Kainatın ruhu ‘hayat’tır. Hayat olmadığı zaman her şey bütün debdebe ve şaşaasına rağmen anlamsız bir karanlıktır. Hayat, kâinatın sanatını ortaya çıkaran bir ışık adeta. Hayata hayat katan bir başka unsur da ‘görmek’ olsa gerek. Hayat cevherinin içine konulmuş izleme aleti. Allah, hem fiil hem de isim olarak, eserin de zaten kendisine ait olması sebebiyle şunu der: “Biz o insana görmesi için gözler vermedik mi?” (90/8) Ruhun penceresi; insan ve hayvanın, biriktikçe biriken hacimli dosyalarının sebebi. Bu gözün içinde, görmek fiilinden bağımsız olarak ‘iris’ beni kendine hayran eder. Hayranım şu ‘iris’e…
Göz irisi; gözün renkli kısmı, siyahın etrafını sarar. Halka halka göz bebeğinin çevresinde kas ve pigmentten oluşur. Normalde temel işi, göz bebeğinin ışıkla olan ilişkisini düzenlemek. Böylelikle gözün görme fiilindeki işlevine milisaniyelerde ve sürekli bir ayar verme halindedir. Otomatik pozlama, mercek ayarı gibi de düşünebiliriz. Bilimsel makaleler ve tanımlar, irise kendi başına bağımsız sanki şuurlu hareket eden bir canlı imajı verir.
10-15 yaşına kadar değişiklik ihtimali olan iris yapısı, deseni ve rengi artık, gençliğe adım atıldığı zamanlardan itibaren ömür sonuna kadar, sadece yaşa ve başa bağlı o da pek belli olmayacak (adaptasyon) değişmez bir kimlik gibi insanda onu benzersiz bir ‘mührü’ olur. O mühürle gezer artık ‘alem’de insan. Onunla görür, onunla görünür, bilinir tanınır.
Bu iris hep dikkatimi çekmiştir. Bir hayranıyım dedim. Burada çok sevdiğim bir arkadaş, göz fotoğraflaması yapıyor. Çalışmalarının sadece birkaçını paylaştığında hayranlığım katlandıkça katlandı. Ne muhteşem bir sanat harikası arkasında sanatçıyı gösteren. Darwin’i kurduğu diyalektik felsefesindeki yüzlerce mantık boşluğu listesinde tepede yerini koruyan şey, göz ve sanatı; işlevi, çalışma mantığı, mucizeviliği.
İris’i üçe ayırıyorum; mükemmel sanat olarak kendisi ve yapısı, görmesi ve görülmesi. Sanat olarak hakkının teslim edilmesi, anılsa da anılmasa zaten Allah’a ait olduğundan sonuç hiçbir zaman değişmiyor, övülen yine ‘O’ oluyor. Bunu bilim yapıyor zaten. Ben makaleler arasında dolaşırken, Allah’ım ne kadar güzelsin demekten kendimi alamadım; sanattan sanatçıya uzun bir yolda olsa da, istiğrak ve iştiyak adına tercih de edilebilecek bir metot bu.
Görme ve görülme… kayıt mekanizması olarak ‘iris’e müthiş görevler düşüyor. Hem görürken hem görülürken; birden fazla kayıt cihazı çalışmaya başlıyor, bazen de binlerce. Siz görürken hem görüyor hem de gelecek adına her şeyi aklınızın eliyle kodluyorsunuz. Kokuyla, duymayla, dokunmayla kodladığınız her şey gibi. Bir müziğin notalarının üzerine kodladığınız hatıralar az mıdır mesela? Bir aşkı, bir umudu, bazen de bir anguazı, çıkmazlarınızı, açmazlarınızı nota ve tınılarının aralarında serpiştirdiğiniz azımsanmayacak derecede fazladır. Benim yüzlerce belki hatta bine baliğdir. Bir melodi beni sadece 1 milisaniyede Dögol caddesine alır götürür, sadece bir giriş buklesi utangaçlık terlemelerimi, bir nakarat Emniyet yanındaki parkın içinde duran bank üstüne oturtur beni. İyi mi kötü mü, düşünmedim!
Bir koku; şaşkınlıkla etrafında döndürür, acaba o mu geldi dersin. O muydu, yoksa onun kokusu muydu dedirtir. Tam tersi, bir buhurdanın tepesinden akan tuhaf bir koku, bir evin eskimsi küf kokusu seni Sielwall’deki travmanın beşiğine atar. Olmasa mıydı dersin! Yok yok olmalıydı, yoksa taşlar yerli yerine oturmazdı.
‘İris’, bunların hepsinin dışında bir yer kaplar.
Yusuf musun yoksa, diye sormaktan yorulmak…! Şaula zaten değilsin!
- Falanca da gelecek yakınlarda. Bol bol konuşur dertleşirsiniz işte!
- ………!
- Bir süre burada, gezecek, moral dağıtacak, tanıdıkları dolaşacak. Yeni insanlarla tanışacak.
- Görüşme imkânı olur mu? Bir teşehhüt miktarı kadar mesela!
- Tabi tabi muhakkak?!
İnanmak O’na olunca bu büyük paye, ama bu duygu insanlara olunca büyük zaaf. İçi hep hüsran dolu. O’ndan O’na yolculuğun şartı gibi, insanların insanca acizliklerine maruz kalmak. Birisine kanmak, ama yine O’na dönmek. Mecazen âşık olmak, sonra yine O’na yüzünü dönmek. Umut sarmak, yine usul usul O’na yanaşmak. Bel bağlamak, dönüp O’ndan istemek. Ete kemiğe yüzsuyu dökmek, dudak ısırarak, O’na özür dilerim demek. Elden tutma sıcaklığının şehvetinde erimek var zannederken, özür dilerim bağlamında bel kırık vaziyette O’nun önünde yarım yamalak durmak. Zaaf işte… oradan oraya kaçma, sonra asıl sahibine dönme.
Pek ümitlenmiştim yine. Dünyanın dibinde yalnız kalmak, başkaca yerlerde avare kalmaya pek benzemeyeceğine eminim. Bir el, bir ses, bir koku, bir işaret, bir dokunma, bir ‘iris’… artık ziyarete miyarete gelenlere dert açmak, dertlerle hemhal etmek, yaş haddinden ‘nesh’ olanlar sınıfından. Ümidi, bazılarına göre böylesi ‘boş’ beklenti ve ümniyelere bağlamak artı demode. Hem anlatsan ne olacak ki! Derdi kimden kime anlatacaksın. Anlatılan şeyi, sadece yirmi dört saat sırtında tutana tesadüf edilmiş midir hiç, sanmam!
Gelecek kişi; benim kendisini 1990 yılların başından itibaren bazen uzaktan uzağa bazen yakın daireden imrenerek izlediğim müstesna bir fıtrat, bir hizmet adamı. Şahsi füyüzat hislerinden her dem fedakarlığıyla bilinen, bazı yönleriyle de şöhret sahibi, munis ama bir o kadar da aktif bir aksiyon insanı. Aramızdaki, kırat ve kalite farkını baştan hem de 35 yıl öncesinden kabul etmiş bir adamım. Sadece o değil ki, daha niceleri yahşi men yaman! Hepsinin hakları ve temsil ettikleri manevi makamları başlar üstünde. Bir vakfın, düzenlediği bir dizi aktivite, sergi, sunum ve söyleşi kapsamında burada bulunacağı ayrıntılarını da öğrenmiştim.
En evvel konuşup dertleşme fikri, zihnime doğru uçuşmuş olsa da sonra bir yerde (sadece) eskileri yâd ve şâd etmenin en mantıklı ve ziyaret sahibine karşı en saygılı davranış olacağına karar kıldım. Daha sonra Opera’nın tam kenarında konuşlanmış, her daim boğazın iki yakasını tutan o yerde beni bekleyen sessiz ArkaDağım’la tanıştırmaya döndü fikrim. Dediğim gibi hiçbir beklenti ve paylaşım ümidi duymaksızın. Yoksa onca şey, aciz insanoğluna boca edilir miyd ki:
Bu kadar zamana kadar yığılmışları; isyanın, tam kapımdaki bir it gibi beklediğini duysa ne olur duymasa n’olurdu! Yalanın ve yalancıların gemi azıya aldığını, sûreti haktan görünmesinin ciğerimi dağladığını bilse mesela! İğrendiğim gıybet çekirdeğinin, kabuklarını her ‘yer’de hatta en masum yerlerde bile gördüğümü öğrense mesela! Aziz Ruhun, Mesih’in birkaç arsa bahasına satılığa çıkarıldığını düşündüğümü bilse şoke mi olurdu acaba!
Kanlı canlı insanlar yerine, Opera kenarında ışık tâklarına tav olduğumu sezinlese miydi ki? Mecazi aşktandan öte mecazi dostlardan da feragat ettiğimi bilseydi mi ki! Kaç defa elimde solmuş çiçeklerle kalakaldığımdan artık bir ota dahi dokunmadığımı duysa mıydı? Duysa n’olcaktı ki! Hiç! Medet medet diye inlemelerime karşılık, müziğin nağmelerinde, ritmin kollarında daha bir sermest olduğumu öğrense. Direksiyonu doğrultamayışım karşısında, şarampole giden bir arabanın sürücü koltuğunda sadece seyir zevkini kaçırmayayım diye öylesine beklediğimi bilse tevahhuş mu duyardı ki! Zihnimin, parça parça olmuş işlemcilerinden bir tanesinin arka planda sürekli geçmişin kollarında, koylarında çalıştığını ve sürekli ısınan diyotlarımın daha fazla sessizliğe tahammül edemeyeceğini söylesem deli mi bellerdi beni! Şam, Hama ve Halep’in sokaklarında arayışlarıma mukabil isyan biriktirdim desem, Bremen’deki toprağıma iniltisiz ölüm ektiğimi söylesem… ya ‘kamp’ta aşkıma son seranatımı yaptığımı ve o’nun beni terk ettiğini söylesem, mecnun mu addedilirdim. Beni terk etmesine mukabil, yine de ‘isyanlarıma’ vefa örtüsüyle sanki suskun tedbirli rolü oynadığımı bilse.
Ya Şaula’dan haberi olsaydı! Kaldırabilir miydi ki onu. Göz kırpmalarındaki çekiciliğini bir şiirle anlatmış olsaydım, dinler miydi ki! Yoksa beni Hallacın yerine mi koyardı. Ya Şaula’dan haberi olsaydı ya! Ümidi, sadece kudrete yasladığımı gayrısından elimi yüzümü yuğdumu! Gayrın renk attığını söylesem, renk körü mü zannederdi beni! Kaçış planlarımı bilse, şikâyet eder miydi beni müdüre! Kaçış planlarımın tastamam hazır olduğunu, ama paftaların masaya yapıştığını söylesem güler miydi halime! İçime çimento, demir ve agrega sevdasının düştüğünü söylesem, küfre düştün mü derdi yoksa düşürenlere küfür mü ederdik beraberce. Dualarımı anlatsam ucundan, kıyısından, duaların kutsiyetine halel getirdiğimi mi düşünürdü ki! İçime agrega sevdası düştü, kor gibi, O’nun aşkı yakmış kavurmuştu aslında, ama suçlusu sensin desem kalkıp gider miydi? Naz makamının en tiz notasındaki tınıyı durdurup; bak ne dinliyorum deyip, sağ kulaklığımı kulağına versem, duysa ki:
Bu nasıl bir derttir dermanı yoktur, Görünmez bir yara acısı çoktur,
Bedenimde değil, ruhumda sızı…
, kendini kirlenmiş mi hissederdi!
Sonra bir fırsat ona maske koleksiyonumu göstersem, anlatsam; bu iş için, bu aş için, bu O’nun için, bu Opera için, bu Şaula’ya, bu eve, bu falancalara, bu sola bu sağa, bu yâra bu ağyara; iğrenti mi gelirdi inci gibi ruhuna. Peki ya neden bu maske kapkara diye sorsa; bu sefer ben basıp gitsem! O da özür dilese… tamam tamam özür dilerim der miydi! Sanmam, herkes çok meşgul zira… Ya şu maske neden şeffaf diye sorsa, haritada Ak minareyle, Ararat’a işaret koysam anlar mıydı?! Bir aralık nasılda hızlı maske değiştirebildiğimi göstersem, beni Grimaldi’nin de önüne koyar mıydı?
Yok yok, bunlar anlatılacak, bunlar dinlenecek kabilden şeyler değil. İşkencede bile söyletemezler illa. Ben zaten 571 ışık yılı uzakta olmayı yeğlerim veya belki öyleyim veya kim bilir dünya beni ilgili menzilde oraya atmak için uğraşıyordur. Kapkaranlık bir sineden, ışık yılı yolculuğunu halk ve irae etmek O’nun zaten şanında değil miydi? Duysaydı bunları, duyar mıydı ki!
Getto’lara merak sardığımı; ama gettolara giremediğimi, kredi notumun yeterli görülmediğinden açsam mevzuyu. Getto şartlarına haiz olmadığımızı, yaş haddinden dışlandığımızı, hayır! hayır! sadece tek başıma dışlandığımı söylesem, komik olurdu değil mi? Getto dışı kalmanın, manevi alemden gelen tesellilerle çok da kötü bir şey olmadığını düşündüğümü söylesem, o da halt etmişsin o manevi değil, nefsanî olmasın dese! Dudağımı mı ısırırdım! Elim sarı sarı duran kitaplara doğru uzanırdı, sonra vazgeçerdim kesin.
Gençliğimi, nurdan saf ellerinde tuttuğu altından mamul tepsisine koyduğum ‘ışık adam’a:
Seni çok özledim
Gece gözlüm benim
Gemilere bin gel yine gidersin
Sonbahar rüzgârı
Kırarken dalları
Ayrı düşen yaprak
Yaşar mı söyle
Olsaydım olsaydım
Ben yağmur olsaydım
Düşseydim bulutlardan
Kirpikte dursaydım;
, sitemini yaktığımı söylesem, bir melankolik ‘ham ruh’ mu derdi bana! Ya Operadaki bekleyişleri duysa, görse, bilse… oradaki sırdaşları fark etse! Deli mi derdi! Yoksa boşuna mı diye hayıflanırdı.
‘Çatlayan Rüya‘nın enkaz demirlerinden bahsetsem, olmadı enkaz yerine götürsem, kurtarma ekiplerinin ‘laf-ı güzaf’larına yine de inanır mıydı ki! Yani sınırlarımı duysa… yok yok, ağyarına mâni bunlar benim sırlarım; ehli mi, öyle biri mi var ki?
Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur, desem alınır, üzülür müydü? Yoksa;
Bilsem ki bu benim cânım hiç yol aldı mı dost!
Almayıp yâd ellerde âvâre kaldı mı dost!
Dağınık bitkin hâlim; derbeder, bîmecâlim;
Yakup gibi melâlim hep sürüp gitsin mi dost!
diye az alıntılama yapsam:
- Sen iyisin yine şükret haline, bak neler neler, kimler kimler var! mı derdi acaba, kesin derdi evet! Çok klasik olsa da!
Boş teferruatlardan bıktığımı usandığımı, az ihsas etsem. Düşkün sayılır mıydım ki! Hatırları sadece birkaç kişiye indirgediğimi, bu boş beleşliğe yaşayan yaşamayan birkaç kişinin hatırına sabrettiğimi duysa, kendisini merak eder miydi ki? Sanmam, telefonu hep onu meşgule çekecektir. Bir paslı, zifiri karanlık sineye hayat vermek uzun iş! Ya sırların, kulplu istişarelerin vizeli gıybetine alet edildiğini ve bunun beni yıktığını duysa, ağzımdan çıkan kelimeler onun kulak süzgecini geçip kalp sarayına kadar ulaşabilir miydi! O kadar dert sorun arasından, sanmam!
Onun için karar vermiştim. Tek derdim, bu buluşmayı fırsata çevirip, ‘iris’lerden eskinin güncelleme dosyasını indirip, kendime bir ‘mol’ kadar aşk ve şevk depolayacaktım. Buna, Harbour Bey’le ve Opera Hanım da şahit olacaktı. Bir yudum siyah kahve, bu exe dosyasına imza olarak kuruluma yardımcı olacaktı. Etliği, Nurullahı, Deniz apete’yi, Müslüm babayı, gece iniltilerini, yüzlerdeki nurları, Mehmet’i ve Şah’ı, Mendil’i ve uyarı olarak bana ders veren patates üstü ekmek bıçağını… hepsi bu dosyada gelecekti. Zamanda yolculuk yapacaktım düpedüz. Yine dünya bana, ben boş oyalanmacadan ibaretim salllama beni diyecekti ama olsun deneyecektim işte! Somyanın demirlerin hemen yanında Zakir çığlık atacaktı. Ve yerlere serilen güller bana hoşâmedi edecekti. Virüs bulaşana kadar bu beni idare edecek, istiğrak olmuş müstağrak veya divane olmuş sarhoş gibi Sydney ellerinde sermest olacaktım. Gaybın elleri azıcık dokunacaktı, hayal meyal… bir de ‘patch’ dosyaları elbet; şu ne yaptı, bu ne yaptı, ona ne oldu,… soracaktım. Bir anda nasıl yığınla insanı, bir iris hatırına geride bıraktığımı tekrar görecek, hissedecektim.
Sonra o gece yatağa Feneryolu’nda girecektim. Gözümü sabah, ismi beşinci kat olan 3. katta, seyirci koltuklarının arasında açacaktım, o’nu izleyecektim. Göz irisine, yükleme tamamlanıncaya kadar bakacaktım. Mümkün değil, iris değişmiyor, bir zamanlar yüklenen görüntüler, hem de kokusuyla, tadıyla orada duruyordu. Hem onlar benimdi!
Olmadı…!
Birisi, o görüştürürüm sözü veren, bana onun gittiğini söyledi. Cebinden, upuzun bir tespih çıkardı. Bunu sana vermemi istedi dedi. 99’luk tesbih yollamıştı. Cebimde taşıdım uzun süre. Demek çok değerli olmalıydı bu emanet. Ama her şey ters gitmişti, tesbih de normal olamazdı bence, oturdum tanelerini saydım. 98 çıktı… güldüm. Görebileceğim bir yere astım.
Duydum ki, ziyaretler ve dahası birçok amaçlanmış şey! amacına ulaşmış. Bu da böyle olması gerekiyordu illa. Her şey artık ‘kader’ oldu. Aynen bundan sonra olacaklar gibi… Engellense, bu görüşme olurdu, olmadı…! O parktaki heyecan hoplaması, o kamptaki son buluşma, göz irislerinden Ehl-i Beytin Ser-Mümessilini müşahede ettiğim o buluşmanın bir daha olmayacak olması gibi, olmamış bu buluşma da bir daha olmayacak.
Sezar’ın hakkı Sezar’a verilecek. Sadece, hüzünlere Mariage D’amour eşlik edecek. İşler gidecek, takdire oturacak! 98 ‘e baktım en son:
‘’ Bütün işleri ezeli takdirine uygun bir nizam ve hikmet üzere sonuna ulaştıran. ‘’ yazıyordu.
yazının görseli (resim) : Mert Bey – Sydney