Sadece 410 gramdan oluşan, yuvarlak içi boş, polyesterden mamul bir ‘şey’in dünyaya ve dünyanın psikolojisine yön vereceği kimin aklına gelebilirdi ki? Mantığın ve aklın, zekâ ve duyguların hiç mi hiç önemli olmadığı, top kullanma becerisinin her şey kabul edildiği bir alandan bahsediyorum.
Şaka yapmadığımı kısa bir AI taramasıyla anlayabilirsiniz. Dünyanın hiç de azımsanamayacak kadar büyük kısmı, oval bir polyesteri kullanım becerilerine göre insanlara, takımlara, topluluklara aşk-iştiyak duyuyor. Ayağıyla, eliyle, tuttuğu sopayla veya kafasıyla değişik büyüklüklerdeki topa hedefe götürücü yeteneği olanlara duyulan sevgi ve eğilim neredeyse başkaca alanların tamamından, mesela sosyal ve bilimsel alanlardaki hizmet veren insanların kâffesinden bile daha prestijli. Neden?
Korkmadan bakın! Sadece futbol endüstrisine yön veren etmenlerin neler olduğuna ve pastayı kimin yiyip, kimlere kırıntılar dağıtıldığına bakın. Legal, illegal bahis çeteleri, reklam kalemleri, zengin şımarıkların para çevirme ruletleri… hepsi bu endüstrinin asıl kahramanları!
Belli periyotlarda; 10-13 yaş mahalli futbol okullarının antrenman ve maçlarına uğruyorum. Açık ve net; abartılı ve gereksiz öneme haiz bir endüstrinin ayakta kalması için deli bir uğraşı var. Çocukların zeki, çevik ve ahlaklı olması fülan bunlar hikâye. 10 yaşındaki bir çocuğun hakemin hiçbir kararını kabul etmemesi ve elini ronaldo-messi gibi sağa sola savurması, teknik direktörlerin sanki kaybedenlerin hayatlarına son verilecekmiş edasıyla hezeyan geçiriyor gibi her dakika çığlık atıp takıma taktik vermesi, velilerin kenarda deliriyor gibi sağa sola koşturup çocukları her topu kaptığında cennetin kapısı az aralanmış gibi cinnet geçirmeleri, ellerde cep telefonlarıyla kamera çekimleri, kaçırılan goller karşısında yine anne-babaların sanki gök yarılmış gibi tuhaf ses çıkarıp sara nöbeti geçiriyormuş gibi silkelenmeleri, bunların tamamı bu endüstrinin yeni gönüllü insan tipleri.
Çok önem verdiğim, uzun yıllardır arkadaşlıklarından memnun olduğum hem de akl-ı selim arkadaşlarımın dahi, konu takım ve taraftarlığa geldiğinde hiç kuralsız olmaları, bırak hakkaniyeti, objektiflikten zerre nasipsizlikleri şahsen bana tuhaf geliyor. Mesela bir Türk takımının canhıraşâne hem de tavizsiz savunulması karşısında takımda neredeyse hiç Türk futbolcu olmayışını, iki kelime Türkçeyi yan yana getirip bana su ver diyebilecek dahi bir vasfa sahip olmayışını hiç sorun etmemesi sorun değil mi gerçekten? İnsan haklarının ihlal edilmesi karşısında sözüm ona aktivistlik yapan bazılarının; kulüp başkanlarının alenen işlediği insanlık suçları ve ötekileştirme, aşağılama, grup veya grupları hedef gösterme gibi vahşi hayvanların dahi ürkeceği fiiller karşısında, ‘işte o da bizim evin yaramaz oğlanı canım’ tavırlarına bürünmeleri tuhaf değil mi?
Kameralar önünde hem de alenen hatası belli olan şeyler karşısında taraftarı olduğu için suskun hatta bazen aksini savunan, tam tersi yine kameralar önünde apaçık masum olduğu belli olan birisine sadece o takımı tutmuyor diye veryansın edip açıktan aksini iddia etmesi; insan olgusunun tertemiz yüzüne atılmış bir pislik değil midir? Bu türlü endüstrilerin; insanın haz-acı mekanizmasını bozduğundan hiç bahsetmiyorum bile.
Takımının yenilmesi karşısında, ertesi gün iş yerine giderken karın sancısı çekmek, insanlara bakamaz olmak… ya da saatlerce aynı konuyu, üç saniyelik pozisyonu günlerce konuşmak, yorumcuların saatler süren kalitesiz, anlamsız ve 10-15 IQ değerindeki yorumlarını dinlemek, sorunlarla boğuşan dünyanın hangi tarafına hizmet ediyor olabilir ki? Böylesi durumlarda aklıma Bediüzzaman’ın hayata getirdiği yaklaşık 30 tanım ve bu tanımlar altında getirdiği, beyin nöronlarının en karanlık noktalarını dahi harekete geçirecek muhteşem yorumları aklıma geliyor. Bu kadar kompleks, bu kadar nurlu ve hayati öneme haiz ve sadece bir defa değerlendirme fırsatının olduğu hayat ‘cevheri’ böylesi bomboş bir uğraşıda nasıl heba edilir?! Yine Bediüzzaman’ın sözü: Sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona harcıyorsun!
Size gerçek hayattan konuyu özetleyen; izlerken insanın içinin insanlık adına ‘cız’ ettiği üç link paylaşacağım.
Bir fanatik! babanın tuhaf söylemleri link 1
Koca koca adamların, devasa statta bir küçük çocuğu hedef almaları link 2
Mahalle arasında yürüyen bir çocuğa kıyafeti sebebiyle şiddet link 3
”Kan Kan” diye hem de yöneticilerin şiddete teşviki link 4
Profesyonel futbolcuların; transfer öncesi-sonrası takım lehinde çoğunlukla yalan söylüyor olması, futbolcuların aslında ve gerçekten ‘makyevalist’ kuramının sahibini dahi utandıracak derecede paracı, menfaatçi ve şöhretperest olduğunu, neredeyse dünyada hiçbir profesyonel kulüplerin ne takımın ruhu ne de bilmem ne takım aşkıyla ilgilerinin olmadığını anlamak zor olmasa gerek.
Ronaldo’nun, Neymar’ın, Benzema, Xavi ve Messi’nin son birkaç yıldaki transfer sebeplerine baktığınızda bu gerçeği hemen görebilirsiniz. Arabistan’ın derdi Ronaldo’ya Müslümanlığı anlatmak değil düpedüz Arap marketingi. Ronaldo’nunki ise profesyonel sporcu ruhu felan da değil bildiğin işte transferdeki o minik ayrıntı.
Takımların, oyuncuların, teknik ekiplerin -sanki varmış gibi zannedilen- manevi takım ruhundan bu kadar uzak olmalarına rağmen, her şekliyle kerli ferli insanların böyle bir şey varmış, bu kutsanası ruh muhafaza edilmesi gerekirmiş gibi düşünmeleri ne kadar vahim bir yanılgı losyonlu yanılsama. Türkiye şartlarında; taraftar temsilcilerinin karıştıkları ve karıştırdıkları suçları işleyen kanallar milyon izleniyor. Milyon dolarlar, masum hayatlar, çeteler havada uçuşuyor. Geriye masum masum izleyenler kalıyor.
Ali Bulaç’ın* yıllar yıllar önce arşivlediğim futbol ve taraftarlık analizlerini içeren görüşlerinde de benzer tespitlere rastladım. Sosyolojik açıdan bakıldığında taraftarlık olgusuna ‘yaygın bir sosyal hastalık’ olarak bakılıyor. Mesela derin analizler içeren yazı serisinin bir yerinde:
‘’ Spor sosyolojisi üzerinde çalışan Mahmut Sert’e göre “Toplumsalın oluşması sırasında birtakım güç odakları, bu toplumsalın oluşmasında belirleyici özelliğe sahiptir; spor olgusu, siyasal–sosyal–ekonomik–kültürel alanlara dağıttığımız güç odaklarına çok geniş bir hareket alanı sağlıyor. ‘’ ifadesi geçer.
Veya başka bir yerde:
‘’ Modern kentin karmaşasını, Babil kulesini andıran patolojik yapısını, amorf kalabalığını, gürültüsünü, içgüdüsel saldırganlığını en açık ve somut olarak stadyumlarda gözlemek mümkün. Mutsuz ve aslında amaçtan yoksun milyonlarca insan bu stadyumlarda bağırıp çağırıp rahatlıyor, stres atıyor ve bu arada rahatladığını sanıyor. Bu da Umberto Eco’nun dediği gibi “futbol halkın afyonu” haline geliyor. Tabii ki milyonlar ip üzerindeki cambazlara bakarken, küçük bir grup (iktidar seçkinleri) başka şeyler yapıyor. ‘’
İşte senelerce uzak olduğum ve kapısının hatta ışıklandırmalarının dahi yakınından dahi geçmediğim statların birisine hem de oğlumla gidecektik. İadesine baktım biletlerin, yok olmuyor. Sonra oğlumun gözünde, yaşayacağını düşündüğü heyecanın pırıltısı…söndürmek istemedim. Fakat beynimin içi bana sürekli soru soruyordu: Ya taraftar sürekli küfür ediyorsa, Sydney FC yenildiğinde stadın koltukları söküp yakılarak sahaya bloklar halinde atılıyorsa, hakemin ve bilcümle kim varsa en değerli şeylerine hem de koro halinde binler küfür ediliyorsa, çıkışta kavgalar ara sokağa kaçışmalar coplarla kovalamalar oluyorsa…! düşünceleri arasında Sydney’in doğusunda çimenlikler ve küçük bir göletin arasından ALLİANZ Stadının merdivenlerinden gişelere doğru ağır ağır çıkmaya başladık.
(3. bölümde ALLİANZ’den manzaralar)
* Ali Bulaç’ın futbol olgusu üzerine yaptığı analizleri içeren 7 sayfalık arşiv yazılarına ulaşmak için bu linke tıklayabilirsiniz.
source of article image: Luke Chiswell – Goulburn Regional Art Gallery