16 yıl kaldığım Ankara’dan ayrılırken beni sadece bir kişi AŞTİ denilen yerden uğurlamıştı. Yavuz bey gözlerime biraz acıyarak bakmıştı, biliyordu Ankara sevgimi. İçinde tutamamış, bazı acı gerçekleri manidar birkaç sözle yüzüme vurmuş ve bana ‘’ güle güle ‘’ demişti. Uzun süredir, Ankara’dan ayrılmam gerektiğini taş, toprak, hava haykırıyor ama belki de ben bir türlü anlamıyordum… Sonunda belki sayısını bilmediğim insanla tanışıklık ve belki birkaç bin Ankara’ya ait rehber kaydıma rağmen, sadece bir kişinin o da alelacele uğurlamasıyla terk etmiştim sevdalandığım şehri. Daha ne yapsındı bu şehir, son mesajıyla da bana ‘’ git ve gelme buralara artık…‘’ demişti.
2008 yılının sonbaharında Türkmenistan’a geldiğimizde, her haliyle bir şaşkınlık yaşıyorduk. Öncesinde bu ülkeye dair fikir olarak hiçbir hazırlık yapmamıştık. Sadece gelmiştik işte. Evvela bir arkadaşın evinin bir göz odasında, daha sonra bir başkasının, derken derme çatma kiralık evimize geçmiştik, eşim ve iki çocukla. Aslına bakarsanız çok da yabancı değildim bu ülkeye. 2000 yılında Türkmenistan’ı ziyaret etmiş, o zamanlar beni derinden etkileyen insanlarına hayran kalmıştım. İş adamlarıyla yemekler yenmiş, öğretmenlerle tanışmıştık. Fakat geziyi organize edenler arasında olduğum için sadece yapılan gezinin iyi ve verimli geçmesi için uğraşıyordum ve bu bende görülmesi gerekli olan bu ülkede hayranlık uyaracak tüm renk ve desenleri, hakkıyla izlememe engel oluyordu. Geziden dönüşte aklımdan atamadığım bir tablo vardı, öğrenciler… Öğrenciler bana bir tuhaf gelmişti. Onların her haline hayran kalmıştım. Gözleri, yüzleri, duruşları ve insana güven veren tebessümleri… Olağandı hem böyle şeyler, demek öğretmenler ve idareciler iyi organize olmuşlar! Ve öğrencilerini de iyi hazırlamışlardı.
Bir şey olmuştu bu gezi esnasında. Bu şey ara ara aklıma geliyor ve sürekli zihnimi meşgul ediyordu. Çölün ortasında kurulmuş bir gül bahçesinin, gül derme törenine katılmıştık gezi kafilesiyle. Törenin adına mezuniyet demişlerdi. Her renkten açmış güller etrafını rayihalarla mest-i mahmur ediyordu. Müzik ve kısa piyes performansları sergileniyordu. Nihayet güllerden bir tanesi sahneye çıkmıştı. Halinde bir tuhaflık vardı. Elinde bir kağıt parçasını zoraki tutuyor ve bakışlarını kendisine bakan birkaç yüz kişiden kaçırıyordu. Herkes susmuş bir şekilde bu gence hayranlıkla bakıyordu. Elindeki kağıttan şiiri okumaya başladı:
Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra…
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
“Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular,
Bir yiğit vardı; gömdüler şu karşı bayıra.
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım…
Ağlayıp da sînelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun!
……………..
Herkes şaşkınlıkla bu Türkmen yiğidine bakıyordu. Kimse alkışlamamıştı. Zira herkes biliyordu ki, şiir burada bitmiyordu. Genç titriyor gibiydi. Devam etmek için bir kez daha toparlandı henüz belki 10’unda 11’indeki, bu nasiyesi nur genç:
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun!
yoksa beni duymuyor musun!
Beni…!!!
Attı elindeki kağıdı birden sahnenin ortasına. Ve arkasına bakmadan koşmaya başladı. Nasıl cesaret bilemedim, ardından koştum. Koridorda yetiştim. Titriyordu… dokunup dokunmamakta tereddüt ettim. Aniden kendimi çok kirli hissettim onun karşısında, mikro ve makro kozmozdan daha güzel, çölde açmış tertemiz bir ‘’gül goncası’’ duruyordu işte karşımda. Ve Gülün yapraklarına reşhalar doluşmuştu. Fakat konuşmalydım:
– Nasılsın! Ne oldu
– (ağlıyordu)
– Lütfen, konuşabilir misin benimle!
Toparladı kendisini, yüzüme baktı. Gözleri bugünden değil sanki haftalardır şiş gibiydi. Bir acısı vardı besbelli. Annesini özlemiştir veya ne bileyim, sıkılmıştır belki hep okulda olmaktan diye düşündüm. Eğildim kollarından tuttum. Göz göze geldik. Koridorda o ve ben vardık. Yine o his belirdi içimde, utandım ondan, gözlerimi kaçırdım. Neden sonra samimi bulmuş olacak ki;
– Öğretmenimiz vardı, onu çok seviyorduk. Öldü geçenlerde. Ve, ‘’ yoksa beni duymuyor musun! ‘’ derken karşımda beliriverdi birden.
– ………..!
Kanım dondu. Bu türlü bir insan modeli tesadüfen ortaya çıkar mıydı!? Birkaç saniyelik bakışmamızın ardından. ‘’ Ben varım, senin yanındayım, abin ben olabilirim. ‘’ meyanında ama istemsizce sözler çıkmıştı ağzımdan. Ben dahi inanmakta güçlük çekmiştim dediğim şeylere. Buz gibi resmiyetinden ilallah dedirten Ankara nere, Türkmenistanın kaynayan sapsarı çölleri nere! Arkasına bakmadan koşmaya başladı. Koridorun sonuna doğru gözden kayboldu.
……………………………………………..
2008 sonuna doğru, Türkmenistan’a gelişimizi müteakip çocuklarımızı okula kayıt telaşına girişiverdik. Aşghabat Turgut Özal Türkmen – Türk Kolejinin müdür odasındaydım. Her zaman bana itici gelmiştir müdür odası. Resmiyetten ve resmilerden hoşlanmam oldum olası. Fakat müdür masasının arkasında, gözlerinden etrafına sadece gülücükler saçan birisi oturuyordu. Tanıştık evvela, ‘’ Dövran benim ismim ‘’ dedi. Elimi sıkıca kavradı. Akıcı ve berrak Türkçesi, beyefendi duruşu, sizli bizli konuşmadan taviz vermiyor olması, heybetli duruşu karşısındaki ben’i eritmişti birden. Çocukların kaydını konuşup konuşmadığımızı hatırlayamıyorum. Unuttuk herhalde o ara, konuya belki giremedim. İkramların izzetlerin arasında kaybolmuştum. Bu, konuya bir türlü girememe hali Türkmenistan’da kaldığım 5 sene süresince de sık sık tekrarlanacaktı. Ev sahibim ……. Bey’e elimdeki aylık kiramı bir türlü bırakamadığım gibi.
Komik gelebilir size; ev sahibime zarfın içinde nakit veriyordum kiramı ve bir şekilde evine ancak geldiği akşam vakitlerinde gitmeyi tercih ediyordum. İzzet ikram arasında çıkarıp veremezdim bir türlü emaneti. Sohbet etmeyi paradan, ziyareti maldan daha önemli gören diğerkâm bir adamdı. Birkaç ziyaret sonrasında ancak, o da çıkarken kapı girişindeki ayna önünde iliştirirdim zarfı sessizce.
Dövran Bey’le hızlı bir dostluk kurmuştuk. Her gün olmadıysa da her hafta görüşmeliydik. Kendisine meftun edecek bir hayat tarzı vardı. Hak’la olan ilişkisi onu tanıyanlar tarafından hemen fark edilecek kadar bambaşkaydı. Rükusu rüku, secdesi secde, kıyamı kıyamdı. Size isminizle hitap etmek yerine, isminizin yanına ‘’ bey ‘’, ‘’ muallim ‘’ veya ‘’ ağa (abi) ‘’ ekleyerek hitap ederdi. Müthiş bir terbiye almıştı. Oturup – kalkması, hitabeti – ses tonlaması, nezafet ve nezaketi, ağırlama – misafirperverliği, ve en zorlu şartlarda dahi (öğrencilerinin de şahitiğiyle) sinir – öfke eseri göstermemesi, sanki onu bu dünyadan, dünyanın genel geçer basit insan tiplerinden ayırıyordu. Ya o bu dünyaya ait değildi, ya da o dünyaya varisti…ortası yok gibiydi. Kaynak nasıl bir kaynaksa, o kaynaktan alabildiğince beslenmiş, onu köklü Türkmen gelenekleriyle de birleştirip, ortaya sadece imrenilesi bir ‘’ insan-ı kamil ‘’ modeli ortaya koymuştu. Belli ki, tatlı bir su kaynağından sürekli besleniyordu. Çok sonraları, ismi eski dilde ancak bilinen bir kaynak ismi bulmuştum : ‘’ Menhelü’l-Azbi’l-Mevrud ‘’. Anlamıştım, o buradan beslenmişti.
