Kitaplar Pencereden Sarkmış Bremen’imde – 7 – hasan Safyürek

Gelirken yol arkadaşıma; Bremen’in belki de dünyanın en güzel yerlerinden birisi olabileceğini, hem de uzun yıllardır telkin etmiştim. Gelir gelmez, bu tespitimin haklılığını kendisinden itiraf olarak duymak veya soru olarak bunu en son sormak en ideali olacaktır diye düşündüm.

  1. Gün

İlkbahar olmasına rağmen; tam bir sonbahar havasında karşılanmak, mini mini yağmur damlalarının, rahatsız etmemecesine usul usul başlarımızı ıslatmasını, bir hoşâmedi olarak kabul ettik. Karşılama töreni tam da böyle olmalıydı…

Hauptbhanhof’daki ayrılığı müteakip yaşadığımız duygusal yıkımı hızlıca atlatıp, şehrin içine doğru yürümeye başladık. Eskisinden daha çok ‘yerli’ kavramını altüst edici görüntülere şahit oldum. Renkler, şekiller, tipler buraya her geldiğimde başkalaşıyordu. Mülteciliğin hak, yer değiştirmenin bir zorunluluk olduğunu baştan kabul ediyor olsam da Bremen’in dinginliği ve gönlümdeki o sosyal dokusunun zedelenebilme ihtimali ürküttü beni. Bu şehrin, yeni gelenlere kıymeti anlatılmalıydı.

Tren garı çıkışı sanki milletlerin ve renklerin bir panayırı havasını veriyordu. Oradan AltStadt görünebiliyordu. İlk durak, Bremen’lilerin buluşma yeri olarak bir zamanlar çok kullandığı ‘Sögeschweine Sculptures’ heykeli oldu. Bir çoban, çoban köpeği ve etraflarındaki domuzlardan oluşuyor.  İslam’daki domuz anlayışıyla Müslümanlar arasındaki yaygın domuz algısının farklı olduğunu hep düşünmüş ve yol arkadaşıma da fikrimi hep açımışımdır. Allah’ın yaratılış harikalarına sınır konulamayacağı gibi, varlık sahnesindeki hiçbir şeye bizzat pis ve çirkindir denilemez. Domuz da bu da sınıftan… yemek ve her türlü tüketim yasaklarla çok açık olsa da, bizzat kendisine çirkindir, pistir denilemez, kanaatim. Bu heykelin önünde tekrar bunu hatırlama fırsatım oldu.

Neredeyse akşam, perdesini şehir üzerine örtmek, ve güzelliğini setretmek üzereydi. Dört asiyi ziyaret etmeliydik bir an önce. Sögestraße’den boylu boyunca kapalı dükkanların arasından geçtik, Unser Lieben Frauen Kirchhof (Meryem Ana Kilisesi) sokağına döndük. Hayat Bremen’de 5’den sonra bitiyor. Yoksa başlıyor mu demeliydim? Tüketim için mi dünyaya geldik dercesine akşam 5’den sonra insanlar; evlerine, sosyal alanlarına ve dinginliklerine çekiliyorlar.

Schoppensteel sokağını takip edince, bir köşede gizlice konuşlanmış ‘dört asi’ büstünü görüyorsunuz. Aslında Bremen Mızıkacıları… Ama hayali hikayelerinde bu dört arkadaş, kendileri için zorunlu koşulmuş şartlara isyan eden, yaşlanmış olsalar da bunu kendilerine baskılayanlara darbe yapıp haklarını hayatlarının sonuna kadar elde eden, zulme ve baskıya maruz kalmış dört arkadaş. Aynı türden varlıklar olmasalar da; zulme baş kaldırmış, dört 1 ayrı ayrı toplanırsa 4, ama yanyana gelirlerse 1111 esprisini kavramış, bir gece baskınında 1111 gücüyle zalimlere bir heyula gibi gözükmüş. Zaten güçlerini korkaklıktan alan örümcek ağlarına benzer korkak zalimler, bu heyula karşısında kaçmayı tek çare olarak bilmişlerdir.

Fotoğraf çektirmek için artık burada sıra bekliyorsunuz… Dünyada zulüm arttığından mıdır, yoksa adetten midir, herkes eşeğin ayaklarına tutunarak poz veriyor. Eşeğin ayağı altın sarısına dönmüş. Önemli değil, zulmü bir eşek ve arkadaşları dahi bitirecek olsun yeter ki!

Ronald heykelinin yanından geçip, boş kalan ana caddeler arasında gezindik. Yol arkadaşıma; burası işte yalnız başıma yürüdüğüm, sabahtan akşama kadar çalışan annemi ziyarete gittiğim yer dedim. Oradan Weser nehrinin ortadan kesen birkaç yaya köprüsünden biri olan Teerhofbrücke’de dinlendik. Sağda solda, entegre olamamış immigrantların bağırtıları kirletiyordu nehir kenarı yürüyüş yollarını. Dedim: Üzgünüm. Yaşları 15-19 arası gençlerden oluşan, saç kesimleri tuhaf gözüken ve daha çok üçlü beşli grupla halinde dolaşan, normal bir düzlemde yürüyemeyen bu sonradan gelme tipler, bağırıyorlar ve tuhaf sesler çıkarıyorlardı. Ahh Bremen! Sen bunu hak etmiyorsun ki!

Şehrimin üzerine çoktan akşam bulutları çökmüştü. Nehir, sokaklar, caddeler adeta hadi beni gel ziyaret et dese de yorulmuştuk. Kalacağımız yere dönerken, kiliselerin sarıya çalan ışıklandırmaları Bremen’e melankolik bir güzellik katmıştı.

Eve girer girmez, yol arkadaşımla değişmeyen rutinimiz olan, Leyla ile Mecnun’u izlemeye koyulduk. Bugün İskender’e çok güldük.

 

  1. Gün

Mükellef olmasa da akılda Almanya’nın tatlarını hatırlatacak bir kahvaltı hazırladım. Ev sahibinin önerisini hatırlamıştım, kırmızı, turuncu ve pempe renklerden oluşan sofra bezini bahçedeki masanın üzerine serip kahvaltımızı yaptık. Mütevazı kahve makinasında demlenen ‘fitre kahve’min Bremen’in çeşme suyundan olması kahvaltının derecesini yükseltmişti. Yol arkadaşım için önceden aldığım marmelat ve ‘Alaman’ yumurtalarından bir sunum yapmaya çalıştım. Tabi, kahvaltımızın baş köşesinde ‘Vegemite’ vardı.

Kahvaltının ardından, hemen yakınımızdaki ‘Weser Stadium’a doğru yürümeye başladık. Yol arkadaşımın hayatında futbol çok ciddi bir şey olduğundan, varışa birkaç yüz metre kala ellerimle gözlerini kapattım. Tam yanında açınca, elbette şok oldu. Her stat, mimari tarz ve ihtiyacı karşılaması açısından görkemli yapılar cinsinden olduğu için, belki de mabetlere dahi gidildiğindeki o hissiyatı veriyor hemen insana. Dev kapılar, dev kirişler, devasa tabelalar ve küçüklüğümde dahi bana ürpertici gelen stat aydınlatma direkleri… Stat gezi randevumuz başka bir gün olduğu için çok kalmadık.

Hemen yanından eski ve tarihi Bremen’e doğru giden yaya yolundan yürümeye devam ettik. Sohbetlerimiz genelde bilindik minvalde devam etti:

  • Bak bak, burası benim 7,8 yaşlarında yürüdüğüm yollar. Burası hiç değişmemiş. Ya bu kapalı büfe, hep mi kapalı olur! Sazlıkları kesmedikleri için Weser’in ruhlara dokunan salım salım akışını göstermiyor.

Ardından hemen Weser’le karşı karşıya duran Schule an der Schmidtstraße’ye uğradık. Dapdar sokağın tam köşesinde tatil dolayısıyla sıkı sıkıya kapatılmış bir okul.

  • Burası benim okulumdu! Üçüncü sınıfa kadar buralardaydım. Okuldaki tek tük göçmen aile çocuğundan birisiydim. Sınıfta ise tek siyah kafalı. Arkada oyun bahçesi var. Hâlâ mı aynı durur orada, şaşkınlık veriyor insana…

Birkaç defa şansımızı denedik zillere bastık, ama nafile, açan olmadı. Şurası babamın işlettiği kahve, şurası okul çıkışları gittiğim bir kilisenin organize ettiği el beceri ve adab-ı muaşeret kursu yeri.

