Uzun süredir, gönüllü olarak yazı tashihi yapmaya çalışıyorum. Tanıdık dostlarım, bazı gazeteci arkadaşlarım, hatta çoğunlukla ailelerinden dolayı kendilerini tanıdığım gençlerden ümit veren yetenekler, yazılarını ara ara bana gönderirler. Bende bunun olumlu etkisinin olduğunu son yıllarda iyice düşünmeye başladım. Cidden keyif alıyorum bunu yaparken. Başkaca şeyleri unutturma, dalıp gitme, insanı yorma gibi etkileri var. Bu bende 20 yıl öncesine kadar olmayan bir uğraşıydı, yazıları tashih veya daha güncel tabiriyle redakte etme işi.
20 yıl kadar önce, birkaç derginin yazı okuma, değerlendirme ve yayına hazır hale getirme mutfağına davet edilmemle birlikte başladı bu güzel uğraş. Hangi saik veya bana ait özellik buraya davet edilmeme sebep verdi, hala bilmiyorum ama öteden beri kalp gözüm olmasa da, ‘’ kusur gözümün ‘’ açık olduğunu düşünürdüm, buydu sanki esas sebep. Herhalde bende bunu keşfetmiş(!) olacaklar ki, bir tanıdık öbür tanıdığa, derken yüzbinler tirajı olan birkaç derginin Ankara yazı heyetinde bulmuştum kendimi. İlk olarak hatırladığım, bu heyete rahmetli ve pek kıymetli Hasan Işık Beyefendi -2000’li yılların başında- nezaret ediyordu. Hâl dilinin hangi anlamlara geldiğini, ve hâl diliyle konuşmanın bildiğimiz kemiksiz etten oluşan dilden daha etkili olduğunu, edep ve naiflik abidesi Hasan Işık Bey bizlere sessizce anlatmıştı. Tam Osmanlı beyefendisi diyesim gelse de, bu tabirin H
asan Işık manasını daraltacağından kullanmıyorum. Konuşurken, bilen bilir sanki ağzından bal damlıyordu. Tevazu, mavhiyet, hacalet, edep ve erkan kelimelerinin mücessem şekliydi. Allah’ı çok seviyordu, o sevgisine imrenmemek, ve yakaladığı bu makama ulaştırıcı sebeplerini düşünmemek mümkün değildi. Hasan bey’i gören, kaynak merakına girerdi ve o kaynağın bir ‘’ menhel-ul azbul mevrud ‘’ olduğunda şüphe yoktu ama keşke biz de içebilseydik. 2021 yılı Yunanistanda bahar müjdesi çiçekler açarken o, ruhunu sessiz sedasız çok sevdiği sevgilisine teslim etti. Gündem bile olmadı. İslamın bir yitiği olarak gitti. Türkiye’de de sağlığının ciddi bozulduğu zamanlar oluyordu, telefon görüşmemizdeki mecalsiz sesi zaten bunu fazlasıyla anlatıyordu ama kader onu komşu ülkeye sevk edecekti. Acı haberi aldığımda sadece kendi içimde patladım, içime patladım. Onun adına bir bahtiyarlık, bizler adına musibetti gitmesi. Ruhu şad olsun.
Konuşurken, bilen bilir sanki ağzından bal damlıyordu. Tevazu, mavhiyet, hacalet, edep ve erkan kelimelerinin mücessem şekliydi.
İşte bu güzel dimağın gayretleriyle, mütevazı bir araya gelmelerle ‘’ yazı heyeti ‘’ başlatılmaya veya ne bileyim devam ettirilmeye çalışılıyordu. Sonrasında bir ara verildi, biraraya gelmeler çok keyifliydi fakat arzu edilen katılım herhalde sağlanamamıştı. Bu ara, benim de heyetten kopmama sebep olmuştu. Bir yıl kadar sonra olacak, içinde Hasan Işık Bey’in de bulunduğu yeni ‘’ yazı heyeti ‘’ toplantısına davet edildiğimde heyecan yapmıştım. Doktoru, öğretmeni, ilahiyatçısı; yazarı, okuru, edebiyatçısı, akademisyeni, aile koçu-danışmanı, tarihçisi, mühendisi, genci-yaşlısı bir masa etrafında Cahit Abi’nin başkanlığında toplanmıştı. Kendimi kel alaka gibi hissetsem de, alışmam zor olmadı, neticede konu yazı okuma ve onu ham hale getirmeydi ve bunun için naiflik ve ehliyet sahibi olmanın yanında, gözü kusurlara çok açılmış ben gibi insanlara da ihtiyaç oluyordu.
Yaz kış demeden, bir araya gelmeler, Cahit Abi’nin de karşısında kendinizi önemli hissetmeniz ve sizle candan arkadaşlık kurması gibi sebeplerle aksatmadan devam etti. Bir ikram ne kadar lezzetli olabilirdi, bir lokma ne derece insana kendini lezzetli hissettirebilirdi, bir çay ne kadar ortamdan koku ve tat alırdı, onu orada yaşamıştım. Amatörlerden ve yılların kalemlerinden yüzlerce yazı akıyordu. En başta yayınlanmaya değer mi değil mi, yayınlanmaya değer değilse içinde nezaket kokan cevabi yazılarla yazarların şevki kaçırılmadan yazının ‘’ arşiv ‘’ denilen pek de tanımsız bir yere alındığı, ola ki dünya savaşı çıkarsa hatlar kesilirse oradan yazıların alınıp kullanılabileceği bilinçaltı mesajıyla yazarla bağlantı koparılmamaya çalışılırdı.
Yazı yayınlanmaya değer görülürse, üzerinde ince işçilik başlardı, gramer hataları, anlatım bozuklukları, aynı cümle içinde zaman hataları, noktalama sorunları, kelime ve imla bozuklukları, kurguda boşluk, mesajda zayıflık, hikâyenin gerçekliği, yazının uzunluğu kısalığı, türü, başlığı, başlıktaki çarpıcılık, kelime sayısı, çokça geçen yorucu kelimeler, uzun cümleler ve daha birçok kural, kaide. Garip gelecek belki, orada öğrendim bunların çoğunu, benim gibi Türkçesi ana dili olan ama ilk konuştuğu formal dil olmayan birisi için elbet burası bir okul gibiydi. Açık etmeden halimi, öğrenme zevkine ermeye başlamıştım. Meğer ne çok kural varmış ve “yazı tamamdır” diyenin meğer yazısı ne kadar eksikmiş. İmam Şafii’ye dair böyle bir olay nakledilir, ‘’ El Ümm ‘’ isimli kitabını her tashih’e yolladığında her defasında bir kusur bulunur kitabında, o da bir süre sonra teslimi silah eder. Ve ardından da özlü sözünü söyler. Meraklısı araştırabilir.
Ankara Kızılay civarıydı buluştuğumuz mekanlar. Rüzgarlı sokak, Yüksel Caddesi, Sakarya Caddesi,Mithatpaşa, Atatürk Bulvarı, kitapçılar, Karanfil Sokak, Dost Kitabevi, Olgunlar kitapçıları, işportacılar, çayhaneler, iş bankası, Yüksel Caddesi’nde yerin altına doğru inen mescidi ve daha birçok yerin yanından-yakınından geçerek gittiğimiz ve ardından evlerimize dağıldığımız…
Ankara Kızılay civarıydı buluştuğumuz mekanlar. Rüzgarlı sokak, Yüksel Caddesi, Sakarya Caddesi,
Mithatpaşa, Atatürk Bulvarı, kitapçılar, Karanfil Sokak, Dost Kitabevi, Olgunlar kitapçıları, işportacılar, çayhaneler, iş bankası, Yüksel Caddesi’nde yerin altına doğru inen mescidi ve daha birçok yerin yanından-yakınından geçerek gittiğimiz ve ardından evlerimize dağıldığımız ‘’ yazı heyeti ‘’. Aşkımızı gizlemeye çalıştığım, ama yer yer heyecandan açık vererek üzerinde konuşmaya doyamadığım Ankara. Hey gidi günler sözünü, içimde dolduran şehir. Şimdisi beni pek ilgilendirmiyor. Hatıralarımda halen taze yaşattığım Ankara bana daha önemli geliyor. Her gün kullandığım yolun uzun süre kapanmayan çukurunun, bir akşam ansızın kapatılması karşısında duyduğum hüzne sahiplik yapan Ankara. Her şeyin aslına uygun kalması için gösterdiğim gayret, yaşadığım şehir için de geçerliydi. Ayrı bir yazı konusu belki…
İşte bu yazı heyetlerinde Yusuf Ünal Bey’i tanıdım. Öncesinde elbet var candan tanışıklığımız ama entelektüel kişiliğiyle tanışmamız bu zamanlara tesadüf eder. Sabrı, tahammül noktası ve her daim nezaketli duruşuyla arif grubundan addederim kendisini. Dolayısıyla buraya yazacaklarımı övme yerine, bir hakkı teslim veya eski günlerin yâdı kabul etmesini dilerim. Hangi dost, başka bir dostun zihnindeki yerini öğrenmek ve dinlemek istemez ki? Dostlukların dünya hesabına rafa kalktığı, çamurun, çimentonun, fiber optiğin ve cıvatanın her şeyden önemli kabul edildiği bir zamanda, bana bu eylem anlamlı geliyor.
Yazı Heyeti’nin kendisine yazıları gönderdiği dergilerde sıklıkla hikayeleri çıkardı Yusuf Ünal’ın. Kendisi öğretmendi aynı zamanda, eğitimci, aynı zamanda başkalarının hayatını daha anlamlı hale getirmek için geceli gündüzlü koşturan bir hayır gönüllüsü. Bu uğraşısında birçok hayata, hayatlara değdiği için de, bu yaşananları çer çöp etmek istemeyen bir hikaye yazarı. İsmi dergide marka olana kadar çok yazdı Yusuf Hoca. Fakat bu herhalde kolay olmamıştı.
‘’yazı heyetin” ‘den devam ederek bu zorluğa açıklık getirmeye çalışayım. Toplantılarda yazılar ele alınır, evrilir çevrilir, bazı yazılar tabiri yerindeyse halaç pamuğu gibi atılır. Morallerin yüksek olması ve eleştirilerin dozaj sebebinin o günkü moral bozukluğundan kaynaklanmaması tabii arzu edilen verimlilik sebeplerindendi. Çoğu yazarı bilmez görmezsiniz, çoğu yazar da o heyete katılmaz, bir şekilde yazısının akıbeti kendisine iletilir. Ama bazı yazarlar, o heyetin de içinde olunca, ister istemez, yazısıyla ilgili tüm eleştiri, tenkit, te’kid ve düzeltmelere şahit olur. Birçoğu için zordur da bu. Tahammül ister. Hikaye, makale-deneme bile olsa, biri ahlaki açıdan bakar, diğeri tıp nazarıyla değerlendirir, öteki dini açıdan alır tahlil eder, herkes kendi zaviyesinden ele alır. Ondandır yazılardan bazısına değerlendirme yazısı yazmak, o yazıyı değerlendirmekten uzun sürerdi, neticede şevk kaçırıcı olunmamalıydı.
Neticede her yazı değerliydi, ve her yazarın yazısı onun emeği, ürünü belki de göz nuruydu. Herkes bu tenkitleri dikkate alırdı denemez, eleştirilere katılan katılmayan, yazısına düzeltmeleri yediren yedirmeyen, aynıyla geri yollayan, ziyadesiyle olgun karşılayan, ummadık tepkiler veren oluyordu. Renkliydi… güzel de bir dostluk-arkadaşlık ortamı tesis etmiştik.
Bir hatırada; yazılarını çokça tenkit ettiğim ve fakat azimle yazılarına devam eden heyetten bir kişi, cahil cesaretiyle ben de yapabilir miyim diyerek kaleme aldığım hikâye ekrana yansıdığında ve bunun bana ait olduğunu öğrendiğinde, uzaktan ‘’kılıcı kınından yavaşça sıyırma’’ hareketi yapmış, bir savaşçı edasıyla yazının boynunu vurmuştu. Sonrasında, kaleme aldığım hikayeye; ilmen, fennen, ahlaken, tıbben, akademik olarak, dinen mahsurları vardır, hükmü verilmişti. Bir daha uzun süre, aklımdan bile geçirmemiştim yazmayı.
İşte bu yazı heyetinin; bahtiyarları arasında sayabileceğim kişi Yusuf Ünal’dır. Hikaye, makale, deneme neyi varsa, eleştirilirdi. Ama o her defasında bunları daha iyiye yürüme adına bir talih kabul ederdi. Sinirlendiğini ve eleştirileri dikkate almadığı zamanı pek hatırlamıyorum, bilakis yazılarını tashih eder, tekrar getirir, arşivlikler arşive, yayınlanmaya değerler fırına yollanırdı. Yazı üzerine serdedilen fikirleri dikkatle dinlediğini, kulak kabarttığını, not aldığını ve hikayelerinde kıvam arttırma endişesi taşıdığını her farklı hikayesi önümüze geldiğinde anlıyor, kıvam artıyor, ziyadesiyle keyif alıyor ve bununla heyet olarak da ziyadesiyle onur duyuyorduk. Kendine has bir tarzı vardı, hikayeleri bir a4’ün kitap sayfası haliyle düşünüldüğünde 2 sayfa tutuyordu. Yusuf Ünal tema olarak bana kalırsa ümidi seçmişti. Olaylardan ümit çıkarımları çok hoşuma gidiyordu. Her hikayesi bize aslında aleladeliğin içerisindeki güzelliğe veya sanki tesadüflerde kastın dahline dikkat çekiyordu. Şimdilerde ağza alınmadık hakaretlere maruz Anadolu halkının, aslında bir yerlerinde var olan saflığına vurgu yapıyordu ve insancıl daha bir sürü taraflarına. Eğer özüne dönebilse ne denli iyi olabileceğine… Yazıları gerçek hayattan alıyor olması, hem kurgusunu hem de hikayeleştirmesini daha meraklı hale getiriyordu bizde. Dergide gördüğümüzde yazısını, tekrar okumak, kırpılan yerlerini hatırlamak keyif veriyordu.
Aradan bir hayli zaman geçti. Dergilerden kendisini takip etsem de gözden ırak olmanın vereceği gönül ıraklığı etkisiyle görüşemedik de Yusuf Ünal’la. Sosyal medya hesaplarından kendisine ulaştım, ama genelde kısa geçerek birbirimizin halini güncelleme yapmakla yetindik. Yıllar birbirini kovaladı. Araya ne akla gelecek, ne romanlara konu olacak ülkemin ciğer dağlayan olayları da girince, Yusuf’un izini iyice kaybettim…
Henüz bir hafta kadar önce, elime bir roman aldım, ismi ‘’ Hengâme ‘’ yazarı dikkatimi çekti, Yusuf Ünal. Dedim içimden bu bizim Yusuf Bey, aşina olacağım bir tarza yelken açacağımı düşünmüştüm, yanılmışım.
Gelecek yazıda ‘’ Hengâme’’ yi yazacağım.