Sadece işim düştüğünde değil, ‘’ bedbin ben ‘’in kendini iyi hissetmesi, yürünülen yolun dikenine – tozuna takılmamam ve çölleşmiş ruhuma vahâ olması açısından kendisine bunu hissetirmeden yakın durmaya çalıştığım Türkmen yiğitlerindendi Dövran Ağa. Çünkü Ankara’da bir şeyleri kaybetmiştim ve ‘’Hak’’ onu Türkmen ili Aşk-ı Abat’ta açmış vahâlarda tekrar aramama müsaade etmişti. Bulmuştum da…
Kendisini uğruna adadığı ‘’şey’’e sıkı sıkıya bağlı, tavizsiz ve kararlıydı. Ailesi de kendisine uygunlukta Allahın bir nasibiydi ona. Çocukları eşi ve kendisi tam bir asalet örneğiydi. Düşünüyordum, bu dünya iyisi insana, ancak bir dünya güzeli eş olabilirdi. Tesadüfe tesadüf olmazdı ya, eşinin ismi de Türkmence şekliyle ‘’ Dünya Gozel ‘’di. Dünyalar iyisi ikram ve ağırlama kraliçesi hanımefendilerden bir hanımefendiydi. Ama kimbilir belki de ‘’ Dünya Gozel ‘’in asıl kahramanlığı, dünyanın akışına ters kürek çekmeyi azmetmiş bir irade kahramanı Dövran bey’e hayat ve yol arkadaşı olmayı tercih etmekti. Kolay değildi…mütevazı bir adamın eşi olmak. Bir yandan manifesto bas bas ‘’ iradi fakirlik ‘’ – ‘’ tevazu yaHu ‘’ diye bağırırken, bir yandan da çevre ve kendilerinden manevi takviye beklediklerinden yol vefasızlığı görünce, mütevazı olmak ve iradi fakirlik, bunlar bir eşin yardımı olmadan yürütülecek gibi değildi. Dövran bey, ‘’Dünya Gozel’’den destek alıyordu besbelli, göz aydınlığı…yol arkadaşı, dava arkadaşıydı ona. Demir, çimento, ziynet yerine eşinin iradesini demir, sevgisini çimento ve aralarındaki kutsal sevdaları da ziynetleri olmuştu besbelli… başkası başka türlü olsundu!
Davasının kara sevdalısı, mülayim Dövran Bey’in kalbi de çok hassastı. Rikkatine bir şey dokunduğunda sadece içine atar, onu orada hallederdi. Çok sıkıntısına şahit olmuştum, dünyevi (dünyayla ilgili) endişe duyduğuna rastlamamıştım. Azıcık bir solukluk yaşardı. Manevi serasına çekilip çoğu gönlün uzak olduğu aydınlık dünyasında o sorunu eritirdi. Sonra yaşamaya devam ederdi… Alnında bir iz vardı, hiç sormadım. Ama ona çok yakışıyordu, bir çok sebep o ize atfedilebilirdi. Bir de Ehl-i Beytin nişanelerinden sayılan üst dişlerin ayrıklığı ona çok yakışıyordu. O tebessüm ettiğinde bana O’nu hatırlatıyordu. Hem zaten bu topraklar Ehl-i Beyt’e kucak açmıştı zamanında. Ehl-i Beyt de bu sıcaklığa büyük ve sırlı bir miras bırakarak karşılık vermişti. Dövran Ağa, hassas kalplerin bu sırlara zor tahammül göstereceği şehir olan ‘’Merv’’in hemen yanıbaşında dünyaya gelmişti.
20 – 25 yıl, Türkmenistanda hem de her şart ve zeminde göz kamaştıranların yanında; benim Dövran Ağa için söyleyeceğim şeyler kendisini tanıtmaktan uzak, ve ben gibi izleyici localarından sadece gözü kamaşan mirasyedilerin ifadeleri yetersiz kabul edilebilir. Ama bir şey var ki; bu insan tiplerine vurulmuştum. Ve, gözüm kamaşmıştı. Ben de öyle olabilir miydim!, harap kervanım gözden kaybolmuştu artık, geri dönüşüm zordu. Belki de çocuklarıma nasip olurdu kim bilir! Hiç unutmuyorum, Dövran Ağa’nın müdürlüğü altındaki ilkokul’daki kızımın sınıf öğretmeni Mustafa Bey evimize gelmişti. Aman Allahım… Bir başka Dövran Ağaydı bu kişi, veya Dövran Ağa bir başka Mustafa’ydı. İsimler farklı, suretler ve siretler şaşırtıcı derecede benzerdi. Nâsiyeleri ‘’Nur’’du. Evimiz devletli olmuştu. Biz devletli olmuştuk, çocuklarım devletli olmuştu. Koltuğun tamamı yerine köşesine kurulmuş, bacakları birbirine bitişik, sadece 3-5 cümle eden bu insan, gönlümüze taht kurmuştu. Öğretmenlik ve rehberlik böyle bir şey olmalıydı. Mustafa Bey, elinde ikram ettiğimiz çayın kaşığını tutuyordu. Hâl dilinden bir çay kaşığı kadar üzerimize serpmiş, bizi mest-i mahmur etmişti. Bu ziyaret tam 12 yıl konuşuldu evimizde, şimdi ‘’ziyaret yahu!’’ diye yalvarmamıza inat.
Dövran Ağa; her fırsatta neşeli olmaya, etrafına ümit saçmaya çalışırdı. Orjinal Türkçeden ve Türkiye’den esprilerle karşısındakini tebbessümle karışık şaşırtırdı. Yine bir şeyi bahane ederek odasında vakit geçiriyordum. Bu sefer konu Türk velilerdi. Kendisinden sürekli, Türk veliler olarak neler yapabileceğimizi kendi aramızda toplanıp, nasıl okul adına fayda sağlayabileceğimizi merak ediyor ve ard arda sorular soruyordum. Kimlere gidebilirdik, ziyaretler yapabilirdik mesela. Kuru bir heyecan dalgası olmuştu bende. Ayağa kalktı birden Dövran Ağa, yavaşça yanıma geldi, elini omuzuma attı :
– Maşallah heyecanlısın ! Sen bu H.’i çok ciddiye almışsın…!
deyiverdi. Bir süre sessiz kaldık. Sonra gülme krizine girdik aynı anda…
Hem kendi kültürünü hem de Türkiye kültürünü mezc etmiş haliyle benim nezdimde tam not bir entellektüeldi Dövran Bey. Seleflerine ciddi bir saygısı vardı. Onunla çalışmak imtihan değil, esen insanlık rüzgarını arkana alma demekti. Dünyada çok ciddi bir insanlık çölleşmesi yaşanırken, yüzde 70’i çöl olan bir yerde insan kelimesine yüklenen mananın zirvelerinde kanat çırpanlanlarla vakit geçirmek tam bir talihdi biz gibiler için. Nasıl olmuştu, bu kıvam nasıl yakalanmıştı. Kimler, çölün bağrında tohum olarak çürümeyi göze almıştı? Kim, kendisinden basit bir ev bile yapılamayacak yapıdaki çöl kumlarında imrendirici güzellikte çiçekler yeşertmişti. Fail-i Meçhuldü… Mevcud-u Meçhuldü. Eseri böyle olanın Zatı nasıldı…!
Yine bir keresinde; sebze ve meyvenin mütevazı bir şekilde satıldığı ‘Mir Bazar’ın ana giriş kapısının hemen karşısında, bir kaç merdiven aşağı kotta bir markete uğramıştım. Çıkışta, esprili kişiliğiyle tanınan uzun boylu Türkmen arkadaşımla karşılaşmıştım, herkes tanırdı onu. Hoş beşten sonra, yüzümden pek de keyifli olmadığımı sezinlemiş olacak ki, sana komik bir fıkra anlatayım demişti. Anlattığı fıkra tuhaf bir şekilde tanıdık geliyordu. Fıkrayı bitirdiğinde sadece tebessüm etmiştim. Evet anlatı örgüsü ve kurgu çok güzeldi. Ama bu fıkra, benim Dövran Ağa’yla ilk geldiğim zamanlarda telefonda yaşadığımız komik olayın ta kendisiydi. Olay Türkmenistan’da fıkra olmuştu. Bir şey dememiştim.
5 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Türkmenistanın taşı toprağı havası, ‘buralardan ayrılma’ der gibiydi. Ama her şeyin kaderle takdir edilme prensibi gereği, bir soğuk Aşgabat akşamı, içimizde ayrılık çerağını yakarak çıkmıştık. Dövran Ağa’dan ayrılmıştım… gönüllerimiz birdi sözde evet. Ama gözden ırak olanlar, gönülden ırak olma imitihanı yaşayacaksaydılar eğer, benim işim zordu. Netekim öyle olmuştu. Olayların da sevkiyle, daha az görüşür olmuştuk.
Aradan en az on yıl geçmişti. O kadar çok şey yaşanmıştı ki. Hassas yüreklere göre değildi bu yaşananlar. Gönül insanından duymuştum :
‘’Havadan nem kapanlara ruhum feda olsun, ya yağmurun altında ıslanmayanlara ne demeli.‘’
10 yıl boyunca içim içimi kemirdi. Yeni oturduğum koltuk bana rahat gelmemişti. Gözlerden ırak kalmıştım. Gönlüm onlardan ayrılamıyordu. Dövran Ağamın haberini alıyordum zaman zaman, ara ara da birbirimize mail atıyorduk. Bir keresinde
‘’yaddan cikarypdyr näme üçin…!’’
diye yazmıştım ona. İsa bey vardı. Erkincilerden. Türkmencemi hiç beğenmez ne zaman cesaretle konuşmaya başlasam, gülme krizine girerdi. Bu da öyle bir Türkmenceydi işte… sormuştum Dövran Ağaya, ‘’beni neden unuttun?’’ diye. İhtiyaç hasıl olmuştu. Dövran Ağam yoktu burada çünkü, yalnız kalmıştım öylesine. Halbuki karşımda şöyle dursa, altında kaldığım yığınla şeyin arasından ona;
Gel ey aşık ki, mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl-i vefâ gördüm
demenin tam zamanıydı. Yükselen tansiyona gök çayı, kaçan neşeye de kişmiş iyi gelirdi. Ben, o konuşurken usul usul itminan soluklardım veya ben konuşurdum o da tebessümle dinlerdi. İhtiyacım olan, yeryüzü mirasçılarındaydı buna emindim. Telefonuma mail uyarısı gelmişti. Dövran Ağa’dandı. Profil resminde oğlunu gördüm, dep-destur bilen bir çocuktu hatırladım onu hemen. Heyecanla maili açtım, Dövran Ağa beni bitirmişti :
‘’ Vuslat ashky oldurmesin diye ‘’
Yıl 2021 olmuştu. Haber geldi yine… haber iyi olmayınca, kendisine iyi gelmeyeceklere tez ulaşıyordu. Dövran Ağa’nın ‘’Dünya Gozel’’i dünyadaki derdini tamamlamıştı. Dert-mend bu iyilerden iyi, Dövran Ağa’yı yalnız bırakmıştı. Kovid her eve uğramış, ama bu evden çıkmamıştı, sebepler Kovitten bir kabz için ricacı olmuşlardı. Kovid sebepti, işin künhü bambaşkaydı. Bir yük daha eklenmişti Dövran Ağa’nın kalbine. Belki daha az şey bağlar olmuştu onu bu dünyaya. Dövran Bey’e karmakarışık şeyler yazıvermiştim bu kaybı üzerine. Acısına ortak olma haddime değildi, tarafım belli olsundu sadece. Vuslat aşkının onu iyiden iyiye yaktığını tahmin etmiştim. Zaten cevap da yazmamıştı. Fakat siz ne tahmin edersiniz edin, her şeyin sahibi Zat’ın icraatları her zaman göz kamaştırıcı her zaman hikmet televvünlüydü. Ne olacağı tam belli değildi. Sürgün mü, gülgün mü, vasat mı yoksa vuslat mı! Belirsizlik sadece bizdeydi, Zat’ın Kudret dairesi besberraktı.
