrosu. Etkinliğin broşür ve ilanları şehrin trafik ışıklarının beton ayaklarına ve ilan duvarları şeklinde kullanılan yerlerine minicik kağıtlar halinde asılarak ilan ediliyor. Birçok mahalle ve sokak kendi etkinliklerini organize ediyor.
Şehrin diğer bir sembolü veya nasıl desem, sembolik ikonu da diyebileceğimiz ‘Weser Stadion’ yani Weser Stadı. İsmini, şehri eski ve yeni diye ikiye bölen Weser Nehrinden alıyor. Werder Bremen kulübü ise şehrimizin futbol takımı. Geçmiş senelerde küme düşmüştü, bu sene yine ‘Bundesliga’da. Bremenliler takımlarının küme düşmesiyle pek ilgili olmadılar. Weser Stadı şehrin hakim noktasında, ‘’ Altstad’tan (eski şehir) stada doğru dik şekilde akan sokaklar var. Maç zamanında rasgelmiştim, zannedersiniz festival var.
Neşeli insanlar. Merakımdan maça gittim. Taraflar eşit güçte görünüyordu. Stat küçüklüğümden bu yana çok değişmemiş gibi görünmüştü gözüme. Tribünler arasında insanlara içecek satan göçmenler gözüme ilişti, sırtlarında modern bir ‘’güğüm’’, izleyicilerin yüzlerini sürekli tarassut eden halleriyle susamış birilerini arıyorlardı. Birisi hemen yanımdaki taraftara içecek sattı. Almanya adaptasyonunu tamamlamaya çalışan bir göçmen olduğu her halinden belli oluyordu. Werder Bremen, son dakika golüyle yenildi. Olay çıkmadı. Aynı neşede ve festivali andıran kalabalığın organize hareketleriyle şehrin stada dik gelen sokaklardan evlerine dağılıverdiler. Bremenlilerin önemsedikleri şey aslında bir takımlarının olması, bir statları ve keyifli vakit geçirecekleri aktiviteleri. Takımın düşüşü, duş etkisi yapmamıştı anladığınız.
Bu gidişimde uğradığım güney, orta ve kuzey şehirlerinde, şaşırtıcı bir şekilde çocuk nüfusa şahit oldum. Önceleri Almanya’nın, nüfusun yaşlanması karşısında duyduğu bir endişesi vardı. 2020 resmi istatistikleri, bu sorunun bir nebze aşılıyor olduğunu gösteriyor. Önceleri 40 yaş üstünün park ve bahçelerde bebeklerini gezdiriyor olmalarına karşın şimdi bunu daha çok gençlerin ifa ettiklerini gördüm. Yanılıyor da olabilirim.
Sokak ve hatta birçok caddenin parke taşıyla kaplı olması şehri ayrı bir güzelleştiriyor. Başta maliyetli bir seçim gibi görünse de, şehir mimarisi açısından şehri farklı kılıyor. Asvaltta görülen bölgesel göçüklerin yamanması ve tamirinde yaşanan zorluk, parke taşlarla döşenmiş yollarda olmuyor. Bremen bir parke asvalt şehri adeta.
Bir hayli güvercinin, özellikle şehir merkezinde sizden korkmadan kaçmadan sizinle birlikte hayat sürdüğünü görebilirsiniz. Kuşların özgürce uçabilmelerinin ve özgürce konabilmelerinin, bulundukları o şehrin bir insanlık göstergesi ve şehir sakinlerinin iç dünyaları adına bir ölçüm birimi olarak kabul ediyorum.
yazı devam edecek…
Bremen yazımızın 2.sinde buluşmak üzere.

















