Ontolojik anlamda varoluş veya daha da temelde insan olgusunun içeriğini çözümleme, bilimin ve felsefenin çıkış noktalarından birisi olmuştur. İnsan başlı başına karmaşık ve bir o kadar bilinmez bir varlık. Bilinenin aksine; zamanın akıp gidiyor olması, yerkürenin eskiyor olması, insan olgusu üzerindeki bilinmezlik perdesini kaldırmıyor bence. Hani kullanılır ya sıklıkla, şu yüzyıla gelmişiz de bu da olacak iş mi? diye. İnsanoğlunda da zamanın akmasıyla doğru orantılı, insanın ve biliminde bu hızla birlikte büyük olgunluğa ereceği fikri olmuş her zaman. Bence insanın bu fikrini destekleyecek hiçbir veri yok, zamanın akıyor ve yerkürenin yaşlanıyor olması, insan lehine de ve pek ala aleyhine de işleyebilir.
insan olgusuna bir bakış
Felsefenin temel sebebini de oluşturan insan olgusu sadece gizem ve karmaşıklığı ile değil, çoğu zaman da basitliği ve pespayeliği ile de kafaları karıştırmıştır. İnsanın tanımlanıyor olması, tanımı yapılan insanın her yerde görülecek oluyor anlamına gelmiyor elbet. 18. Yüzyıl batı filozoflarından ilk akla gelen Immanuel Kant (1724–1804), bu insan bilinmezliği ve ontolojisi üzerine en çok kafa yoranlardandır denilebilir. Kant’a göre insanın bir akıl tarafı bir de doğal tarafı vardır. Duyguları, yönelimleri, arzuları, anlama yetisi ve heyecanları, insanın doğal yanını teşkil eder ve bu tarafıyla insan adeta doğa kanunlarının içinde, düşen bir taş gibidir. Hayvanlar ve hatta bitkilerle ortak noktası buradan gelir.
insanı insan yapan asıl olgunun, fenomen alanlarının mecburiyetinden kurtulup, pratik akılla kendi hareketlerini tayin eden pratik aklını kullanması ve buna bağlı olarak da özgürlüğünü elde etmesidir der.
Diğer yandan da insan, aklıyla vardır ve bu tarafıyla her şeyden ayrılan özgür bir birey olur. Bu haliyle insan, eğitime ve eğitilmeye muhtaç haline gelir. Eğitim (içeriği ayrı bir tartışma konusu) ise insanın doğal ve hayvansı yanlarının disipline edilmesine, dünyanın genel kuram çerçevesinde insanlık ve/veya evrensel insanilik noktasına evrilmesine/adaptasyonuna katkıda bulunur.
Akıl deyip geçmemek gerekiyor, aklı da Kant ikiye ayırıyor saf akıl ve pratik akıl. Bunu daha sonraki pasajlarda kullanacağım. Fakat şu var ki Kant, insanı insan yapan asıl unsurun (etmenin) pratik akıl olduğuna vurgu yapar. Pratik akıl, insanın evrensel prensiplere adaptasyonunda en önemli faktördür. Ve yine Kant; insanı insan yapan asıl olgunun, fenomen alanlarının mecburiyetinden kurtulup, pratik akılla kendi hareketlerini tayin eden pratik aklını kullanması ve buna bağlı olarak da özgürlüğünü elde etmesidir der.
Kant’tan etkilenmiş ama fikir olarak karşı çıkmış bir başka Alman Felsefeci ise Max Scheler’dir (1874 – 1928). Scheler’e göre insan, fiziksel hayatı ve geist alanı olmak üzere ikiye ayrılır. Ve yine insanı zorlayan ve kendi türünü diğerlerinden ayıran ve farkındalığı sağlayan bu geis’tir. Buna göre, insan eğilimlerine bağlı kaldıkça özgür olamayacak ama bunlara, duruma göre başkaldırdığı sürece de bir birey-şahıs olmak yolunda avantaj sağlamış olacaktır. Evrendeki yerini, yeteneklerini ve evrensellikle uyumunu bu Geist’le olan uyumu belirler.
Derinlik Yerine Nefretçiliği Tercih Etme
Scheler ve Kant içinde varlık bir düalite ifade eder ve bu insan için de haydi haydi geçerlidir de. Batı ve Doğu Filozoflarının ve bilim adamlarının; Descartes (Dekart) (1596-1650), Aristotales (M.Ö 384–322), Sokrates (M.Ö 469-399), İbn-i Sina (980-1037), Hegel (1770-1831), Karl Marx (1818-1883), İbn-i Arabi (1165–1240), Gazali (1056–1111) ve daha niceleri hep insan teması üzerine beyin çatlatmış, onu tanımaya ve anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu derinlik ve bilinmezliğinin yanında bir de insanın aktüel varlığı vardır. O da insanın tayin edilememiş derinliğinin yanında yine kavranamayan diplerden dip olması durumudur.
Aklını kullanmayan, düşünmeyen, kendini geliştirmeyen, hakim popüler kültürlerin ve üstündeki hakim erklerin önüne ne sunarsa onu hemencecik kabul eden, yukarıda tanımlamaları verilen tüm entelektüel değerlerin dışına çıkan, ezen, eziyet eden, zora/zoruna gelen ne varsa dışlayan, sadece yiyen ve içen, kendini ulu gören bir derin çukur da çıkıyor karşımıza. Doğu filozoflarının özetle, ‘’ başını kaldırıyorsa, gördüğü yere çıkabilir ve oralar da onun içindir ‘’ diye tanımladığı insan, aktüel varlığıyla karşımıza kafasını kaldırıp da sonsuz ufukları görmek istemeyen bir tür olarak görünüyor çoğunlukla. Sevilen, merak edilen, üzerlerine milyonlarca yıl destanlar yazılan insan tiplemesinin yanında; korkulan, yıkan, güvenilmeyen, imha eden, kendisini kutsayan, ötekileştiren, basit ve silik yanıyla da insan türü, dünyanın tarihiyle eştir. Bu yönüyle insan, zararı hep varlıklara olmuştur; insan, bitki, hayvan ve eşya (doğa). Mesela bir arı, başka bir arının varlığından keyif duymadığını hissettiren hiçbir fiziksel tepki vermez veya türünün dışındaki herhangi bir varlıktan rahatsız olmaz, çünkü diğerlerinin varlığı onun anlamlanması ve devamı için vardır. Ama aktüel insanda durum tam tersidir. Aklını Kant’ın ifade ettiği pratik akılla aydınlatma, evrenle uyumlu hareket etme ve tüm varlıkları kendi halleriyle kucaklama yerine, renkleri soldurma ve sınırsız düşmanlığı tercih etmiştir.
Dünya genelinde; bütün insanlığın tedirgin olduğu kötü ve/veya huzursuz eden (rahatsız edici) insan modeli bir gerçektir. Kötülük yapan, zarar veren, düşmanlık duyan ve habitatı kendine zorla adapte etmeye çalışan insan. Sadece insan mı? Devletler ve o devletleri oluşturan milletler, milletlerin genlerinden gelen genetik refleksler, ve bu genetik reflekslerinin bağımlısı olmuş, tedaviye muhtaç milyonlar.
Özelde ülkemiz (Türkiye) noktasından konu ele alındığında durum vahim ötesidir. Kişilere, gruplara, tercihlere, renklere, düşüncelere, kimliklere, cinsiyetlere, kıyafetlere, tarihe, milletlere, ırklara ve daha nelere nelere düşmanlık ve bunun belki yıllardır, devamı için üretilen, milletin içinde sudan ekmekten daha çok tüketilen nefret söylemi – düşmanlık söylemi. Nefret adı üzerinde, başkasını küçük, adi, haksız ve basit; ve fakat kendini büyük, seçkin, haklı ve üstün özellikli görme hali. Kant’ın pratik akıl söylemine karşın, insanın bayağılığı en güzel gösteren durumdur nefret söylemi. Kolaycılığın, basitliğin ve insanlıktan çıkmışlığın adıdır aslında bu, tarihe şöyle bir baktığınızda bunu kullananların hepsi aşağı insan/lar kategorilerinde kabul edilmişlerdir. Nazi Almanya’sının, ürettiği propaganda teknikleriyle Yahudileri hedef alması ve halkın çoğunlukla görmediği/göremediği bu zulmü artık sorgulanamaz bir biçimde kabul etmesi; daha düne kadar Amerika’da rengi siyahi olanların insanlığının tartışılır olması; Rusya’nın 20 yüzyılda metafiziğe savaşı sonucu metafizik eğilimleri olanları hedef tahtasına oturtması ve milyonlarca bireyin bunu yadsımaması, ve daha başka örnekler.
Türkiye’de Nefretçilik
Bilgi Teknolojisinin özellikle 21. Yüzyıl başlarından itibaren, baş döndürücü bir şekilde büyümesi, internet ve onun üzerinden sosyal medya, bilginin ışık hızında transferi, insanlığa ve bilime hizmet için bir şans olarak görüldü. Ayrıca gazete ve televizyonun, kolaycılık açısından halâ kabul ediliyor olması da bu amaca hizmet eden diğer faktörler olarak sayılabilir.
Fakat gelgelelim, insana hizmet etmesi düşünülen bilimin, her zaman tartışılan insana zarar veren kısmını da kabul etmemiz gerekir.
Yukarıda (bence) tanımı yapılan nefret söyleminin, günümüz Türkiye’sinde en çok kullanıldığı ve yayıldığı sosyal medya ve basın-yayın olduğu 2019 verileriyle sabittir. Daha önceleri dilden dile yayılan, aile içlerinden yayılan, kahvehanelerden, ibadethanelerdeki sohbetlerden, arkadaş ortamlarından, okullardan, iş yerlerinden yayılarak bütün bir toplumu istila eden nefretçilik suçu artık tek tuşla ve tek paylaşımla milyonlara hatta bazen milyara ulaşabiliyor.
Öncelikle nelere karşı nefret söylemi geliştirmişiz. Liste maalesef çok uzun. Ama sabırla okumanızı dilerim. Ermenilere, Rumlara, Yunanlılara, Kadınlara, Alevilere, Kürtlere, Dindarlara, Sünnilere, Yahudilere, Hristiyanlara, Musevilere, Amerikalılara, Ecnebi diye nitelenen milletlere (daha çok batı devletleri), Avrupalılara, Fransızlara, Gâvurlara! (müslüman olmayanlar), Ruslara, Araplara, Afrikalılara, İngilizlere, Almanlara, Ukraynalılara, bazı isimlere, mesleklere, cinsel tercihlere, dini mezheplere, düşünce tercihlerine, Osmanlı devleti ve o dönemde yaşanılanlar üzerinden söylem geliştirerek milletleri veya ırklara, başka milletlerin tarihine, kendileriyle gerginlik yaşadığımız devletlere, Ateistlere, giysi tercihlerine, Romanlara (Çingene), hainlik ön tanımıyla uygun bulunan herkese, Suriyelilere, Haçlılara katılmış milletlere, eğlence kültürü tercihlerine, Kıbrıs Rum kesimine, göçmenlere, annelere, gruplara, topluluklara, siyasi partilere, köylüye, sanatçıya, şarkıcıya, toplum önünde hata yapanlara, engellilere, dinî veya dinî olmayan ritüellere, azınlıklara, dillere, şivelere, takım taraftarlarına, … liste bitmiyor bir türlü. Fakat konu üç ana başlıkta toparlamak mümkün; Etnik-ulusal, Dinî (metafizik eğilimler veya Dinîliğin tam karşısında olanlar da dahil) ve Cinsiyet kimlikleri. Peki, bu belirtilen ve nefret söylemine hedef olanlara neler yapılıyor? Bunu anlatmak biraz daha kolay; başta alay etme ve mizah yollu yayma, abartma, çarpıtma, küfür, aşağılama, hakaret, düşmanlık-savaş söylemi, simgeleştirme, lakap takma, evirip çevirip eski defterleri sanki o an yaşanıyormuş heyecanıyla tekrar açma, ve bunlardan hiç usanmama. Kendi kendimizi anlattığımdan bunlarla ilgili sayısız örneklere girmiyorum.
Nefreti Yaymanın Yıkıcılığı
Nefret suçuyla mücadelede sosyal psikologlar, sivil örgütler, gönüllü gruplar ve insan bilincine sahip insanlık için emek veren herkes görev alıyor. Fakat böylesi suçlarla mücadele ve vazgeçirme, hava soluma rahatlığıyla bu suçu işleyen toplumlarda kolay olmasa gerek. En son Hrant Dink vakfının kapsamlı bir çalışması olmuş son beş senede ve sosyal medya yayın yapan bir kanalda konu 3 saat gibi bir zamanda işlenmeye ve tahlil edilmeye çalışılmış 2019 yılında. Konunun tahlil edilmesinden, başların eğik ve çaresiz bir görüntü çizmesinden öteye geçmiyor. Çünkü belki de genlerin bile üstüne taşınarak gelmiş, cahillik ve bilgisizlik üzerinde oturtulmuş, durumu kabullenmeyip hep geçmişi anmak üzerine bina edilmiş, her gün her yerde açılan televizyonda, internette, otobüste, akşam misafirliklerinde buna maruz kalmış artık işlediği bu insanlık suçunu umursamayanların hemencecik bundan vazgeçmeleri de beklenemez.
Psiko-sosyologlar; bu konunun üzerinde sebep-sonuç noktasında irdelediklerinde Nefret suçunu işleyenleri, profilleriyle tanımak daha da kolaylaşıyor. Kimler daha çok nefret suçu işler? Konuyu sosyal medya üzerinden suç işleme ve yayma olarak bakınca; nefret etmeyi ailesinden, çocukluğundan ve arkadaşlarından öğrenenler, bunun bir suç ve yıkım olduğunu düşünmeyip herhangi bir ahlâk ve/veya insani değerlere önem vermeyenler, gerçeklerle ve gerçek kişilerle yüzleşemeyen korkak tipler, kendine gizli kimlikler üreten ve bunun üzerinden yıkım yapmayı tercih eden anomali bireyler, sırtını hakim güçe dayayıp nefret rüzgarına kaptıran asalaklar, verdiği zararın ve hatta toplumsal psikoljik travmanın sonucunu göremeyen körler, başkaları yaptı diye kendisi neden yapmasındı diyen kopya kişilikler, kendini büyük görüp kendinden olmayanı küçük görenler, yüzyılların öfkesiyle beslenen ve ancak böyle yaşayabilenler, zayıfı ezen kuvvete yancı olmuş tembeller; dünyanın gelişim, eşitlik, bilim ve insanlık trenini kaçırmış olma durumunu kabullenemeyen ezikler, kendini ispat etmede en kolay yol olan şiddeti tercih eden vahşiler.
Auschwitz örneği çok ünlüdür, acıyı veren acı çekeni görmediği için, bir süre sonra artık acı vermekten hoşlanır hale geliyor. Artık Auschwitz’in çok masum kaldığı bir yüzyıl yaşıyoruz.
Nefret – Ötekileştirme – Aşağılama – Asılsız İsnat suçlarıyla birkaç dakika içinde hedefteki kişi grup veya her ne varsa imha edilebiliyor. Ve bundan kitleler zevk duyabiliyor. Konu buraya gelmişken son olarak, bu suça maruz kalanların durumları ise ayrıca bir inceleme konusu ve belki de en can alıcı nokta burası olduğunu gerçeğini atlamamak gerekir. Gazeteler, televizyon ekranları, internet üzerinden sosyal medya, topluluklara yön veren liderler ve halkların kendi aralarındaki konuşmalarından yayılan her türlü nefrete maruz kalanların; kendilerini savunmaları, suçsuz olduğu veya suçu kadar ceza talep etmeleri bu şartlarda olası bile değil. Hiç kimse işlediği suçla; onun ismiyle, grubuyla, ailesiyle, aidiyeti bulunan bir yerle, ırkıyla, tercihleri ve düşünceleriyle tüm Türkiye’ye ve hatta tüm dünyaya rezil olmasını/rezil edilmesini gerektirmiyor ve hatta bu apaçık insan haklarını ihlal. Bir de yüzyıllardır buna her gün maruz kalanları bir düşünün ! bir de bunun travmasını, nesilden nesile akan travma…
(bu yazı 2020 yılında 14. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri organizasyonu çerçevesinde işlenen ” Kimlik – Nefret Söylemi ” konusu için hazırlanmış, ve organizasyonun çıkardığı bültende yayınlanmıştır)
hasan s.
Bülteni İndirmek için : CSG_GAZETE