…………………………………………………………………………………….
Artık daha az haber alır olmuştum. 10 tam yıl olmuştu nerden baksan. Sadece dostlara sorar olmuştum. Nasıldır? diye. ‘’ Dünya Gozel ‘’den ayrılışının hemen ardından, birisi ısrarıma dayanamamış ve görüntülü görüşmelerinin ekran görüntüsünü yollamıştı. Evet ekranda gülüyordu ama, kekremsi bir tat vardı fotoğrafta. Dövran Ağa’nın acı tebessümünü görmüştüm.
Bunun ardından birkaç yıl daha geçmişti. Günler, bulunduğum yerde kışa kayıyordu. Aylardan Mayıs. Soğuk bu sene Sydney’de daha bir üşütücü mü olmuştu ne! Bana mı öyle gelmişti yoksa. Dostlarımdan anlamsız bir sessizlik uğultusu yayılıyordu son zamanlarda. Endişelerim daha da çok artmıştı. Dostlarıma kavuşabilecek miydim! Dövran Ağa aklıma gelmez olmuş gibiydi, bir gaflet havası nümayandı üstümde. Dalgınlık ve endişe. Buranın taşı toprağı havası da konuşmuyordu benimle bir türlü… Dostlarım rahat kalsalardı. Özgürlük yaşasındı. Bir akşamüstü işim bittiği halde, eve girmek içimden gelmemişti. Çocuklara yola çıkmalarını rica etmiştim. Bir yerlere gidip çocuklarla bir şeyler içsem iyi gelecekti.
Çocuklarım karşımda, bana bakıyorlardı. Az önce oğlum verdiğimiz siparişin kutusunu tam kavrayamayınca herşey kalabalığın tam ortasında yere saçılmıştı. Hızlıca yere saçılmış olan yiyecekleri toparlamak paniğiyle hareket ederken; sadece saniyeler içinde, verdiğimiz siparişin aynısını hem de içeriğinin aynısıyla elimize tutuşturmuşlardı. Anlamsız bir şey olmuştu, içinde ne olduğunu biliyor olmalarının imkansızlığı bir yana bu kadar hızlı olması ayrıca tuhaf gelmişti. Teşekkür edip geri vermek isterken, orayla tamamen ilgisiz görünen bir beyefendinin ingilizce ısrarıyla almak zorunda kalmıştık. Bir yer bulup oturmuştuk. Çocuklar çok şaşkındı, bir şeyler yaşanmıştı onlar da olup bitenlerin farkındaydı.
Bir şeyler ya yolunda gidiyordu, ya yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Dalmıştım. Zihnim eskilerin, berrak dünyasında geziyordu. Telefonumu elime aldım istemsizce. Albümlerde gezinmeye başladım. Fotoğraflar birbiri ardına aktı. Bir anda Dövran Ağanın resmi karşıma geldi. Bir ürperti yayıldı içime. Allahım ne güzel adam, ne güzel adamlardı bunlar. Nasip olması, kesple olacaksa, olmazdı bu bana… Telefonu ortanca kızım Nurten’e uzattım, bak dedim sizin ilk müdürünüz! Büyük kızım Elvan telefon ekranına baktı, ‘tanıyorum onu baba’ dedi sadece, hatırlıyorum… Ne güzel bir bahttı bu, bu insanı tanımak. Konu kapandı orada. Seneler sonra bahsi geçmişti, ansızın. Sessizlik yayıldı. Eve geçtik.
Elimdeki telefonu bırakmak istedim ama bağımlılık gereği bir kez daha baktım. Grup mesajlarında bir hareketlilik vardı. Açtım hemen. Dövran Ağanın resmi belirdi karşımda. Bir masanın arkasında heybetli, ve insana huzur veren Ehli Beyt’in onurlu duruşuna benzer bir hal. İyi de nedendi ki bu paylaşım şimdi. İki dakika kadar bir şey yazan olmadı. Yoksa iki saat miydi. İki sene miydi… bir mesaj daha geldi :
‘’ Dövran Muallim kalp krizi geçirdi…’’
Odada, sanki havada asılı kaldım bir an… boşluk beni itiyordu sanki. Konuşmayan bu ülkenin havası taşı toprağı dile gelmiş, bana acı bir haber vermişti. Kendime geldim. Bir can havliyle ortak tanıdıkların tamamına mesaj atmaya başladım. Kimse bana öldü demedi. Sanki ağız birliği etmişcesine; ‘’ o iyi bir insandı ‘’ diye karşılık verdiler. Ben can havliyle, gelen bilgiyi yanlışlamaya çalıştıkça, tuhaf bir şekilde aynı mesajlar geliyordu.
‘’ iyi bir insandı…! ‘’
Bir alimin ölümü, alemin ölümüydü. ‘’Alim’’ tanımı en çok bilinmesi gerekli şeye göre yapılıyorsa eğer, o zaman yitirdiğimiz bir alimdi. Bir kişi miydi yiten, bin kişi miydi yoksa. Dünyanın üzerine bina edildiği manevi temellerdeki, bir çatlak mıydı yoksa bir deprem mi! Akşamdan sabaha, sabahtan akşama dilime takıldı durdu dizeler:
Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra…
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
Dövran Ağa, yüce bir mirasın mirasyedisi olmamıştı. Bu mirası kendisinden sonrasına taşıyan bir hamele, bir atiyye olmuştu. Bir silüet olarak nazarlarımızın önünden geçip gidivermişti. Bir vardı bir yoktu. İnsanlığın, insanlık bağlarını yere attığı bir zamanda, aseletle doğrulmuş ve bülend-âvâz ‘’ işte insanlık budur ‘’ demiş, ardından bir anda kaybolmuştu. Dostlar anlattı: sabahında öğrenciler için düzenlenecek ‘Bilim Olimpiyatı’ organizasyonunun nihayet resmi makamlarca onay müjdesini almıştı. Sevincine diyecek yoktu. Gün içinde de bir koşturmaca yaşamıştı. Akşam programında ise bir dostunun cenazesine gitmek vardı. Arkadaşının arabasında, şoför koltuğunun hemen yanında, henüz yoldayken sessizce vadesini doldurmuştu. Bu emaneti teslim şekli, bize vaktinin zerresini dahi israf etmek istemeyen bir heyecan insanının portresini çiziyordu.
Birkaç gün sonra evinden bir resim geldi. En son yaşadığı kiralık evindendi bu resim. Yerde ucuz yollu basit bir kilim vardı. Türkmen evlerinde hiç olmazsa koyu renk el dokuması Türkmen halılarından olurdu. Bu evde o da yoktu. Bir basit tekli sehpa, üstünde odayı soğutmak için kullanılan basit ucuz portatif klima. Hani şu motorunun sıcak hava tahliyesi için cihaza takılan tahliye borusunun pencere aralığından dışarıya sarkıtıldığı cihaz. Seyrek çiçek desenli ucuz bir perde, eski bir koltuk… Devran hep dönüyordu bunu biliyoruz, ama anlaşılan Dövran dönmemişti. Sağına soluna çimento torbalarının ve inşaat demirlerinin hücum ettiği benliğime, bu bir şamar olmuştu adeta. Hani yarı rüya hali veya ne bileyim şöyle karşımda belirse demek isterdim :
– Maşallah heyecanlısın ! Sen bu H.’i çok ciddiye almışsın…!
Yıllar önce, koridordaki öğrencinin temiz nasiyesine bakarken bende oluşan utanma hissi, Dövran ağanın manevi silüeti karşısında da olmuştu. Aynı davanın aynı kara sevdalıları mıydık! Şeytanımın dahi buna tebessüm ettiğini düşündüm. Eyne Sera’ydı… ve eyne mine Süreyyaydı.
Darmadağınık günlerim çok uzun sürmedi. Bu coğrafyada yas da mı tutulamazdı yoksa! Günler sonra maillerime bakmak istedim. İsmini hatırlayamadığım Türkmen beyefendiden bir email gelmişti. Hemen açtım. Ve karşımda bunu buldum :
‘’ Selam abi. Siz ……………… lisesine geldiğinizde ‘Millet Ruhu‘ şiirini okumuştum. ‘’

1 comments On Başlık(sız) – hasan Safyürek
Rakik duygulu, ince ruhlu bir yâd-ı cemil..
Kalemi sırra dokunduran vuslat..