Sielwall, artık iyice karmaşık hale gelmiş. Benim zamanında buralar nezahat yeri değil miydi yoksa! Şimdi tam bir Altstad havasında. Köşe başlarında akşamları sayıları iyice artan siyahi göçmenler nöbet tutmakta. Sielwall’in dört yol ağzında; Ostertorsteinweg caddesinin tam sol tarafında duran Cinema im Ostertor; babamın yıllarca işlettiği önceden Türk şimdi ise Alman kültür sineması. Hemen yanında duran çocukluk hatıram Bürobedarf Otto Weller kırtasiyesine uğradık. Her şey ateş pahası olmuş, doğru ve ucuz hatırayı bulup almak uzun zaman aldı. Çalışanlara baktık. Bir hayli yaşlanmışlar. Ama kalem ve kırtasiye sergileri aynı hızda devam. Bir hayli zaman içeride kaldık. Kimse nesiniz, necisiniz diye sormadı. Hatıralarımı tazelemeye çalıştım.

Yürüyüş, yol arkadaşımı yormuştu. Kahvesinde ayrı bir tat bulduğum hemen sinemayla karşı karşıya Coffee Corner’a geçtik. Bu kahveci ismini de aldığı ‘köşe’ kelimesinden de anlaşılacağı üzere iki yoğun caddenin tam köşesinde yer alıyor.  Am Dobben’le Sielwall’in dört yoluna hâkim. Oturduğumuz bar sandalyelerin üzerinde, cam kenarından bir süre insan ve mekân manzaralarını izledik. Avrupa tarzı retro bisikletler, tramvaydaki düşünceli insanlar, yoldan yürürken sallana sallana yürüyen Bremen sakinleri, amaçsızmış gibi görünen arabalar…

Bremen Üniversitesinin müze ziyareti için biletlerimiz vardı. Vakit fevt etmeden oraya geçtik. Müze için genişçe 3-4 katlı bir bina tercih edilmiş, hemen Üniversiteyle bitişik. Bilim müzesi demişler buraya. Müzenin ilk kısmında; aşk, sevgi, dostluk, arkadaşlık temalarının işlendiği bir ortam inşa etmişler. ‘Her şey sevgidir aslında’ yazılı duvarın önünde resim çekildik. Bana Bediüzzaman’ın, ‘Kainatın ma’yesi muhabbettir’ sözünü hatırlattı. Çiftler için bir hayli aşkı anlama deneyi var…

Sonraki katlar; bilimin daha çok hissedildiği bir ortam. Çok kullanılan bilindik aletlerin, iç yapıları, vücüt sıcaklığı ölçme cihazı, depremlerin deneysel ortamda gözlemlenmesi ve izahı, daha neler neler…  belki binlerce anlatılmak istenen bilimsel gerçeklik var. Bu kadar güzelliğin ve özellikle çocuklar için bilinçli farkındalığın uyarılması adına yapılan gayret kendini takdir ettirdi. Fakat bir şey! Bir şey beni benden aldı o ortamda. Bir köşede; uzun dikdörtgen şeklinde insan boyundan biraz daha uzun içinde kırmızı sıvı olan bir alet, altında bir pompa var. Ve bir yazı var.

‘Alttaki pompayı her sıktığınızdaki uyguladığınız güç kalbin her dakika içinde 15-20 defa yaptığını sadece bir defa yapmak demektir. Hadi başlayın, bakalım kaç defa yapabileceksiniz! ‘

Yol arkadaşımın yanında denedim hızlıca. 1,2,3… olmadı. Bir kez daha asıldım, manuel tansiyon ölçer aletinin hemen elde tutulan kauçuk benzeri ama irice pompalama aletine. 1,2,3… yok olmuyor. Nasıl yani; ortalama insan ömründe 2.5 milyar defa atan kalbin her pompalamasında bu kadar basınç mı gerekiyordu? Her defasında 1.6 metre yüksekliğe suyu çıkartacak kadar basınç gerekiyordu ve bu istemsiz kas hareketiyle oluyordu. Boş beleş bazı insanların sağda solda, siyasi ve çıkarcı fikirlerini desteklemek için söyledikleri, altın elmas değerinde olan ama bir yönüyle kirletilmiş olan o mukaddes kelime geldi aklıma. Tam yeriydi

‘Allah-u Ekber’

Akşamın olmasına birkaç saat kala; güzel yol arkadaşımı doğduğum ev civarına götürmek vakti gelmişti. Bu gezide en büyük tecrübesizliğim yemek zamanlarını iyi organize edememek oldu. Yol arkadaşım acıkmış, yorgunluktan zâfiyet geçirecekmiş gibi görünmüştü gözüme. Doğduğum evin hâlâ yakınında duran markete girip ‘Berliner’ aldık. Şeker, böylesi zamanlar için biçilmiş kaftandı.

Ellerimizde, üstü pudra şekerine bulanmış, içi vişne marmelatıyla doldurulmuş şeyi alıp evin önüne gittik. Yol arkadaşımın kalbi çok mütehassıs. Başkası olsa, hemen yüzünden anlarsınız pek ilgisiz olduğunu. Ama beyefendi, çok ilgilendi.

  • Hangi kat, neresi. Ölen kuşun Boncuğu nereye gömdün. Nerede oynadın. Bak ışık yanıyor o dairede. Gidelim mi, kapısını çalalım mı? Biz geldik diyelim…

9 katlı, dış yüzü göçmenleri ağırlamaktan yorulmuş bina. Evlerin penceresinden, sarı ışıklar süzülüyor. Umudu, pencereye kelebek figürleri asmak olduğuna inanan bir göçmen çocuğu o sarı ışık altında oturuyor.  Bir süre izledik binayı beraberce… bir cesaret binadan içeri daldık. 2. Kata çıktık… katlarda sağlı sollu 5’li daireleri birbirinden ayıran camdan ağır kapılar. Bina kokuyor… olsundu. Eskiden de böyleydi. Göçmenlik bir haktı illa. Tam kapının önüne gelindi. İşte burası…! Yol arkadaşım, zile dokunalım dedi. Yok… kalp bu kadarına zaten zor tahammül etmişti. Burada şimdilik kalmalıydı.

Gözlerimin ta içine baktı yine:

  • Ağlama!

Âşık olduğum parke taşların üzerinden yürüyerek geri dönüş yoluna girdik. Arkadaşım, açlıktan düşeyazacaktı. Hızlıca bir ‘helal’ restoran arayışından sonra, ‘sıfır’ estetik ama 10 numara ‘feedback’i olan bir dönerci bulduk. Patates kızartması hala yaygın, eskiden biz ‘bonfrit’ derdik şimdi ‘pomes’ olmuş. Ondan ısmarladım. Yol arkadaşım yorgunluğa bağlı, azıcık şifayı kapmıştı. Gece onunla ilgilenmek düşmüştü bana. Leyla ile Mecnun izlerken, ilaç, şeker, protein,viks… tüm tuşlara bastım! Ve dualar… Allah da yardım etti.

 

  1. Gün

Bu sefer kahvaltıyı içeride yaptık. Türk işi simit, yumurta, Vegemite üzerine avacado, marmelat, Alaman usulü süt… can arkadaşıma servis ettim, azıcık daha iyi görünüyordu. Benim önümde halis Bremen suyundan mamul filtre kahve, belki tek yiyebildiğim ekmek olan vegan ‘Vollkornbrot’, yumurta domates salatalık.

Kahvaltı sonrası; arkadaşım bahçeye çıktı. Çiçeklerle, yapraklarla ve hayretlerle geri döndü. Sakladı onları. Sonra bahçede bir minik örümceği gösterdi. Sonra minik bahçedeki, arılar karıncalar ve doğa harikası. Önceden hep derdim ona:

  • Bremen’in yeşil tonlarını saymaya kalkarsan yorulursun…

Şimdi tam zamanıydı, ne düşündüğünü, haklı olup olmadığımı sordum:

  • Evet,

Öğlen olmadan dışarı çıktık, Weser Stadium’da randevumuz vardı. Heyecan doruktaydı. Bu benim için de ilk olacaktı. Bremen, birçok Alman şehriyle mukayese edildiğinde en mütevazı olanıdır desem abartı olmaz. Bayern’in alayişli ve görkemli kontrol, karşılama ve gezdirme prosedürlerinin hiçbirisi Werder Bremen’in sahasında yaşanmadı. Biletlerin kontrolünü dahi İngilizcesi pek olmayan görevli yaptı. İngilizce opsiyon da yok zaten… stadın neredeyse tamamını gezdik. Yol arkadaşım, sahadan bir tutam çimen kopardı, hatıralık aldı sakladı.

Soyunma odaları, basın odası, stat vs. hepsi şehrin havasına uygun. Sponsor odaları pek alayişliydi. Büyük şirketler kendilerine yerler yaptırmış, odalar, süitler, maçın oynandığı sahaya hâkim. Hepsinin hususi kapısı var ve kendilerine ayrılan 100 kişilik kadar da oturma yerleri.

Grupta en turist biz gözüküyorduk, hiç Türk yoktu. Hepsi Alman. Komik olan durumlardan birisi müze gezisi oldu. Bayern’in müzesini tam olarak gezemedik 2 saatlik verilen sürede. Stadı gezmek 1 saat kadar tutsa da müze için en az 2 saat kadar vakit ayırmak gerekiyor.  Werder Bremen müzesi için 20-25 dakika ayırmanız yeterli olur gibi. Pek anlamlı tarihi anlar; eski biletler, formalar; elde edilmiş ulusal şampiyonluk kupası, stadın 1926 yılından itibaren inşaat halinde geçirdiği evreler ve izletilen videolar…eni topu bu. Bana enfes gelse de yol arkadaşım için gülünesi bir durum oldu bu. 1978’de çekilmiş, kuş bakışı fotoğrafta takıldım bir aralık. Şehrin çok küçük bir kısmını da almış bu tepeden çekimde. İçim cız etti.

Bir de müzede ‘ Ein Herz Für Kinder ‘ yazılı formayı görmek, mazinin puslu ve dumanlı koridorlarına attı beni.  1978 yılında (Bild Gazetesi) sadece Almanya sathında mağdur çocuklar için başlatılan bir yardım kampanyası sloganı iken; uluslararası anlamda da dikkat çekmeyi başarmış bir yardım organizasyonunun da adıdır ‘ Ein Herz Für Kinder ‘. Türkçesi; bir kalp de çocuklar için, bir şefkat eli de çocuklara dokunsun,… Bana güzel bir insanın, ‘Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru’  yazı ve sloganını hatırlattı.

1979 yılına ait Andre Jürgens tarafından bu slogan bir marş-şarkı halinde okundu. Masum ve mütevazı haliyle bu şarkı o zamanlar, sokakta, evde, okulda söylenir olmuştu. Ve tabii üzerinde sloganın olduğu kıpkırmızı kalp tasarımlı logo çıkartması, bizim buzdolabına da yapıştırılmıştı.

Stattaki turun ardından, Bremen’in sokak gezilerine devam ettik. Hâlâ daha devam eden alışkanlıkları var buraların. Evinin önünü temizlemek, evle sokak arasındaki çekme payı aralığına rengârenk çiçekler ekmek. Bir eski bisiklet dekoresini sokak demirine kilitlemek. Arabalar şehir güzelliğine gölge düşürmesi sebebiyle hala eğreti hala arıza.

Bürgerpark’ın içindeki milyar yeşil tonların arasında yürüdük. Bir aralık sıra sıra giden ördeklere rastladık. Bir anne, bir baba ve ördek yavruları. Elimizdeki yiyecekleri önlerine her attığımızda temkinle ve süzerek yaklaşan ana ördek, yiyecekleri ağzında tutup çocuklarının mini mini ağızlarına bıraktı. Defaatle uğraştık acaba kendisi de yer mi diye, yok yemedi. Bir aralık baba atıldı, şu rızıklardan az nasibim olur mu diye. Anne ördek hışımla saldırdı.

  • Onların çocuklarımın rızkı, bebelerimin rızkını sana yedirmem
  • İyi de hanım! Eni topu attıkları ekmek kırıntıları, iki kırıntıdan az nasiplensem!
  • Olmaz, bebeler aç bilaç… evvela onlar
  • La havleee

Hallerini seyrettik. Anne şefkati, üzerine inen isimlerin tecellisi hürmetine hayvanlarda dahi şaşmıyordu. Parkın gölet kenarında yürümeye devam ettik. Birkaç kişinin merdiveni düzlemeye çalıştığını anlatan heykelin yanında bir Türk’ün telefonuna daldığını gördük. Kalktı gitti… Geri mini ormana daldık, yaprak üzeri reşhaların fotoğraflarını çektik.

Ardından tekrar tarih ve nostalji kokan şehrin Altstad tarafına geri döndük. Kiliseler, çiçekçiler, şehrin kurtarıcısı şimdi soluklarına hasret misal Roland heykeli, annemin eskiden çalıştığı bina, Bremen Mızıkacıları, madeni para atıldığında Bremen Mızıkacılarının sesini çıkaran rögar kapağı, kaçak şekilde hediyelik eşya satan Türkün standı, sokak göstericileri ve Schnoor…

Schnoor; eski Bremen… aslına pek dokunulmamış. Eni topu koşarak gezmeye kalksanız 10-15 dakikalık bir alan. İç içe girmiş evler, iki kişinin zor yürüyeceği sokaklar, parke yol taşları, üzerine 15. Yüzyıl kıyafetlerini geçirmiş ‘Moin, Moin’ diyen işletme davetçileri. İçinde bin bir isme aynalık yapan çiçeklerin ekili olduğu telefon kulübesi, şekerciler, hediyelik eşya dükkanları, resim sergisi yapılan mini mini dükkanlar ve Tölke Kafe.

Tölke kafe; içi mağmum bir havaya sahip, her halinden bir sit binası imajı veren bir kahveci. Çok geldim buraya. Duvarlara asılmış içinde kandil yanıyor havası veren sarı ışıklı aydınlatmalar, üzerlerinde retro giyimli eski zaman Alman hanımefendilerinin olduğu duvara asılı kalın çerçeveli tablolar. Kitap okumayı tercih ettim burada, et kalınlığı 40-50 cm denizliği olan pencerelerinden insan manzaralarını seyrettim. Her bir masada canlı çiçekler özenle mini kovalara konulmuş. Roman’ıma birkaç kelime de burada not düştüm. Revelans yaparak siparişinizi alan kibar çalışanlar ve çok makul abartısız ücretlendirmeler ve enfes bir tada sahip filtre kahveleri… İlk defa orada tattım, İtalyan usulü acı badem kurabiyesini. Sonrasında bir hayli aramış taramıştım. Tevafuken ismini öğrendim: ‘Amaretti Cookie’

Yol arkadaşım da ortamı bir hayli sevdi. Üzerinden binlerce kilometre yolun acısı olan ‘bitkinliği’ üzerinden henüz atamadı. Şifa’yı ismin sahibinden istemek daha makul geldi bana, beraberce istedik.

Trenlerine ve otobüslerine bindik Bremen’in. Ne ayaklarını koltuklar üzerine basan, ne angut gibi bağırarak konuşan, ne de aptal saptal sesli bir şeyler izleyene pek rastlamadık. Dikkatlice izledim insanları, evet biraz mutsuz görünüyorlardı ama saygı noktasında hâlâ toplumsal anlamda dengeyi koruyorlardı. (üzgünüm) Sydney’in tam tersi… Ayrıca otobüs ve trenler, denetlemeler çok düşük olduğundan, ihtiyaç sahibi birisi rahatlıkla para vermeden toplu taşımalara binebilir. Zaten çocuklara bedava. Ben kendime aylık bilet aldım.

Sokaklar arasında yürüyüşümüze devam ettik. Bir aralık bir evin yola bakan bahçe demirleri arasında bir kedi gözümüze ilişti, seviştik onunla. Bahçede, kırmızı pembe mavi güller ve yaprakları sarmış her yanı. Ayrılırken bakakaldı kedi arkamızdan, bir daha ne görür ne de görüşürüz kim bilir?  Parke yol taşlarının arasından çimenlerin çıktığı sokaklarda ayağımızı sürüyerek yürüdük. Bir yerde; ellerinde böcek ilaçlama aletlerine benzer ama uçlarından ateş çıkan belediye çalışanlarına rastladık. Parke yol taşlarının arasındaki otları yakıyorlardı. Hem yol arkadaşım hem ben ürktük… bu korkunç ve düşüncesizce insanlık dramı kabul edilebilir bir şey olmasa gerekti. Börtü böceğin olası iniltisini duymaktan korkup uzaklaştık oradan.

Akşam oldu… Leyla ile Mecnun yaptık. Viks, hap, çerez, annemizin tenbihlediği vitaminler ve çay eşliğinde Mecnun’a güldük bu sefer.

 

  1. Gün

Uyandığımızda sanki şehirde hiç kimse yokmuş hissiyatı oluştu bizde. Bir gün önceki kahvaltının aynısını yapmaya çalıştım, ardından ‘son tam gün’ yollarına düştük. Schriftzug “Willkommen in Bremen” koyundaki tek tük ördekleri besledik, Bremen yazısının önünde fotoğraflarımızı çektik. Hemen yanında Aldi varmış. Almanların; bu sene 20 bin fülan marka çikolata Türkiye’ye giriş yaptı diyerek dalga geçtikleri çikolatalardan aldık yanımızda götürmek için.

Hemen Schriftzug önünde bir koy vardı. Uzun uzun daldı gitti yol arkadaşım, bakındı bakındı… ümitliyim ondan. Suya bakmak, çiçeklere ve hayvanlara nazar etmek, düşünmek, tekrar düşünmek, dünyada kaybolan değerler arasında ya, biraz da onun için…

Utbremer Str. üzerindeki Bremen TV tower’i ziyaret ettik. Küçüklüğümün heyulası. Hiç yaklaşmamıştım. Yol arkadaşımın genetik aktarımına bu kod benden geçmemiş olacak ki, bu dev kulenin ayak dibine gittiğimizde neşeden başka bir şey hissetmedi. Uzun uzun süzdüm, bakar bakar korkumu beslerdim bu dev direkle, 5-6 yaşlarımda.

Hemen hızlıca; Ostertor üzerinde bulunan GoethePlatz tiyatrosuna gitmek arzusu uyandı. Yolun tam üzerinde bulunan ve lebalep hatıralarla süslü içinden minik bir ırmağın geçtiği Stadtgraben’a uğradık. Ördek aradık, rızıklarına az vesile olalım diye. Sonra yaprakları seyre daldık. Bir milyon çeşit yeşil tonu mu vardı, yoksa bir milyar mıydı? Karar veremedik.

Tiyatro kapalı olduğundan önündeki birkaç zibidiyi de görmezlikten gelip resimlerimizi çektirdik. Ostertor, saf hatıradır. Bremen’in yaşlı adamıdır, beli bükülmüş yorgunudur. Daracık sokaklarında Bremen’in 19. Yüzyıl kokusunu aradık. Baktım yol arkadaşım toparlıyor gibi, bir kafein kokusu eksik. Hemen Kafe Corner’da ârâm eyledik. Yine yolun 4 tarafına da bakan bir köşeyi seçtik. Romanımı açtım, bari kokusundan alsın buranın diye… uzun uzun baktım yola. Bir kez daha dışarı çıkıp Industriehäfen denilen endüstriyel bölgenin tam nehir kıyısındaki köşe demirlerinden Bremen’e özel güneşin batışına bir göz kırptık. Buraya daha önce hiç gelmemiştim. Allah’ı yeryüzündeki eserleri ne de muhteşem ne de takdir edilesi… bir süre manzara bizi dondurdu adeta. Tam batışta bulutlar; tuvalde ben de varım diyerek, güneşten aldığı fırçayla gökyüzüne bir peyzaj mucizesi daha çizdi. Yağlı boyalar, sanat tabloları, bu resmi geçit karşısında kendilerini saklayacakları kadar muhteşemdi görüntü. Birkaç dakika içinde karanlık çöktü. Yoksa aydınlık mı gitti demeliydik, bilemedim.

Bir Türk lokantası varmış. Şansımızı denedik. Keşke gitmese miydik! Keşke, keşke demese miydik? Akşam vakti Türk veya Ortadoğu lokantasına gitmek bir sınavdır. İşçiler sabahtan beri çalışıyorlarsa eğer akşam vakti artık naz ve niyaz kaldıracak halleri kalmamıştır. Gözlerinin üstüne bir kıl dahi fazla gelir. Çıkışta bir su istedik… İstemese miydik? Ciddi bir kabalıkla karşılaştık. Türkler; başta Türkiye olmak üzere, tüm dünyada büyük imtihandan geçiyorlar. Nasıl verecekler bu imtihanı, kazanacaklar mı yoksa tarihi bir yenilgi mi olacak dünya şahit olacak buna. Çok uzakta değil!

Yolculuğumuzun hiçbir yerinde yaşamadığımız hazım ve mide sindirim sorunuyla eve geçtik. Payımıza düşen Leyla ile Mecnunun alegorik komedisinin içinde yediğimiz ağır şeyleri unuttuk. Tabi yine Viks ve içecek faslı unutulmadı… Bir de İsmail Abi, bugün bize saflık ve samimiyet dersi verdi.

 

  1. Gün

Son güne uyanmak derin bir hicran. Ayrılık düşüncesi ilk giriş gününden itibaren insanı dilgir eden bir duygu. Kavuşunca, ayrılığa üzülmek paradoksu…

Öncekilere nazaran daha sade bir kahvaltıyla güne başladık. Sonra evin bahçesine bu sefer alıcı gözlerle çıktık. Müdakkik diyelim! Börtüye, böceğe, mini mini örümceklere, ismini bilmediğimiz ilk defa gördüğümüz yürüyen canlılara baktık. Bahçenin hemen sağ tarafında iç içe geçmiş yeşilin önünde durduk. Bir süreliğine bakıp tam zamanıdır deyip o soruyu şehirden çıkmadan yol arkadaşıma sordum,

  • Evet, ne düşünüyorsun?
  • Haklısın…

Bu bahçeden aldığım bir resim karesini, popüler bir AI aracına yükleyip, yeşilin ton sayısını sordum:

‘’ Fotoğrafta en az 12 ila 15 belirgin şekilde farklı algılanan yeşil ton geçişi yakalanmıştır. Bu geçişler, büyük ağacın derin gölgeli koyu yeşili ile ön plandaki parlak sarımsı yeşil otlar arasındaki spektrumda yer alır.

Bu tahmini rakam, insan gözünün net bir şekilde farklı tonlar, doygunluklar ve parlaklıklar olarak tanımlayabileceği ana varyasyonları temsil etmektedir. Doğanın sunduğu çeşitlilikte ise bu rakam sonsuza yakındır. ‘’

Eşyalar arabaya yüklendi, evin tamamının videosu çekildi. Ardından son vedalaşma turu adına son ziyaretler yapıldı. Tekrar Weser Stadı, tekrar Weser Nehri, tekrar Schule an der Schmidtstraße, Sielwall… ülke değiştirmesi çok münasip olacak taşlar gizlice ceplere konuldu. En son sokaklara daldık!

5 gün boyunca bir şey dikkatimi çekti. Yol arkadaşım da tasdik etti elbette. O da evlerin pencerelerinden sokaklara, caddelere akan manzaralar. Avustralya’da veya Türkiye’de zengin muhitlerin dışında evlerin içiyle ilgili dışarıdan baktığınızda bir malumat elde etmeniz olası değil. Şehir yapı tasarımcılarının bu umurunda bile olmayabilir ama Bremen öyle mi?!

Çıkmamız gereken tolere edilebilir en son dakikaya kadar tekrar sessiz sokaklarda yürümeye devam ettik. Bilinçaltımın beni uyarmasıyla bir şey daha dikkatimi çekti. Her zaman görüyordum, ama itirafı bugüne kaldı. En fazla üstten inme yarım perdelerle örtülmüş evlerin pencerelerinden dışarıya akan çoğunlukla iki görüntü var Bremen’de: Kitaplıklardan taşmış kitaplar ve süslü saksılar, bin bir renklerle âlûd çiçekler. Bir daha bu gözle dolaştım. Evet evet! Her yerde gördüm. Burası, işsizliğin en yüksek olduğu Almanya şehriydi ama; kitaplar ve çiçekler evlerin baş köşelerini süslüyor, pencere denizliklerine kayıyor, hatta kitaplar pencerelerden sarkıyordu…

Fonda ‘bir ay doğar’ türküsüyle şehre el bile sallamadan çıktık:

Uykusuz mu kaldın dünkü geceden

neydem neydem geceden

Uyan uyan yâr sinene sar beni

Dağlar kışımış yolcum üşümüş

nasıl edem ben

 

Bu bir daha yaşanır mı ki bilinmez! Yola çıktık mecburen, zorunlu olmayan yollar, zoraki çıkardı bizi üzerine. Turuncu, yana yatık dikdörtgen üzerine yazılı Bremen tabelasının en uzak iki köşesinden çekilen çizgi bu şehrin geride kaldığını duyurdu en son bize. Yol arkadaşım yine gözüme baktı:

  • Yapma!

 

 

img20250725200257 img20250725205815 img20250725213043 img20250725214036 img20250725225515 img20250726163432 img20250726165655 img20250726192523 img20250726192850 img20250727094547 img20250727111110 img20250727112615 img20250727113024 img20250727113421 img20250727113931 img20250727120602 img20250727165358 img20250727145953 img20250727185631 img20250727191356 img20250727191439 img20250728173105 img20250728180543 img20250728201321 img20250729111635 img20250729133818 img20250729143644

 

 

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer