Hengâme Üzerine Yüzeysel Bakış – 3 – Hasan Safyürek

Önceki yazıda karınca misali romancılığa minik bir bakışla kendimce olanı aktarmaya çalıştım. Aslında Bediüzzaman’ın enfes yaklaşımını sadece paylaşmış olsaydım, onca kelimeye gerek kalmayacak, sanata ve eserin oluşturulmasına dair fikirlerimi özetle ifade etmiş olacaktım. Muhakemat adlı eserinde; “Lâfız, mânânın tabiatı müsaade ettiği ölçüde süslenmeli. Şekil, muhtevâya göre resmedilmeli; resmedilirken de mealin izni alınmalı. Üslûbun parlak ve revnakdar olmasına önem verilmeli, fakat gaye ve maksat da asla ihmal edilmemelidir. Hayal geniş bir hareket alanıyla desteklenmeli, ancak hakikat da hiçbir zaman incitilmemelidir.” demektedir.  Kendi kendini anlatan ifadeler, üzerinde ayrıca uzun uzadıya durmak üstteki ifadeleri hırpalamak gibi olacaktır.

 

Üslûbun parlak ve revnakdar olmasına önem verilmeli, fakat gaye ve maksat da asla ihmal edilmemelidir. Hayal geniş bir hareket alanıyla desteklenmeli,

 

Hengâme adlı romanı keşke elimde canlı canlı tutarak ‘’ hard copy ‘’ olarak okusaydım, ama temin edemedim. E-kitap olarak, ‘’ Kindle ‘’ üzerinden işaretlemeler yaparak okumaya çalıştım. Kitap orta hacimde eğer kindle üzerinden okuyorsanız dört buçuk saat gibi bir zamanda bitirme şansınız var. Türkiye’nin güncelliği hakim, çok abartı ve sırıtan zorlama eklemlemelere pek rastlamadım. Yaygın tabiriyle ‘’ spoiler ‘’ vermeden ‘’ tahşidat ‘’ gayesiyle romana bir bakış atmaya çalışacağım. Bazı romanlar; roman seslendiricisi bir ses olduğunda ve konu da yerlerde süründüğünde sıkıcı ve bayıcı oluyor. Öyle ya roman için zaman ayırıyorsunuz ve okuma için de sebep. Bu romanda, çok seslilik ve bu seslerin arasında birçok bakış açısı hakim. Konusunu Türkiye’nin 2016 yılıyla birlikte, milyonların ruh haletini ve insani yaşayış şartlarını tamamıyla etkileyen zulüm rüzgarından alıyor. Çoluk çocuk hatta bebek ve artık cezai ehliyetini bırakın şuurunu yitirmek üzere olanlara dahi acımasızca eziyet edildiği, zerre merhamet reş’ası gösterilmeyen Türkiye’nin geleceğinde kapkara bir leke olarak anılacak zulümler fırtınası. Bir yerde Bediüzzaman ‘’ Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Siyaset dilinde lafız -kelimeler, anlamın tersidir. Adalet külahını, zulüm başına geçirmiş. Hamiyet kıyafetini, hıyanet ucuz giymiş. Zıtlarda örnekler olmuş, suretler birbirinin yerine geçmiş, isimlerde terslik, makamlarda karşılıklı keyfi birbirinin yerine geçme olmuş. ‘’ tam şimdiki Türkiye’yi anlatıyor. Kitlesel olarak imha edilmeye çalışılan hizmet hareketine mensup milyonların, ekserisinin insani kemalat – insanilik – noktasında ideal bir kıvamda olmaları ve bu yönüyle de avvamdan kalın hatlarla ayrılmaları sebebiyle, elbette ki kendilerine yapılan bu zulmü yine kendilerince ifade ve ilan etmeleri şaşılacak bir durum değil. Roman bu dillerden birisi sadece. 6 yılda o kadar çok ciğersuz hikaye birikmiştir ki, aynı hikayelerin uydurmalarını dahi yazamazsınız. Bu zulmün onlarcasına şahit olmuş, işkence çekmiş, yollara düşmüş, anlatmaktan aciz kaldığı muamelelere maruz bırakılmış arkadaşıma, sana bin sayfalık boş bir kitap verseler ve senin kendini ve geleceğini yaz deseler hakkında bu senaryoyu kaleme alabilir miydin diye sorduğumda hayır demişti. Belki pek çokları için de bu geçerli.

İşte, edebiyata ve insafa sahip birileri tarafından bunların artık bütün yeryüzüne yüzlerce dille anlatılması gerekiyordu. Bu amaca da hizmet eden bir roman diyebiliriz Hengâme’ye. Önceki yazılarımda da bahsetmiştim, dili sade, sıkıcı değil, betimlemeler manidar. Yusuf Bey’in hikayelerinde çiçekten – böcekten alamaz, ve üfül üfül çiçek isimlerinin arasında bulursunuz ara ara kendinizi . ‘’ Dün su verdiğim kasımpatı ve lavantalar istiflerini bozmadı, hâlâ alımlılar. Cevizin yaprakları bahçeyi sarartmış, hafif bir esintide müzik başlıyor ‘’ , roman kahramanlarının iç dünyasındaki aforizmalar konuşur bazen ‘’ Kim söylediyse doğru söylemişti, en çok da üç şey yoruyordu insanı; affetmek, içi yanarken susmak ve olmayacağını bildiği halde hayal kurmak. ‘’ veya ‘’ Hayat bana insanların dörde ayrıldığını öğretti. 1) Çiçekteki dikeni görenler. 2) Dikendeki çiçeği görenler. 3) Hiç diken görmeyenler. 4) Hiç çiçek görmeyenler. ‘’ İslami hassasiyete sahip oluşumların kontrolünde çıkan İslami (!) romanlarda bazı şeyler hiç kafama oturmazdı. Mesela mecazi aşkın bir türlü kendi kametine uygun ifade edilemeyişi. Bir korkaklık sezinliyordum hep, neden yaklaşılamıyor ve neden kötü oluyordu bu o tür romanlarda, anlamsız gibiydi. Ama Hengame’de mecazi aşk – aşık olma, benim makuliyet alanıma daha hoş göründü, daha romana başlarken ‘’ Hazal’ı seviyor muydum? Öyle sırılsıklam âşık olmasam da onu sevmem gerektiğini düşünüyordum galiba, emin değilim ‘’ , Kalecik karası gibi dolgun, ışıl ışıl gözlerini hayalimden çıkaramıyordum. Yanakları gamzeliydi, gölde açmış bir çift nilüfer, bozkırdaki bahar çiçeği… Kazağının üzerinde beyaz bir yusufçuk kolyesi sallanıyordu. Mor çiçekli, bol bir şalvar vardı üzerinde. Karacoğlan’ın çeşme başında gördüğü köy güzelleri böyle olmalıydı. Bu, aşkın ayak sesleriydi, kitaplardan biliyordum. ‘’ bu ve buna benzer ifadeler romana hem makuliyet katmış hem de romanı hayatın aktüel alanına çekmiş.

Roman belli yerlerde sırıtmıyor mu? Sanki… Karşılaşmalar, kişiler arasındaki bağlantılar bazen zoraki görünüyor veya bazen birkaç tesadüf romanın ahengini bozuyor. Nale Zar, romana eleştirel bakışını benimle paylaşırken güzel cümleler kullandı. ‘’ Başlarda çoook sıkıcıydı. En sıkıcı gelen yönü karakterlerin birbirinden pek farklı olmayışıydı. Türk subayında bari bir hırs bir dik duruş bekledim… Sonra duvarın dile geldiği bölüm çok keyifliydi, dikkatimi çekti. Ve de başlarda ikide bir deyim kullanıyordu yazar -bu benim deyim kıtlığımdan olabilir- rahatsız edici buldum. Aslı’nın anlatıldığı bölüm favorim oldu, anlatıyı sağlam buldum. ‘’

Roman üzerindeki işaretlemelerimle devam edeyim. Temamız; aşk, kaçış, terörist (!) kitapları, iç dünyada muhteşem bir yolculuk, üstten çekilen alelade bir fotoğrafta herkesin iç sesini dinleme ve aslında kaçırdığımız pek çok noktayı yakalama, himaye, kitap sevgisi, iftira, itirafçı ve çok tartışılan etkin pişmanlık, mekanların içinde hapis olma, beş parasızlık, aşk, kitap imhaları, on beş temmuz günü görünmeyen garabetler ve korku, hiç akla gelmeyecek suçlama şekilleri ve işkence, maneviyatın kurtarıcılığı, sürekli evin basılacak hissi, Ankara sokakları (acayip hoşuma gidiyor), sürekli kaçma hissi, hayattan bunalma, devlete tapıcılığın fikrine sarılmış insan tipleri, algılar, savcı – polis tiplemeleri, anında meslektaşlarını satan insan tipleri, devlete tapma sendromu yaşayanların iç hesaplaşmaları, çiçekler, türküler ve şiirler tabii ki ‘’ büyüme küçüğüm,/ sakın büyüme;/ yalnızlaşmaktır büyümek,/ bir de düşünmek…’’

Mesela son 6 seneyi kör, sağır ve dilsiz yaşamadıysanız şu ifadelerden çok şey anlayacaksınızdır. “ Savcı : ‘’ Nişanlın nasılmış, görüştün mü?” Ben cevap vermeden çekmecesindeki dosyayı önüne koydu. Nişanlımın fotoğrafına bakmaya başladı. “Güzel kızmış, esmer güzeli. Nereden buldun bunu, kim tanıştırdı?” “Kimse tanıştırmadı. … Burada soruları ben sorarım.” O çıyan gibi gözlerini üzerime dikti. … Saçları nişanlımın yüzüne döküldü. Avurtlarımın içini ısırdım… Elini telefona götürdü. Diğer eliyle nişanlımın fotoğrafını bana gösterdi. “Şimdi bunun hakkında yakalama çıkartıyorum.”. Neler neler yaşandı, ‘’ Allah’tan korkmaz mısınız? ‘’ sözü bu topraklarda şaşkınca bu denli hiç sorulmamıştır. Korkmadılar. Ve müthiş bir zulüm destanı yazdılar… Bu destan (!) sis ve karanlık gözlerden kalktığında daha ayan ve beyan anlaşılır olacaktır.

Sevgililer arasındaki tebessüm ettiren iç sesler; ‘’ Yine karanfil kokuyordu. Bu doğal koku bana dedemi hatırlatıyordu. Rahmetli her yemekten sonra iki tane karanfili ağzına atıp onları somurur dururdu. Bunun eski adamlara mahsus bir âdet olduğunu sanıyordum ve dedemden başkasına bunu yakıştıramıyordu ‘’

Kitapta duyguların tavan yaptığı yerler var elbet, bu olayları hemen yanı başında yaşayanların duvar gibi oluşuna inat, bir iç çekiyor dudağınızı ısırıyorsunuz okurken, ‘’ bir anda sandalyesinden inip yüzünü bana dönüyor; tane tane, bir yetişkin gibi konuşuyor: …“Sen açık görüş nedir biliyor musun?” Tıkanıp kalıyorum. Ama çocuk cevap bekliyor. Ellerini tutup gözlerimi onun gözlerine dikiyorum: “Bilmiyorum, sen söyler misin?” “İnsanların ağlayarak mutlu oldukları gündür.” Ben bitiyorum. ‘’ ve hapishane manzaraları var, öyle alışılmışın dışında, tamamen sıradışı, adaleti elinde tutan müesses nizamın tereyağının bozulması misali içi küf tuttuğunda neler yapabileceğinin açık beyyin resimleri çekilmiş. ‘’ Koğuşumuz sekiz kapılı, iki penceresi var,… Çamaşır yıkamak için dört leğeni var,… Havasızlıktan uyuyamayıp üstünü çıkaranı var…, Altı aydır hiçbir yakını ile görüştürülmeyenimiz, yetimimiz ve öksüzümüz var,… Yoğun bakımda annesine bakarken gözaltına alınanı ve bu sırada annesinin öldüğünü on üç gün sonra görüşte öğreneni var ‘’.

 

Onun yanında büyük bir saksıda filkulağı, ortalarında da onlara dal dal köprü atmış aşk merdiveni vardı. Bunlara kesin babaanne bakıyordur diye düşündüm. Çiçek büyüten kadınlara has bir güleçliği vardı. 

Hoş çıkarımlar süs katıyor kitaba ara ara, ‘’ Onun yanında büyük bir saksıda filkulağı, ortalarında da onlara dal dal köprü atmış aşk merdiveni vardı. Bunlara kesin babaanne bakıyordur diye düşündüm. Çiçek büyüten kadınlara has bir güleçliği vardı. ‘’.  Kitabın tadı daha çok, çokseslilik arasına serpiştirilmiş, an oluyor, zulüm paletleri altında ezilen bir ailenin masum ama içeride olan bir babanın çocuğunun irisiyle empati yapıyorsunuz, kahroluyorsunuz belki… ‘’ Gözlerine bakıyorum uzun uzun. Aynaya bakarken de tam gözümün içine bakıyorum babama bakar gibi. ‘’, bana göre sürecin ikinci en büyük mağdurları çocuklar. Her şeyi ama her şeyi, sessizce usul usul izliyorlar, yaşıtları Xbox-Playstation hipnoz kutularında kimliklerini kaybederken, bu sürecin çocukları her şeyi sadece izliyorlar. Tarihte – bir yönüyle – emsalsiz bir pres ve şiddetle üzerlerine gelinmesine karşın onlar sessizce izliyorlar. En küçük hatırat ve travma hafızada yerini koruyup tarihle hesaplaşmayı beklerken, bu izleyiş manasız kalmamacasına izliyorlar. Kitapta bu travmalara minik atıflar var.

Ve işkence günlükleri… İhvan-ı Müsliminin işkence günlüklerini kaleme alıp kitap haline getirmiş Ahmet Raif’in kitabında okumuştum en evvel, işkenceleri ve hatta işkencenin tanımını. O zamandan önce bilmiyordum. Onlarca yıl beni etkiledi orada yazılanlar, hani insan insana yapar mıydı bunu. Veya hangi saik, hangi konsantrasyon sebebi, hangi motive kaynağı veya en basitinden hangi sebep ve gerekçeyle insana işkence edilirdi. İşkenceden bana daha anlamsız gelen başka bir nokta var, işkenceyi yapan… Öyle değil mi? İşkenceyi yapanın hep bu karanlık dehlizlerde yaşamasını beklersiniz, belki de 30-40 yıldır orada hayatını devam ettiriyordur. Ailesi olamaz ki, mesela sosyal hayatı, bir Din’e veya herhangi bir insani değere bağlı olamaz ki, çocuğu olabilir mi ki kendisine babacığım diye sarılacak, sarılsa ne olacak ki? Ağlayamaz ki onlar, onlar insan olamaz ki, insan insana bunu yapamaz ya ondan. Ama bir arkadaşım anlatmıştı, ‘’ bana haftalarca işkence yapan kişiyle, bir alışveriş merkezinde yanında başı kapalı eşi ve elini sıkıca tuttuğu çocuğu varken karşılaştım. Ne dedin diye sormuştum. Hatırladın mı beni demiş. Bir panik ve ummazlık içinde ‘’hayır’’ demiş işkencecisi. Bırakmış arkadaş onu daha beterine, kaderine. ‘’ İşte kitapta bu da geçiyor; ‘’ Nasıl anlatabilirsin ki, yüz elli dört gün geçirdin o yer altında. İlk otuz beş gün boyunca gözlerini hiç açmadılar. Açtıklarında göz kapaklarının yapıştığını ve aralanmadığını gördüler ama aldırmadılar, alışkındılar böyle şeylere. Sen bir ölü gibi önlerinde hareketsiz duruyordun. Bir sıvı döküp göz kapaklarını açtılar. İçinde kaldığın odayı ilk o zaman gördün fakat hiçbir şeyi seçemiyordun… ‘’.  Bu son 6 yılda çokça duyduğum acı eşik değeri diye bir şey var, eğer yabancıysanız bu söze bunu bir nebze anlamlandırıyor kitap. Yer yer ona atıflar var, merak etmeyin uyduruk değil, yüzbinlerden birisinin gerçek haletini resmediyor. Türkiye coğrafyasında bir gruba değil, yüzler gruba yapılmış hep bunlar tarih şahit buna. Grupların acı eşik değerleriyle oynamışlar, gülerek, dalga geçerek. Sol – sağ felan ne farkeder, acı çekiyorsa o artık sadece bir gruba aittir. Üstteki alıntılama gibi ve şimdi alıntılayacaklarım ‘’ Saçların yerdeki kan ve kusmuklar arasına karışıyor. Sevdiğinin koklamaya kıyamadığı saçların haydutların ayaklarının altında eziliyor. İçin kanıyor. Ama sen dışarıya yansıtıp da onların hazzını artırmak istemiyorsun. Dünyanın en değersiz şeyleriymiş gibi bakıyorsun saçlarına. Bunun cezasını suratında üst üste patlayan tokatlarla ödetiyorlar sana. Burun deliklerinden kanlar fışkırıyor fakat onların umurunda değil. Arada kulağına bazı sesler geliyor, “Senin motivasyonun ne! ‘’. Zalimlerin ortak özelliklerinden olabilir aptallık ve güce tapıcılık. Size suç atfetmekte bu ikisini ustalıkla sergilerler, ‘’ Çalıştığım banka, çocuklarımın gittiği dershane, aldığım gazete, seyrettiğim televizyon, dinlediğim radyo, hanımın sarma yaptığı kermes hep terörist ilan edilmişti. Oralarla ilişkisi olan bizim gibi insanlar da haliyle haindi ‘’. Halkın kahir ekseriyetinin 15T sonrası uzun bir süre canlandırdığı üç maymun halini yazar entelektüel bir bakış açısıyla kısa özetlemiş, ‘’ Galiba insanlar bütün öfkelerini güvenli bölgelere kaydırıyor, baştakileri kızdıracak konularda munis birer vatandaş olmayı yeğliyorlardı. …Yeni bir hayvan cinayeti çıkıncaya kadar idare ediyordu bu. ‘’

Yazım hatası ve imla, hani zaten bu yazıdan da bellidir, pek vakıf değilimdir ama yine de az müdakkik bir nazarla kitaplarda hata ararım. Kitapta sadece iki kelime hatası gördüm. Romanda çarpıcı bir son yerine, çarpıcı bir kurgu daha makul görünüyor. Zira, henüz sürecin sonu gelmedi, yazılacak sonlar ‘’afaki’’ olacaktır.

Roman’dan ‘’ spoiler ‘’ vermediğimi düşünüyorum. Alıp okunmalı. Hangi sebepler olursa olsun. Sanatın hatırına mı, sanatçının hatırına mı, yoksa inleyenlere bir damla su hatırına mı? Veya çevrenizi bilince davet adına mı önemli değil. Kitap amazon.com veya akıllı telefonların market e-kitap platformlarından temin edilebilir.

Gelecek yazımızda Hengame kitabının… Şaka şaka bitti yazı. İyi okumalar dilerim.

 

 

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer