Hengâme Üzerine – 2 – hasan safyürek

Hengâme Üzerine – 2

 

Fransız İhtilali’nden sonra daha özgürce ve daha baskın dile getirilen ‘’ sanat, sanat içindir ‘’ vurgusuna (söylemine-akımına) yüzde elli daha yakın olduğumu itiraf etmeliyim. Sanatın kendi kendini tanımlıyor ve yansıtıyor olmadan önce, başkaca amaçlara hizmet etmesi, sanatı da sanatın dilini de kullanışlı bir araç haline getirecektir. Halbuki en kemal (olgun) anlamıyla sanat, zaten evrenin olmazsa olmazıdır; kendine has deseni, düzeni, ölçü ve yine kendine has diliyle bir varoluş gerçeğidir. Ben yaptım oldu denilerek icra edilen veya salt manada sadece toplumların evrilmesine (transformasyon) hizmet eden ürünlere sanat denmemesi taraftarıyım. Bu sanatın arkasındaki sanatçı gerçekliğini de ortadan kaldırmayacaktır, hatta sanatçıyı da daha değerli kılacaktır. Artık eskidiği ayyuka çıkan dünyamızda rahatlıkla söylenebilir ki sanat, ne zamanki siyasete, akımlara, kişilerin devleşmesine, milliyet ve ırkların yüceltilmesine, madde ve materyale feda edilmiştir, o sanat çöp olmuş veya en iyi ihtimalle bir zümrenin elinde oyuncak olmuştur. Elbette sanatın dili ve aidiyeti olmalı ama bunlar evrenselliğine gölge düşürmemeli.

Kitap, resim, tuvaldeki fırça darbeleri, müzik, orkestra, roman, hikaye, şiir, deneme, günce, gözlem, tefekkür, söyleşi, sohbet, aşk, muhabbet, yıldızlar ve gökyüzü, kainattaki tüm ritmik hareketler, şarkı, bir heykel, kıyafet, çiçek, hayvanlar ve onların habitatı, kadın, insan yüzü, bir avuç toprak, konçerto ve uyum, mimari estetikler, bunların hemen hepsini sanat çatısının altında hem de sanat tanımının üstünde kabul edeceğimiz olgular. Sanat, bunların yeryüzüne yayılan dilinin ve sesinin ismi olsa gerek. O zaman denilebilir ki, ‘’ sanat, sanat içindir ‘’. 

Asıl üzerinde durmak istediğim konu roman ve son okuduğum romanlardan, Sayın Yusuf Ünal’ın ‘’Hengâme’’ eseri. Literatür bilecek ve ahkam vaz edecek şekilde roman okuyucusu olduğumu düşünmüyorum. Çok eksiğim bu noktada, ama beni etkileyen romancılar da olduğunu kabul etmeliyim. Çocukluk yıllarımda Reşat Nuriciydim biraz, Anadolu’ya sonradan gelmiş ben gibiler için güzeldi onun naif dilinden Anadolu’yu tanımaya çalışmak, sonra şimdi burada isimlerini yazmak istemediğim daha çok İslamcı roman veya İslami romancıların kitaplarına merak saldım, çok ciddi etkilendiklerim olmadı mı, oldu elbet. Ama birçoğu bende kendini, 2000’li yılların başkalaşmış Türkiye’sinde derin bir hayal kırıklığına bıraktı. Hep bu yazar – eser ilişkisinden kaynaklanıyor. Bu derin pişmanlıkta bu yazarların, eserleriyle ters düşmeleri yatıyordu ve inanılmaz pespayelikleri. Geçti gitti… Sonra dünya klasikleri, bitirme azmiyle başladım, birçok eser kalmıştır okumadığım. Yabancı romancılara hayranlığım ancak gençlik yıllarımın ortasında başlar, Victor Hugo, Dostoyevski, Tolstoy, Goethe ve birazda işte Platon. Ardından, kader bana belirli bir sırayı mı izletti bilmiyorum, yerli romancılara biraz merak saldım. Kars’ın kara kışında, ben ve yerli romancılarla kütüphanede uzun süren bir tanışma merasimi yaşadım. Sebahattin Ali, Peyami Safa, biraz daha Reşat Nuri, Oğuz Atay öyle devam etti. Delice okuyanların yanında bunların tam olarak bir şey ifade etmesi zor olabilir, kendimce böyle bir sermaye kurgum olmuştu.

Hayatımda hiç terk etmediğim bir romancım var mesela, İngiliz yazar Agatha Christie. Onunla tanışmam çocukluk yıllarıma kadar gider, ama onun bir hanımefendi olduğunu anlamam, askeri kütüphanede edindiğim Agatha Christie yeni basım bir romanın arkasındaki bir kadın resminin kim olduğunu araştırma yıllarıma dayanır.  Merak ettim çünkü romanda bu resme benzer bir roman kahramanı yoktu. Sonrasında bu kişinin Agatha olduğunu fark ettim. Yıllarca Agatha’yı bir erkek yazar yanılgısıyla okumuşum. Sonrasında hayatına merak saldım, şaşırmadım. Delice ve kurnazca, ben diyeni bile her zaman yanıltacak kurguların arkasında fırtınalı, zor ve aykırı bir hayat vardı. Gıyabında hayranlık duyduğum birisidir Agatha Christie.  Hâlâ, kitaptan usanç gelmesinden korkar olduğum zamanlarda onun kitaplarına sarılırım, mütevazı kütüphanemde birkaç doz her zaman tutarım onu ilaç gibi. Agatha Christie evet, polisiye romancıdır. Ama kendine has bir üslubu vardır. Kitapları hacimli değildir mesela, her zaman tahmininizde yanılırsınız, son on sayfaya kadar tahminde bulunur, sonra sadece hayret edersiniz. Müthiş bir finali vardır, ama her zaman. Sizi kurgunun içinde gezdirir, şüphelerinizi ustalıkla yönetir, algı yönetimi çok iyidir, sizin onun elindesinizdir, hatta yönetmek istediğini hisseder ters mantık yürütürsünüz ama her defasında yanılgıdan yanılgıya ve o şüpheliden bu masuma atlar durursunuz, ama nafile yanılırsınız. Son okuduğum ‘’ Roger Ackroyd Cinayeti ‘’. Kitabı bu sefer azami şüphe ve Agatha’nın tarzını yıllardır biliyor edasıyla bir dedektif gibi okudum, ama nafile. Agatha bu yönüyle bence bir sanatçıdır. Ve romanlarında, roman okumanın keyfini alırsınız. Size aklın çeperlerine dair bilgi verir, mekan betimlemeleri müthiştir, uşak – hizmetçi – ölen kişi, genelde aynı karakterleri taşır, korku yoktur ama endişe ve belirsizlik hakimdir. Mesajı budur Christie’nin, okuma ve keyif, sürekli kendini okutma isteği. 80 eseri vardır ve fenomendir.

Agatha Christie evet, polisiye romancıdır. Ama kendine has bir üslubu vardır. Kitapları hacimli değildir mesela, her zaman tahmininizde yanılırsınız, son on sayfaya kadar tahminde bulunur, sonra sadece hayret edersiniz. Müthiş bir finali vardır, ama her zaman.

Romanda çarpıcılık, sonda (finalde) değildir elbet, sanatın rengarenk olması, çeşit çeşit olması da bunun bir sebebi olsa gerek. Bazen romanın gövdesine, bazen diline, bazen çektiği fotoğrafa, bazen sadece yazarına, bazen çarpıcı sonuna, bazen her şeyi askıda bırakmasına, bazen betimlemelerine, öykülemesine, aykırılığına, aşkına, bazen okuyucuya saygısına, bazen de okumanın kendinden menkul kerametine, illa ki bir şeyler çeker seni ve sen okursun işte. Ne çekmez beni, ne tekrar okutmaz. Buyurukçu ve üstten bakışlı, kendini kötü hissettiğin yazınlar, değerini mesaj kaygısında yitirmiş göz nuru eserler, sol franksiyondansa didaktik ve tavizsiz mesajlar, sağ kesimden gelen bir ürünse ayet ve hadislerin romana özensizce serpiştirilmesi, mesajın bile kendinden utanır hale gelerek artık yettim demesi, kurgudaki yalanın insanın çok rahatsız edecek boyutlara gelmesi, çarpıcı ve ferahlatıcı sonlar için akıl almaz önermelerle romanı katletmesi, tarihi romansa; tarihe ara ara kendi fırça darbelerini de vurma, olmamıştı ama keşke olsaydı kabilinden temennileri usul usul metne yedirme isteğinden dolayı uyduruk bakışlar… Bunlar hep beni rahatsız eder, belki pek çoklarını da.

En son okuduğum tarihi romanda, yazar, nasılsa roman diyerek, tarihi şahsiyetlere vur abalıya kabilinden sessizce göndermeler yapmış. Üzüldüm sadece. Bir de koca koca eserleri var. Halen daha bulunduğum yerde, entelektüel kimliğine inandığım arkadaşımla, bu sorunsalı ara ara kendisine sorup, çözüm yollarına çalışıyorum. Tarihi romandaki, tarihe bağlılık ne derecede olmalı, tarihteki yanılsanamaz gerçeklik kurguya feda edilebilir mi? Ne acayip bir alan, dili güzel kullanıyor diye, tarihin koridorlarında sere serpe at koşturmak. Ve kaygı duymamak… Dinin, insan için duyduğu kaygıları ve almak istediği koruyucu önlemleri kendimce önemsemek isteyen birisi olarak, romandaki uyudurukçuluğu henüz anlamış değilim.

Ne acayip bir alan, dili güzel kullanıyor diye, tarihin koridorlarında sere serpe at koşturmak. Ve kaygı duymamak… Dinin, insan için duyduğu kaygıları ve almak istediği koruyucu önlemleri kendimce önemsemek isteyen birisi olarak, romandaki uyudurukçuluğu henüz anlamış değilim.

Üstteki tüm saydıklarım dışında, hoşuma giden, hem eleştirel bazda hem de keyif alma noktasında ‘’ Hengame ‘’ isimli bir roman okudum. Nil, Kaynak, Töv ve bu çizgide çıkmış birçok hareket içi romanı okuduğumu düşünüyorum, hikayeleri de… Bir zaman sonra, kurgu ve söylem noktasında bir matlaşma mı oldu, yoksa aynı şeyleri çokça duymaya mı başlamıştık bilmiyorum. Romanlar ve dergilerdeki hikayeler eskisi gibi okunmaz olmuştu. Yeni bir şey, bir ses, bir soluk gerekiyordu veya şöyle söylemek daha uygun belki; herkesin okuyacağı yeni eserler ortaya konmalıydı. ‘’Hengame’’nin tarz olarak önceki klasik-klişedelerden ayrıldığını gördüm.

Devam edeceğiz gibi… 

 

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer