Eşya & İnsan İlişkisi (2) – hasan Safyürek

Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl…” düşüncesine sıkı sıkıya bağlı olduğum söylenemez. Ama yeni ‘’hâl’’in kabullenilmesi taraftarıyım. Eskiden diyerek başlayan cümlelerin karşı tarafta ne kadar itici olduğunu da biliyoruz. Ama bu durum eskinin ve eskilerin kötü olduğuna işaret de sayılamaz. Eşya ilişkisinde eskiye özlem duyma, belli kuşakların fikri sadece. Eskiyi yaşamamış olanların, veya merak etmeyenlerin anlayacağı bir olgu değil bu. Eşya ve insan eskiden dosttu meselâ, bu bilinmez…!

Şey’den eşyaya doğru yolculuğumu bu yazıyla tamamlamaya çalışayım. Eşya’nın hikmeti var demiştik. Aslında, Allah’ın yaratma prensibinde müthiş bir öğretici yan var. Muhakemat adlı eserde ‘’Hilkatte, israf ve abes yoktur’’ diye minicik bir cümle geçer. Buna göre eşyanın yaratılmasında ve hatta eşyanın kendisinde ne fazladan ne eksik bir şey yoktur. Yani zerre israfa tesadüf edilemez. Buna göre doğa’nın ve içindeki her şeyin, mikro ve makro kozmozun bu prensibe göre inşa edildiğini söylemek yalan olmaz. Müthiş ve başdöndürücü düzen içinde, müthiş düzensizlik ve kaos (fesat) sadece insanın fiilerinde var. Çünkü ‘’insan’’a diğerlerinden fazla olarak ‘’dileme’’ özelliği yüklenmiş. İnsan; bu kadarcık ‘’mevhum’’ kıl gibi bir şeyle dahi, bilinen galaksilerin gözbebeği ‘’Dünya’’yı birbirine katabiliyor.

Konumuza dönelim; ‘’Marketing’’, ürün pazarlama tekniklerinin merhametsizliği, teknolojinini bitmek tükenmek bilmeyen yenilenme olgusunun dayatmaları, rahatlık duygusu, başkasından örnekleme, direnememe korkaklığı, bir hikmeti vardır cehaleti, taklit pespayeliği, tüketim cinneti gibi sebeplerden; insanlık önünde ‘eşya ve onun bilinci’ can çekişmektedir. Günümüz insanına eşya, ‘’kullanma ve atma’’ dışında başka bir şey ihsas (hatırlatma) etmemektedir.

 Eşya’yla Seviyeli Arkadaşlık

İnsanın çevresindeki objeyle ilişkisi, çoğunlukla karakter ve kişiliği üzerine de sağlam veriler barındırıyor. Alanım olmasa da, üniversitede ‘’ istatistik ‘’ dersinde öğrendiğim bazı kavramlar var. Duyduğum günden bu yana beni etkileyen bu kavramlar mal – tüketim – insan üçlemesi üzerine üretilmiş ekonomik terimlerdi. Toplam fayda, marjinal fayda ve azalan fayda… buna göre; kişinin belirli bir dönemde kullandığı bir eşyanın tamamından aldığı faydaya ‘’ toplam fayda ‘’, belirli bir dönemde tükettiği eşyanın ilave her biriminden elde ettiği faydaya ‘’ marjinal fayda ‘’ ve kişinin belirli bir dönemde kullandığı eşya miktarının artması sonucu her ek birim maldan elde ettiği haz ve faydanın azalması kuralına da azalan marjinal fayda denilmekte. Bir de ‘’doyum noktası’’ var, yani kullandığı eşyadan aldığı haz ve faydanın sıfıra eşit olması durumu. Ama nedendir pek bilmiyorum; belki bizlerin o zaman anlaması için öğretim görevlisi’nin, ders esnasında ‘’marjinal fayda’’yı; ‘’bir eşyadan elde edilecek en yüksek verim ve haz’’ şeklinde tanımlamıştı. Eskiler(!) bu fiile ‘’ menafiy-i eşya ‘’ adını vermişler.

2024-01-22-21-36-08
Manly – Sydney

Bir eşya ele alalım. Bu, bir çocuğun oynadığı oyuncak olsun. Ve bu oyuncak da, çocuğun gelişimine hitap eden bir ayıcık olduğunu düşünün. Bu ayıcıkla oynaması, ondaki marjinal faydayı en üst seviyeye çıkarmaktadır. İktisatçılara göre; bu ayıcığın aynı işlevine sahip başka bir ayıcık daha eklendiğinde çocuğun aldığı marjinal fayda azalmaktadır. Ayıcık arttıkça, toplam fayda (illa ki) artmakta ama marjinal fayda eksiye doğru gitmektedir. Bu örneklemeyi, yetişkin bireylerin hayatına tatbik edebilirsiniz. Bitip tükenmek bir konsantrasyonla eşya biriktirilmesi, tüketme olgusunun artık sadece haz veren bir soğuk ilişkiye indirgenmesi…

Z ve Alfa kuşakları bu yönüyle biraz bahtsızlar desek sanki abartı sayılmaz. Doğar doğmaz, hem bilinçaltarına hem de şuurları gelir gelmez, karşılarındaki bireyleri canavarca bir şeyleri tüketirken veya anlamsızca değiştirirken görüyorlar. Gözlerinden bilinçlerine bu görüntüler bitevi akınca, ister istemez hayat algıları da buna göre şekilleniyor. Kullan – at, Kullan – Değiştir – at. Ve hep yenisini al… alınan ürünün işlevselliğinden çok, yeni alınmış olmasını bir seçim ve haz unsuru olarak kabul et! Yani burada öne çıkan belirleyici fiil: ‘’yenilenme’’; ürün değil, ürünün işlevselliği hiç değil.

Dünyada en çok kullanılan, hatta bir araştırmaya göre, yeni kuşakların vücutlarından bir parçaymış gibi kabul ettikleri ‘’akıllı telefon’’ marketini ele alalım. Verilere göre dünyanın %80’i kullanıyor bunu. 6.92 milyar… 2.5 yılda bir telefon değiştiriliyor ve sıkı durun; kullanıcıların %69’u telefonu ürün araması, %50’den fazlası ürün satın alma, %70’i dijital medya, %74’ü mesajlaşma, %70’i ‘’e-mail’’ hizmeti alma, %61’i müzik dinleme, %80’nine yakını video ve fotoğraf çekme hizmetleri için kullanıyor. Bu kullanım alanları dikkate alındığında, birkaç yılda bir telefonu değiştirme sebebi tam makul gözükmemektedir. Üstte saydığımız insanın daha çok delice tüketim tarafına işaret eden sebepler, bu denli bir israfı sanki mecburiymiş gibi göstermektedir.

Aslında mevcut medeniyyetin insanlara dünya düzeninin akıllı uslu çocuğu olacaksan itaat etmelisin dediği bir düzen bu. ‘’Şam Hutbesi’’ adlı eserinde Müellif bu konuyu şiir gibi anlatır : ‘’ Bedevilikte (eski devirlerde, şehir hayatı olmadan, göçebe hayatında) insan üç-dört şeye muhtaç oluyordu. O üç-dört ihtiyacını temin edemeyen, on kişiden ancak ikisi idi. Şimdiki Batının zalim medeniyeti, kötüye kullanmalarla ve israflar ve hevesi tahrik etme ve çok da gerekli olmayan ihtiyaçları, gerekli ihtiyaçlar kuralı haline getirip görenek ve bağımlılık yönüyle şimdiki o medenî insan; tam muhtaç olduğu dört ihtiyacı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi ihtiyacını tam helal (illegal olmayan) bir tarzda temin edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu şimdiki medeniyet insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç yönüyle insanı zulme, başka haram (illegal) kazanmaya sevketmiş. Çaresiz avam ve havas (fakir-zengin, cahil-alim…) tabakasını daima kavgaya teşvik etmiş.’’ (zıplayanlar olacaktır, evet sadeleştirdim…)

Her yeni alım fiilinde insan toplam faydada bir haz yaşarken ama asıl önemli olan marjinal faydayı kaybediyor. Eşya tam hizmetini sunamadan kayboluyor. Açlık hissi hiç bir zaman gerçekten yaşanmadığı için, tad alma duyusu da en güzel lezzeti tadamıyor. Ve daha fenası geliyor şimdi; eşaya hiç bir zaman kadir kıymet de takdir edilmiyor, renkler iyice flulaşıyor. Göz bir güzelliği tam anlamıyla takdir edemediği için, güzellikten alınması gerekli olan haz da gerçek manasıyla hiçbir zaman hissedilemiyor.

Sıfır Duyguyla Kullan & At ! 

Eşyayla ilişkisini ‘’kullan – at’’a göre dizayn eden insan, insanlarla olan ilişkisinde de aynı örneklemeyi alıyor. Hiç bir ilişkisini uzun süre götüremiyor. Eşya gibi, insana göre daha basit bir ‘’şey’’de kıymet takdir edemeyen insan, eşyaya göre daha kompleks insan karşısında teslim-i silah ediyor. Yani eşya’ya anlam yükleyemeyen, insana da anlam yüklemekte zorlanıyor. İnsanları da kendi hayatı için bir araç ve kullanışlı bir eşya gibi hayal etmeye, ve öyle de muamele etmeye başlıyor.  Bundan sonra aslında; Nurettin Topçu’nun anlam verdiği, uysal âhlâk köleliği dediği konformizma ortaya çıkıyor.

Sydney Sokaklarının Birinde Sokağa Atılmış ” Retro ” Oyuncak Bebek

Bir yönüyle toplumun koyun uysallığı ve eğilimlerinin tamamını uygulamaya başlıyor. Daha da garibi; huzura erdim derken, hakikat bilgisinden yoksun olduğundan, sürekli mutsuz oluyor. Hakikat olan şey, bireyin menfaati midir yoksa menfaat olan şey hakikatte midir? Bu sorunun cevabı ‘’ insanın erdemi ‘’ olgusuna bir bakış sağlıyor elbette.

Filozof Blondel’e göre ‘’ bir şeyin ızdırabını çekmeyen onu ne tanır ne de sever ‘’. Eşyayla ilişkimizde ve dolayısıyla da insanlarla olan ilişkide de bu sorun görünmekte. Eşyadaki sanatın keşfinde, takdir edilmesinde, onun kullanılmasında ve nihayet haz duyulmasında ‘’ ızdırap (çile) ‘’ gerçeği vardır. Batı dünyasının pek çok alanda üstünlüğünü de bu açıdan yorumlamak gerek. Eşya ve tabiatı hallaç etmek ( bilim üretmek ), eşyayı hak ettiği konuma yükseltmek. Doğunun da sorunu böylece daha anlaşılır hale gelmiş olur, eşya ve hadiselere karşı renk körlüğü olması ve ilginin kaybedilmesi. Heyecanın yitirilmesi… yorgunluk. Batının basit ve kullanışlı tüketicisi haline gelmek.

Yine N. Topçu referansıyla devam edelim. Eserinin ‘’ Estetik İman ‘’ bölümünde şöyle bir ifade geçmektedir : ‘’ Sanat eşyada değil, insandadır. Sanatın özü kesinlikle eşyanın insan tarafından görünüşünde, yani bir sezgide değil, belki insanın ta kendisinde iradesinin derin ve tabiri caizse aşkın hareketinde barınmaktadır. Bir muhtevası olmaksızın sezgi boştur saf haline indirgenmiş bir duyumdur, daha başka bir şey değildir. ‘’ katılmadığım yerleri var elbet, ama evet takdir eden olmadan eşya, sanatlı değildir. Ve doğru olan şu eşyanın en mükemmeL hali ‘’ insan ‘’dır.

2 comments On Eşya & İnsan İlişkisi (2) – hasan Safyürek

  • Yasar Karayunusoglu

    Hasan hocam eskiden ve bugün eşya ve insan üzerine tespitler çok doğru. Getirdiği bütün üzüntüye rağmen doğru. Yok sayar gibi davranmakla kıymeti hatbiyesince değer atfetmek, varlığını farketmek elbette bir değil.
    Acaba günümüz neslinin durumunu zorlamalı da olsa şöyle bir hüsn ü zanla da ele alamaz mıyız? “eşya dünyadan bir şeydir ve denîdî” mantığıyla, değer vermeye değmez diyor olabilirler

    • Tabii ki Yaşar Abi…. Nazar Niyet …. Eşyanın ve hatta hakikat zannettiğimiz şeylerin mahiyetini akıl nazarında değiştirebilir. Tespitinize imza ediyorum!

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer