İlk durağım Viyana. Karşılayan kişi benim 33 yıllık hem Üniversite hem de yol arkadaşım. Viyana’daki tek işim ziyaretti. Her zaman kabul ettiğim ‘el mekân bil mekîn’ kuralından dolayı Viyana’yı nezdimde tek güzel kılan şey orada yaşayan dostlarımdı. Yoksa tarihi varmış, Osmanlı gelmiş dayanmış, Tuna’sı akarmış, ekonomisi çağlarmış pek de umurumda değil! Yanında kendini iyi hissettiğin ya canlı ya da üzerinde hatıralarını biriktirdiğin cansız şeyler olmalı. Üzerine bir zamanlar saflıkla bastığın kaldırım taşları dahi bazen modernite sevdalısı canlılardan daha kıymetli oluyor.
Üniversiteden arkadaşım K. Bey; kendisine dünya görüş ve yol güzergâhı açısından çok şey borçlu olduğum müstesna bir şahsiyettir. Türkiye’nin özellikle 2014’den ama özelde 2016’dan sonra yaşadığı ‘insanlık’ depremi sonrası hayatı altüst olanlardan. Evvela eşi, sonrasında çocukları kendisini dışarı atıyor, bildiğiniz sokağa… Kendisini tam 33 yıldır dikkatle izledim Ne ziyaretlerimi ne de aramalarımı aksatmışımdır. Öyle ki eski kullandığı ‘email’i dahi o unutmuş ben hatırlatmışımdır. Bu zamana kadar; ‘insan’ isminin kâmil anlamda kendisinde yüksek derecede temsil edildiğini hayretle izlemişimdir. Onca yaşadığı şey; çocuklarının ret ve vefasızlığına rağmen, hatta hayatın değişik sebeplerle onu imtihan etmesine, kader noktasında daha saflaşması için hırpalanmasına, abuk subuk akraba ayrımcılığına, hatta anne-babasına rağmen yine kendisini, olanca safiyet, samimiyet ve teslimiyet içerisinde buldum.
Bu ve bundan sonraki anlatacağım ziyaretlerde aslında tam oportünistlik niyetim var belli etmediğim. Bir yol yürünecekse onu sâliklerinden ‘check’ edeceksiniz. Yani o yolu yürüyenlerden. Yolun sonunun aydınlık olacağını, manifesto ve eylem birlikteliğini tam olarak hayat nizamına tatbik edenlerden ancak görülebilir. İşte K. Bey tam da böylesi yolculardan. Ben de durum böyle olunca; gevşeyen gerilimimi, pörsüyen aşkımı, rezone isteyen şevkimi böylesi müzelik ama canlı eserlerin seyriyle tekrar yakalamaya çalışıyorum. Karıncanın ayaklarını ihmal etmeyen Allah da karınca adımı misali böylesi gayretleri boş bırakmıyor elbet.
Önce başarılı bir eğitimci, tam bir aile babası, çevresinin hürmetini kazanmış bir vatandaş; tam bir gece içinde bir hain, aranan bir kaçak, reddedilmiş bir aile reisi ve yine tam bir gecede kaldığı iltica kampına imza veren mülteci ve sonrasında yeni topluma eski haliyle entegre olmuş bir meçhul. K. Bey kendini adadığı yolun manifestosuna sıkı sıkıya bağlı kalmış; neredeyse aynı kaderi paylaşan Viyana’dan bir hanımefendiyle hayatını birleştirmiş. Bir dükkân açmış kendine, karınca kadarınca ama sanki o mesleği yıllardır yapıyormuş havasında bir şeyler satıyor, tamir ediyor. Bundan sonra ne kadar hayatı kaldıysa işte onu nemalandırma, daha değerli kılma, ve toplumsal fayda sağlama adına heyecanlı ve gayretli. Allah’la irtibatında hâlâ imrendirecek bir ilişkiye sahip. Kaçmış, saklanmış, bir şaki gibi aranmış, nehirden geçmiş, köle pazarına benzeyen ilk teslim Yunan kamplarında alınıp satılıyormuş gibi ortamları tatmış, kaçak yaşamış, bir şekilde Viyana’ya demir atmış, ve geçmişe dair her şey kendini ‘lezzet’e bırakmış. İnancın insanı hem de sürekli şekilde pozitif beslemesine canlı örnek.
Eşiyle birlikte bir mükellef sabah sofrasında hazır bulunduğumuz vakit fırsat bu fırsat deyip, K. Beyin H. tarihçesini ve tanışma hikayemizi anlattım. Usansa bile yeni yengemizin veri tabanına bu bilgileri işlemem gerektiğine inanarak yaptım bunu. K. Bey kendi faziletini anlatmaz ki…!
…………….
Viyana’ya bu üçüncü gelişim. Bu sefer otobüs ve şehir içi metrosuna binme imkanım oldu. Şimdilik burası da Sydney tren içlerinden daha kötü çıkmadı. Sessizlik hakim, bir de koltuk üstlerine ayakkabıyla basmıyorlar. Tren ve otobüsler dakik. İnsan profilinde değişiklik yok, yüze dik dik bakan somurtkan insan tipleri neredeyse her yerde. Selam veren de pek yok. Bir hayli sorunlu insan; şehir içlerinde, izbe yerlerde, toplu taşımalarda görmek mümkün. Kaldığımız evin hemen yakınında bir fabrika duvarının yanındaki kaldırımda demir kapıyla konuşan birisine rastladım. Bir hayli bağırdı çağırdı sonra yoluna devam etti. 30-40 metre yürüdükten sonra dönüp Türkçe küfürler etmeye başladı. Türkler hala sorunlu millet bu coğrafyada. Sevilen sırasında ya en sonda ya da sondan ikinci. Türklerin bu imajda ciddi gayretleri olmuş.
Arabayı daha çok yengemiz kullanıyor, M. Bey de bundan pek memnun. Viyana trafik, şerit kuralları ve sinyalizasyon şekilleri onun gözünü korkutmuş. Bir ara kullandı arabayı hak verdim kendisine. Yengemizin şehir içi turu yaptırdığı vakit; bir aralık tanıdık tabelaların olduğu, yerleşimi dağınık; simsiyah ve çevresi özenle düzleştirilmiş sakallı, gözleri sürme çekilmiş gibi simsiyah görünen, dar pantolonlu kısa saçlı, hepsi tişörtlü, dik yürümeye gayret eden, sırtlarında minik çantanın olduğu erkeklerin ortalarda dolaştığı bir mahalleden geçtik. Burası nedir dedim, Türk mahallesi dediler. Hatta Avrupa’dan, Türkiye’ye gidemeyenler bu mahalleden otel tutup 2-3 gün kalıp geri dönüyorlarmış.
Viyana’daki Türk camisi, Tuna nehrini enine kesen köprü üzerinde pedal süren bisikletliler, dev kilise, Osmanlı askerinin hançerlenme heykeli, şehir merkezi derken yorulduğumuzu hissettik. Ardından Ankara’dan ortak tanışığımız C. beyi de arayıp Cafe Central’de nefeslenelim dedik.
Cafe Central; müthiş bir mimariye sahip olan, zamanında Hitler ve Churchill’in kahve içtikleri, Zweig ve Freud’un düşüncelerini demledikleri, Troçki’nin vakit geçirdiği bir yer. Müşterilerini ‘grande toilette’ garson kıyafetleriyle karşıladığı, ürünleri ve kahvesi Sydney’in kalitesiyle mukayese edildiğinde beş para etmez bildiğiniz pastane. Girebilmek için dükkânın kapısında, Ankara hergele meydanında bekleyen işçilere benzer dağınık bir sırada beklemeniz gerekiyor. Arada bu işletmenin çalışanlarından bazıları çıkıp ‘doğru durun ulan!’ şeklindeki bir yüz ifadesiyle sırayı gözleriyle taradıklarına şahit oluyorsunuz. 25-30 dk içinde; içeride artık oturma işlemi bitenlerin sıcak yerlerinin soğutulmaması için içeri kabul ediliyorsunuz. Ama dükkânı dışarıyla ayıran, asansör genişliğinde bir yerde çile doldurmanız isteniyor. Arada görevli hanımefendi, ‘ne oluyor böyle Hacer-ül Esved’e dokunacakmış gibi haller, az sakin olun bee!’ ayarı veriyor, bir fırça atıyor sonra kayboluyor.
Olur ya, ararsınız bulamazsınız, ama işte bir şekilde karşınıza çıkar. Mühim ve meşhur hem de tanıdık olduğum bir insanını gördüm tıkış fıkış ön bekleme salonunun minik penceresinden. Yanında tanıdığımız yengemiz yerine; 2 metre boylu başka biri oturuyordu. Bir ara gireyim: merhaba abi! Ya söyle de şunlar bizi yer yoksa yanına alsınlar, zaten milyonlarca doların var. Bu ablamız da herhalde yer olmadığından yanına bu şekilde oturdu, diyesim geldiyse de vazgeçtim. Çok gerilimliydi abi; sonra kruvasan ve milchkafee felan gelince rahatladı. Mesaj attım cevap yazmadı.
Neyse sıra bize geldi. Ön kabul salonu gibi duran yere alındık. Herhalde detaylı güvenlik taramasından geçeceğiz imajı veren uzun boylu zerre duygu olmayan yüzüyle bizi karşılayan garson ne yapacağımızı sordu. Afalladık. Yani dedi, bir şey yeyip içecek misiniz, yoksa Allah korusun sadece bir şeyler mi içeceksiniz. 30 dakikalık bekleyişteki gerilimimiz bir anda nötürlendi. Kısık bir sesle ‘only drink’ diyebildik. Adam derin bir iç geçirdi. ‘Ya nedir bizi böyle uğraştıran tipler, insan hamama gocukla mı girer bilader’ der gibi hayıflanıp bizi sadece ‘drinkler’ mesulüne havale edip, ‘ilgilen şunlarla sadece bi şeyler içecek sefiller’ işareti yaptı. İlgili görevli bizi devralıp, sağlı sollu görkemli masaların arasındaki yola kurulmuş yuvarlak irice bir sehpaya oturttu. Hadi için defolun hızıyla uzaklaştı. Beklediğimiz arkadaşımız C. Bey de gelmişti, hasret giderdik. Başkaca bir görevli gelip, evet ne içiyoruz beyler dedi. Konuşacağız adam yüzümüze bakmıyor. Baktık göz temasını yakalayamayacağız, söze girdim:
- Filtre kahve var mı?
- Yok
- Yani ‘drop coffee’
- Yok yok
- ‘schwarze kaffêê
- Yaw yok ha yok!
Baktım olacak gibi değil, coffee americano siparişi verdim. Arkadaşlarım da sütlü kahveler felan. Garson derin bir nefes alıp: ‘yani sadece içecek derken siz ciddi misiniz olum’, bakışı atıp arkasını dönerek gitti. Kahveler, sohbet muhabbet derken masada peçete olmadığını fark ettik. Yakınımızda duran garson kıyafetli birisini çağırdık, ne var dedi. Dedik ki peçete lazım. İyi tamam da bana ne bundan bilader anlamında bir bakışla ‘ben garson değilim’ dedi. Sonra gözleme başladık. Bir kere garson kıyafetli olan herkesin garson olamayacağını ön kabulünü yaptık. Birisinden emin olduk çünkü servis yapıyordu. Onu çağırdık. ‘Tissue please’. Gitti çekmeceden bir adet peçete getirdi. İçimden bir anda masanın üstüne çıkıp, katılımcılara bir konuşma yapasım geldi. Babamdan görmüşlüğüm vardır. Sinir bütün vücudumu kaplamadan, ayağa kalktım servis masasının önünde duran garsona bana verebildiğin kadar peçete ver dedim. Kahroldu adeta…
Hızlıca elimdeki telefonun AI’na sarılıp konuyu ona arz ettim ve dedim ki bu kuruma öyle bir Google Review yaz ki, bütün buranın müdavimlerine ibret olsun. O da yazdı, onu Google Reviews’e kopyaladım. Daha gün geçmeden cevapladılar. Ne kadar üzüldüklerini, yaşananlara hak verdiklerini, ne kadar da pişman olduklarını, kendilerini geliştireceklerini, hatalarını en kısa zamanda telafi edeceklerini estek köstek… zannedersin ki Hitler ve Churchill’den mesaj almışlar. Külliyen yalan dolan. Parayı amaçlarının ortasına koyanlar nasıl doğruya tercüman olabilirler ki…! Para ve itibar kaybetme korkusu, ha bir de tek yıldızın toplam yıldızlar üstündeki olumsuz aritm(et)ik etkisi…!
Gezimiz, Osmanlı’nın gelip de geri döndüğü nokta olan Kahlenberg Tepesi’nde devam etti. Şehri üstten gören önemli ve tarihi bir nokta. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki ordunun geriye döndüğü ve Osmanlı için ilk defa, ‘işler artık bundan sonra istediğimiz gibi gitmeyecek zahar’ diye düşündürecek olayın yaşandığı yer. Şehri uzun uzun seyrettim bu noktadan. Tarihçi bir arkadaşım vardı, kitapları felan vardı, şimdi artık mesajlara bile cevap vermiyor, bir de zorla kitaplarını satardı Ankara’da. O söylemişti diye hatırlıyorum emin değilim ama Osmanlı iyi ki burada durmuş derdi. Ne yalan söyleyeyim… ben de öyle düşündüm bu ‘look out’tan.
Üç gecenin ardından, trene binip sınır değiştirmek için yol arkadaşımla hazırlıklara başladık. K. ve C. Beylerden ayrılmak zor oldu.