Mahmur bir vaziyette iş yerine gelmiştim. O gün olağanın dışında yüzlerde bir gerilim nümayandı. Herkes adeta biribirini baştan aşağa süzmeye odaklanmıştı. Çarşamba akşamından kalma ben, mahmurluğumu atacak bir menzil peşindeydim.
– ‘Yeşil giyinmemişsiniz’ deyiverdi bir anda iş arkadaşım.
Her zamanki gibi yine mi bir şey kaçırmıştım. Yaklaşık yedi yıldır çalıştığım bu kurumdan hem de yüzde 99’u ingilizce olan 7392 e-posta almıştım. Okumadığım da 292 e-postam kalmıştı. ‘Yeşil’ emri acaba bu 292 e-mail arasında mıydı! Dedim ya bir şeyler kaçırmıştım yine.
– Bugün kıyafetimizde yeşil tonları tercih edecektik.
Üstümde yeşilin gramı yoktu. Konu anlaşılmıştı; bu, Gazze’deki mazlumlar için bir duruş belirleme rengini belli etme tavrıydı. Sonra kısa bir sessizlik oldu. Ardından hayret ve sessiz bir çığlık karışımı :
– Aaaaaa, bugün mavi giyinmişsiniz!…
………………………………………………………………………………………………………………………………………………
Hristiyanlık, herkesin dilinde olan bozunmayı çok değil İsa Peygamberin ardından henüz birkaç yüz sene içinde yaşadığı iddia edilir. Diğer Din topluluklarının da aslında akıbetleri farklı değildir. Başta Dinler olmak üzere, dünyayı kasıp kavuran akımların neredeyse tamamı, liderlerinin ölümünün ardından derin bir bozunma yaşamışlar. Ve yine çoğu, bu bozunmayı bozulmadan koruyamamışlardır. Gerilimler, birliktelikler, sözler, yeminler, aşklar, milyonluk biraraya gelmeler… hepsi dağılmış.
Takip edilen başrollerin gidişi geride kalanların düzenini hep olumsuz etkilemiş, düzenin yerine yeni düzenler konulmuş. Manifestolar, öğretiler, etikler altüst olmuş.
Allah; dünyaya, hatırlatıcılarını sadece kendinin bildiği bir peryod düzleminde sürekli göndermiş. Dünya belki de mesajsız ve manasız hiç kalmamış. Dünyaya ağaç gibi bakanların nezdinde, ağaç sürekli güzel meyvelerini vermiş. Bazıları tadılmış, bazıları tadılamadan toprağın bağrına düşmüş ve sadece göründüğü zaman diliminde bir mesaj, bir resim, bir renk olarak kalmış. Sonra bu ağaç, bundan 14 asır önce en kâmil (olgun, pişmiş, güzel, tatlı) meyvesini vermiş. Ağacın en baştaki tohum hali, getirdiği en son meyveyle buluşup son mesajını herkese duyurmuş. Bir ismi de Sonsuz Nur olan bu en kâmil meyve; bulunduğu zamanda bir ışık, O’nunla arkadaşlık şerefine erenlerin yüreklerinde bir devrim, en olması gerekli bir insanlık, ve Allah’ı hatırlatan son ve en kapsamlı bir uyarıcı ve müjdeleyici olmuş.
Arkadaşlarıyla ilişkisi ve yaşadığı dönem itibariyle, ütopyacı Campanella’ya adeta nal toplatmış. İnsanlığa ait her yüce sıfatın, en yüce halini arkadaşlarına tattırmış… ve sınav gereği, göçmüş bu diyardan. Bence dünyayı adeta yetim-öksüz bırakan bu olaydan sonra bir daha aynıyla o dönem yaşanmamış. Ne yaşanmış ne görülmüş… her yaşanan, o dönemin adeta birer silik kopyası olmuş. Ütopya olmuş o zamanlar. Ümmet kendini, menkıbelerle, usturelerle, cenknamelerle, hatta bazen uyduruk hikayelerle avutmaya çalışmış. Ve aradan 14 asır geçmiş…
Müslüman Da Mı Emniyettedir!
İslam Dinine göre Allahın kendi korumasına aldığını söylediği ve kimsenin bozmaya, değiştirmeye güç yetiremeyeceği şey Peygamberiyle gönderdiği, zaten kendisinden olan Kur’andır. Kuran-ı Kerim’de, Hicr Suresi dokuzuncu ayette çok açık bir şekilde beyan etmiş bunu. Bu yönüyle çok rahatlıkla denilebilir ki zaten Allah’tan olan Kur’anın tam koruması yine O’ndandır. Peki ya bunun dışında kalan şeyler! Mesela Müslümanlar…! Bunun tek bir cevabı yok. Koruma altına girmek isteyen, korunmayı hakeden, özellikle korunmaya layık olanlar dışında Müslümanlar, Kur’an gibi değişime uğramadan kıyamete kadar kalacaklarına dair hiçbir şey yok. Veya ben bilmiyorum…
İnsanlığın İftihar sebebi Sonsuz Nur’un dilinden bize ifade edilen şu, Müslüman her an tehlike altındadır. Bozunma, bozulma, başkalaşma, transformasyon ve çözülme… bütün bunlar insan sıfatını taşıyanlar için mümkün olduğu gibi nihayetinde insan olan Müslümanlar için de mümkün.
Burada Dînî içerikli bir yazı ele almadığımdan ve haddimi de aştığından konunun kaynakça ayrıntılarına girmeyeceğim. Ama Din’in özünde tehlikeye karşı uyarı mekanizması var. Buna göre iyi ve kötü arasında sürekli gel gitler yaşayan nefis sahiplerine iyiyi tercih etmeleri karşılığında va’d, yani karşılığında ödül vermek üzere söz verme, etmemeleri karşısında da vaîd var, yani korkutma ve sakındırma. İslam dininde kendini emniyette hissetmeye dair ciddi uyarılar var. Bu emniyet kelimesini gerçek karşığıyla ele almalı. Önce ilgili uyarıya gelelim :
‘’ İzzetime yemin olsun ki, ben kuluma ne iki korkuyu, ne de iki emniyeti veririm. Eğer (kulum) dünyada benden emin (korkusuz) olarak hareket ederse, ben onu kıyamet günü korkuturum. Şayet (kulum) bu dünyada benden korkarsa, ben onu kıyamet günüde emin (korkusuz) kılarım. ’’
Üzerinde şüphe olmayan, ve kaynağı da ciddi sağlam olan üstteki kutsal ifadelere göre, inanan insan dünyada kendini ciddi bir korkuda bulması gerekiyor. Bediüzzamanca ifadesi, kazanma veya kaybetme davası. Yani insan kazanabilir de kaybedebilir de… peki ne zamana kadar? Tabiidir ki ölene kadar. İşte bu korku hali Müslümanlarda 14 asır boyunca iyice zayıflamış…
İşte tam da bu minvalde ifade edilebilir ki; Müslümanların sorunları 14 asır boyunca üst üste yığılarak arttıkça artmış. Bazen materyal-madde, bazen aşırı ruhbanlık, bazen devlet sevdası, bazen soy kavgası, bazen menfaat, bazen felsefe, bazen determinizm, çoğunlukla da sekülerizm, sekülerlik içinde de tapınırcasına Materyalizm… Sonunda bu zamanlara kadar bu Din, bu temsilcileriyle! gelebilmiş. Kur’anın değişmezliği ve evrensel olarak gelmesinin de ciddi bir etkisiyle de bu Din, son Din olarak dünyaya kendini duyurmuş. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem) henüz 40 kişiyle kurduğu dostluk halesindeki etki ve içtenlik hâlâ aranıyor olsa da, Müslümanlar güncel olarak 1.9 milyarlık bir dünya nüfusuna sahip olmuş. Fakat hem dünyanın hem de özelde Müslümanların sorunları belki de tarihte hiç olmadık kadar yığılmış.
Müslümanın Da Derin Sorunları Olmaz Mı?
Bir gün, aklımda tasarımı hazır olan ve başlığını da senelerdir zihinimde sakladığım Müslümanların sorunlarını anlatan yazımı yazacağım diye ümit ediyorum. Tek çekincem, bir Müslüman olarak, Müslümanlar… Bir gün; o çok sevdiğim kişi; ‘Müslümanların yeryüzündeki hali hazırdaki imajının sorumlusu Müslümanlardır’, dediğinde aldığı orantısız tepki yine Müslümanlardan gelmişti. O zaman anlam vermekte zorlandığım bu konunun söylenmesi üzerinden neredeyse 25 yıl geçti… ve artık hakkı teslim ederek bunun sonuna kadar doğru olduğunu itiraf etmeliyim.
Dile kolay, 200 ülkenin yaklaşık 50’sinin ağırlıklı Müslüman olduğu, yani 50 çeşit kültürün 1400 yıldır kendinden de bir şeyler katarak-eksilterek şimdiki zamana kadar getirdiği bir Din… (yaklaşım şeklim yanlış olabilir ama bu yazıda çok fazla örnekleme yapacağım.)
Bir düşünün Müslümanların içinden Kur’anın bir anda ortadan kalktığını… kaç yüzyıl dayanabilirdi bu yüce Din’in temsilcileri. 100, 200 kaç yıl? Eski zamanlarda, gençken, gençlik heyecanımı az teskin etsin diye kitaplar okurdum. Fethi Yeken’i hatırlıyorum mesela, daha 16-17 olabilirim o zamanlar… pek çok kitabını okudum. Bu kişinin yazdığı kitaplarının başlıklarından dahi ne demek istediğini, hangi konuda dertli olduğunu anlamanız olası. ‘’ Müslüman olmam neyi gerektirir? ‘’, ‘’ İslama davette fikri hastalıklar ‘’ , ‘’ Davet ve Davetçinin Problemleri ‘’. Evet daha çok Müslümanların sorunları üzerine yazılmış kitaplardı bunlar. Sayılamayacak kadar sorunlarla baş etmeye çalışan Müslüman, bir de Din’inini yaşamaya çalışıyordur, ve örnek de olmaya…! O zaman, Müslüman bireylerin de ciddi bir sorunsallık içinde bulunduğu gerçeğiyle tanışmıştım. Dedim ya, yazının taslağı hazır, sadece bir besmele bekliyor dudaklarım… Fakat bir düşünsenize Kur’anın bir anda kaybolduğunu!
Türkiye’de Kur’anın dilinden anlayan değil sadece yüzünden okuyabilen Müslüman oranı %41. Duymuştum yine sevgilimden, dünyada kendi kitabının diline en uzak millet Türklerdir diye. Dil – Anlama – Kavrama – Pratik biribirinden ayrılmaz hakikatler. Düşünsenize, Müslüman; nefis, şeytan, dünya…gibi tonlarca sorunlarla neye dayanarak mücadele edecek. Kuru ve gelenekten gelen, içi boş avuntularla mı? Ya başkası! Hangi Müslümana bakıp, bu Din için ağzının suyunu akıtacak?! Tam burada ‘’ temsil ‘’ kelimesini aklınızda tutun. Müslümanın Din’ini göstermesine ‘’ tebliğ ‘’, görünmesine de ‘’ temsil ‘’ diyebiliriz kabaca. Bediüzzaman’a göre temsil tebliğin önünde geliyor. Yani Müslümanın görüldüğündeki etkileşimi, gösterdiğinden ve konuştuğundan daha önemli. Nasıl buluyorsunuz peki Müslümanların sosyal hayat aynasından topluma yansıyan görüntülerini!
Gazze Mi! Çocuklar Mı! Barış Mı! Yoksa Düşmanlık Mı?
Bir arkadaşım, ‘whatsapp durumdan’ durumunu paylaşmıştı. Bir miting, bir kalabalık yürüyüşte olduğu belli oluyordu. Tel’inler, tepkiler, öfkeler, sinirler, dik duruşlar, pankartlar… bu verilen tepki elbette zalimlerin masumların üzerinde kurduğu sultaya isyanı sembolize ediyordu. Filistinli masumların hakkı aranıyordu. Durum paylaşımında, görüntü birbiri ardına geliyordu. Bir aralık ekrana dokunarak durdurdum görüntüyü, kanımın donuşuna denk gelmişti bu adeta. Bir kişinin taşıdığı pankartta, Avustralya başbakanının profil resmi üzeri çaprazlama kırmızı kalın çizgilerle çizilmişti, ve altına da ancak aşağılık bir insanın ağzından çıkması olası bir küfür yazılmıştı. Bu yazının da çıkış noktasıydı bu..! Aslolan tam olarak neydi burada! Sözler bu noktada çok ince ve hassas tercih edilmeli biliyorum. Tam olarak o mitingdekiler ne istiyorlardı belli miydi bu!
Kur’an, 128. Ayet… ‘’ Sulh hayırlıdır ‘’ der, peki istenen barış mıydı! Acaba…!
Tepki kime ve neyeydi… olan bitene miydi! Yoksa bu tepki, mevcut konfor alanını terk edememe ve ne istediğini de tam olarak bilememe azciyet ve cehaletinin yapacabileceği son iş miydi? Neydi hakikaten? Müslümanlar tam olarak üzgün müydü yoksa kızgın mıydı? Hangisiydi… ikisi olamazdı. Üzgünse o zaman masum bebek, kadın, yaşlı ve erkeklerin hakları savunulmalı değil miydi? Bakara suresi 269 bakın ne diyor : ‘’ O hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet nasib edilmişse, doğrusu ona pek çok hayır verilmiştir. Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri anlar ve düşünürler. ‘’ ve Duha suresi 4. ayet : ‘’ Elbette işin sonu senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır. ‘’ , yani belki de anlatılmak istenen anlamlardan birisi de Müslüman, sonucu düşünerek iş yapması ama bunun yanında hikmet yörüngeli olması gerektiğiydi!
Yani konu çözülmeye mi çalışılıyordu, yoksa acizyet nosyonlu elden gelen bir tek bu muydu? Bu kadar karmaşık ve karşı tarafa faydasız çözüm şekli olabilir miydi? İçimizdeki düşmanlık hissinin kabarmasının tam olarak ezilenler adına nasıl faydası oluyordu! Bence hiç!
İlk Dostlar…
Müslümanlığın ilk altın halka dostlarının ortak ismi sahabeler. Yani Peygamber dostları. Aralarında yaşadıkları imrendirici örnek yaşam tablolalarını zamanımızda sanki bir küçük zümrenin o da zor şartlarda yaşaması ancak olası görünüyor.
Altın dönemde yaşamış onlar. Hayatlarını adeta birbirlerine adamışlar. Mülk ve servet, menfaat ve faydacılık kavramlarını olası en sonki derecelere bırakmışlar. Müslümanlığın; ‘’muamelat’’ denilen sosyal hayattaki yaşanabirliliğini de ispat ve ilan etmişler. Günümüzde yeryüzünün herhangi bir köşesinde hangi Din’e mensup olursa olsun mazlumun ve belli coğrafyalarda adeta tepelenen Müslümanın, ciğerleri dağlayacak hallerine verdiğimiz tepkilerin doğruluk ve işe yararlığını işte bu ‘’sahabe pratiğiyle’’ anlayın. Verdiğimiz tepkilerin çoğu, nefsimizi tatmin ve yeni bir düşman oluşturma ve ona söverek bir nevi rahatlama ve iş becermişlik yanılsamasından başka bir şey değil! Hiç mazlumun gözünden tepkilerinizin ne kadar kendisi için faydalı olduğu ‘’check’’ etmek ister miydiniz?
Ayrıntılı yazmayacağım; fakat, bu Din’in hakikaten Din olarak yaşandığı dönemde; aç olan kişiyi doyuranlar hem de ailesi aç kalma pahasına doyururdu. Elinde üç parça eti olan, iki parçasını başkasına verdiği zaman kendisi bir zarar etmiş oluyordu. Bir komşuya verilen ikram, komşular arasında dolaşıp neticede verene geri dönüyordu. Fakirlerin yardımına, yardım ederek değil mallar bölünerek yardımcı olunuyordu. Yurdundan çıkmak zorunda olanlara hem de ilk defa tanıştıkları halde, evler mallar bölünüp veriliyor, kabul etmeyenler kırıcı kabul ediliyordu. Hatta ‘’hiçbir şeyi olmayana’’ yarım ‘’hurma’’ ile bile olsa vererek kendisini kurtarması teklif ediliyordu. Bir mağduriyet ve musibet karşısında alelacele kriz masası kuruluyor, ziyaretler ve cömertlikler planlanıyordu. Bir kimse dininde çok derin de olsa, cimriyse günahkar olarak algılanıyordu.
Din’in Peygamberi (aleyhiekmeluttehaya) bütün Müslümanları aynı vücudun farklı azalarına benzetiyor, herhangi bir acı durumunda tüm bedenin acı çekeceğini söylüyordu ve bu yaşanıyordu. Savaş mağduru aile ve çocuklar, öncelikli koruma kapsamına alınıyor durumları iyileştiriliyordu. Sözde değil öz ve saf arkadaşlıklar kuruluyordu. Tam bir güneş devleti gibi; laf-ı güzafla caka satmak değil, fiil-icraat sultanlığı yaşanıyordu.
Bahsettiğim dönemlerde, ‘’ başkasının konfor halinin iyileşmesi için ‘’ kendi konfor derecesinden, Müslümanlar düşünmeden fedakarlıkta bulunuyorlar, Allah’a inanıyor olmalarının gereği olarak da, hem bu yaptıklarından haz duyuyor hem de örnek olma ve tarihe geçme noktasında milim şaşmıyorlardı.
Rica ederim, beslediği kuşu ölmüş olan bir çocuğun yaşadığı hüzün ve elem karşısında, ‘’ ayağa kalkıp, gidip, evini ziyaret edip ‘’ – başınız sağ olsun, diyen bir Peygamber ve ilk dostlarından bahsediyoruz. Demem o ki, kadın – erkek ‘’ müthiş ‘’ bir destan yazıyorlardı. Mümkün değildi, bir kişinin isminin ajandalarında gözlerinden kaçmış olması. Şimdiki gibi; tonlarca bomba altında kalan cılız bedenlerin sadece sloganlarla ve marka protestosuyla savunulması acziyetiyle değil; o zamanlar hastalanan herkes ziyaret ediliyor, birkaç gün görünmeyen kişi kesinlikle ilgi radarına takılıyordu. O zaman Müslümanların hali böyleydi… Malsa mal, cansa can, konfordan fedakarlıksa fedakarlık, bunların hiçbiri aralarında akan tatlı su kaynağından daha lezzetli değildi. Ya şimdi…! Peki şimdi…! Yüzleşme, bahusus olayın kendisinden daha ağır olacaktır.
——————————————————————————–
Öğretmen arkadaşım, verilecek tepki gereği, ve zalimler karşısında alınacak dik duruş taktiği olarak telefonuma ‘’ boykot edilecek markalar ‘’ listesini yollamıştı. Yenilmeyecek dondurmalar, içilmeyecek gazlı içecekler, alınması mahsurlu detarjanlar, alınırsa kurşun olacak lüks telefon markaları, içilmesi halinde destek ifade edecek kahve şirketleri, daha neler neler…! Yani konfordan vazgeçilemezdi. Sadece renk, desen ve isim değişmeliydi. Kapitalizmin ve Determinizmin halis ve itaatkâr köleleri olarak, bu akımlara hizmet etmenin türlü türlü yolları vardı ve biz İsrail’e uğramayan yollar tercih etmeliydik.
Ya Çocuğunuz Olsaydı O…
Konuyu çok basitleştirip, (belki de olmayan) okuyucularımı sıkacağımı biliyorum ama bu örnek kafamın içinde cidar zorluyor. Düşünün bir; yıllarca durmuş durmuş ve çocuk sahibi olmuşsunuz. Ve erişkin olduktan sonra bu çocuk sizden uzak bir yere yerleşmiş. Ardından bir gün sizden yardım istemiş, canının tehlikede olduğunu, her an ölmek korkusu olduğunu ifade etmiş. Çevresinde binlerce insanın öldüğünü, durumun vahim olduğunu ifade ederek sizden feryad figan yardım talep etmiş. Ne yapardınız!
Sadece 30 saniye düşünür müsünüz…!
Gösteri mi? Onun hayrına helal! sosis mi satardınız! Ona bu kötülüğü yapanı protesto mu ederdiniz! Düşmanına ağız dolusu sövgülerle, makyajınız akmadan ve günlük akışınızı bozmadan karşılık mı verirdiniz! Verdiniz diyelim. Peki ya bu yaptıklarınızı çocuğunuzla paylaştığınızda, o sizin için ne düşünecekti? Sizin, iştah ve nefis, haz ve neşe, emniyet ve konfor alanınızdan çıkamayan ama bir taraftan da duyar kasıp rezil olmamaya da çalışan bir bedbaht olduğunuzu mu düşünecekti. Emin olun, dünyanın demokratik ve zengin ülkelerindeki Müslümanların ekserisinin, diğer ülkelerdeki Müslümanlarla ilişkisi aynen böyledir.
Olaya aritmetik ve rasyonel bakışı atarak şunu anlayabiliriz ki, tepki ve belirlediğiniz eylem planınızın mağdurlara bir faydası olmuyor. Veya arzu edilen ‘’ Sulh – Barış ‘’ sürecine hiçbir katkı sağlamıyor.
En Sevdiğinden Verememe – Ama Din’i De Kimseye Bırakamama
Kur’an, durumuzu her yönüyle özetler ve açıklar mahiyette. Şu ifadeye bakar mısınız! Yer Al-i İmran suresi :
‘’ Bizzat sevdiğiniz (mal, bilgi, eşya…)dan infak etmedikçe gerçek fazilete ve kâmil manâda iyiliğe ulaşamaz(sınız). Bununla beraber, her ne infak ederseniz, Allah onu mutlaka bilir. ‘’
Burada iki önemli ayrıntı var. Bizzat en sevdiğiniz şeyler ve tam kamil manada iyi insan olma. Başka Türkçe çevirilerde bu verme fiilinin bizzat yardıma ihtiyacı olanların önceliği de eklenir. Buna göre insan kalben bunlardan kurtulmak için, elinden en güzel şekilde çıkarması gerekiyor.
Dünya 2020’lerden sonra ciddi bir ekonomik krize girdi. En bariz göstergesi bankaların faiz artışı olur. Yapılan araştırmalarda; sadece faiz artışı dahi, insanların daha az sosyal olmalarını, harcamalarına daha çok dikkat etmelerini, mevcut mallarıyla olan ilişkilerinde daha uzun süreli bir beraberliği tercih ettiklerinden bahsedilir. Çok sevdikleri şeylerden bir süreliğine fedakarlıkta bulunmak gibi bir sonuç verdi bu kriz. Böylesi bir kriz dahi, hatta Müslümanın dünyasında yeri olmadığını söz gelince mangalda kül bırakmamacasına ifade ettiği ‘bankacılık’ dahi, özellikle batı ülkelerinde yaşayan Müslümanların hayatlarını ve iştahlarını ve konforlarını tepe takla etmekte. Buna keyif bozucu denir… Aynı tepki ve iştah kaçışı ve konfor terki bebeklerin gökyüzünü simsiyah yapan demirden güllelere gelince neden kaçmaz. Bu sosyolojik bir analiz gerektirir.
Mü’minler Kardeştir!
Müslüman, Dinin de emriyle sosyal olmak zorunda. Bu sosyalitenin en birinci başlangıç yeri en yakınındaki yine Müslümanlar olacaktır. Kur’ana göre ‘’ Mü’minler Kardeştir ‘’. Analiz, tefsir veya alıntı-yoruma gerek yok. Ayetin başında kesinlik ifade eden, ‘şüphesiz’ kelimesi var. Halbuki aynı anne-babadan olma kardeşlik var. O şüpheli mi! Burada kelimeyi ‘isim’ olarak aldığınızda Anne-Baba’dan gelen kardeşlik süphesiz ama ‘kardeş’ kelimesini ‘sıfat’ olarak aldığınızda Din kardeşliği şüphesiz hale geliyor. Yani rahatlıkla denebilir ki; Din kardeşliği, nesebi-soy kardeşliğinden daha kesin daha içi dolu ve daha önemli. Hatta, günümüz akraba ve aile içi ilişkilere baktığınızda, artık soy’a bağlı kardeşliğin dünyada ne kadar ‘-izm’ varsa hepsine mağlup olduğunu ve eskisi kadar para etmediğini de görebilirsiniz.
Buna göre; lütfen dikkat kesilin şimdi, maksadım Dînî vaaz vermek değil ama düşülen durumun, Müslümanların bir türlü kabul etmeye ayak direttikleri bir realiteden bahsediyorum, buyrun bu Dîn’in her hali güzel Peyagmberi bakın ne demiş:
“Sizden biriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”
Veya
“Mü’minler birbirlerini sevmede, birbirlerine karşı sevgi ve merhamet göstermede tek bir beden gibidir. O bedenin bir organı acı çektiği zaman, bedenin diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateş çekerler.”
Bunlar; ikisi de çok garanti kaynaklarda geçen iki hadis. Ve bunlar yaşanmış, gitmiş…!
Muhasebe noktasında bu ikisinin yeterli olacağını düşünüyorum.
Sadece üstteki iki, her durumu açıklar – özetler elmas sözler, bugün sergilenen bağlılık ve kardeşliğin ne kadar sözde kaldığı ve yerlerde süründüğüne ‘beyyin’ bir delildir.
Batı Çok İyi, Ama Doğu Da İyi!
Konu o kadar açık ki; eğri oturup doğru konuşamama cesaretsizliği, vahim tablonun tamamını görmeye engel oluyor. Batı devletlerinin tüm nimetlerini hem de zerresine kadar israf etmemecesine ‘sünnetlemeyi’ bir hak ve hukuk gören; ‘centrelink’ sıralarında 10 cent hakkını devletinden alabilmek için 2 saat bekleyen, eskilerin zincirlere vurulmuş gemi kürekçilerinden daha acınacak halde banka borçlarının altında inlemeyi bir şeref ve haysiyet sayan, aldığı ev veya evlerle dünyaya ait huzur ve emniyetini sapasağlam oturtmuş olduğunu düşünen, insani ilişkilerinde sınıfta kalmasını ve salim bir entegrasyonu hiç sorun etmeyen, bütün bunlara rağmen mukim bulunduğu batı devletinde hiç mi ama hiç mutluluk eseri göstermeyen bu insan tipi; söz konusu Müslümanlara ve bebeklere yapılan katliamlarda sadece avazı çıktığı kadar bağırmakta, dünyaya ümmi solcuların hediye ettiği protesto metotlarıyla sözde çözüm bulmaya çalışmakta, sövmekte, saymakta, devletin tabağından iştahla yediği nimetlere ses çıkarmayan insan aynı devlete tepkisizliğinden dolayı hakaret etmekte ama; ama bir türlü kutsallaşmış konforundan taviz verme cesareti gösterememektedir.
Verilen tepkilerden sonra kimse; sorunun çözülüp çözülmediğiyle ilgilenmemektedir. Ama hiç kimse! Önemli olan o anlık tepkiselliktir. Zamanla pek çok değerli değerlerini yitirmiş Müslüman sadece o anlık, o günlük, o saatlik kendini tatmin etmektedir. Bu yazdığım zamanlarda, Filistindeki yaşanan ciğersuz katliamın 100. Gününü bile daha görmedik. Zaten konforundan fedakarlık yapamayan protestler, konuyu ve güncel devam eden katliamları dahi unuttu. Zaten tatil dönemine girdik… yani katliam! var diye, tatilden de mi olacağız. Hem elimizden ne gelirdi ki!!!
Gerçek Sorun Çözme Ağırlığından ‘İstinkaf’
Muamelat yani sosyal hayata Müslümanlığı sıfatlarla yansıtma halinden acziyete düşülünce ortaya isimden ibaret Müslümanlık kalıyor. Kime ne faydası oluyor peki!
İslam kaynaklarına müracaat ettiğinizde; özellikle güç dengesizliği olduğu zamanlarda sorunların nasıl çözüleceğine dair çok fazla şey duyabilirsiniz. İman, inanç, dua, tevekkül, sabır, barış, güzel söz, ağlama, seccadede sorun çözme, istişare, firavuna karşı dahi ne konuşacağını bilerek hitap etme, en az zaiyatı düşünme, hikmet, mülayemet, temizlik, ahlak,…. daha daha neler var. Ama çok kısa bir ‘definition’ vereyim : Peygamberimiz Efendimizin nezahat, nezafet ve naifliği… sorun çözmenin yegane kaynağı görünüyor bana. İşte şimdi mihenk bu olunca, Anadolu tabiri apışıp kalıyoruz… yüzümüz de yok, kalıbımız da! Zira sorunu çözmenin yolu çığırtkanlıktan ve manasız manasız bağırmaktan; manevi yoğunlaşma ve soruna çözüm odaklı fokus olmaya geçince bundan ‘isitinkaf’ ediyoruz. Türkiyeye göçünce, mahalle edebiyatında duymuştum bir kelimeyi tam buraya münasip düştü, ‘mızıkçılık’… mızıkçılık yapıyoruz bildiğiniz!
Sorunlarla yüzleşememe bence Müslümanlığın değil, Müslümanların en büyük sorunu. Bulunduğu, mesela Batı ülkesinde karşıdakinin pis ve cehennemlik, kendisinin ise (bir miktar yansa da) cennetlik olduğunu düşünen kişiyi sorunlarıyla yüzleştirmek ne kadar kolay olabilir! Ki bunun böyle olduğu nerede yazar diye sorsanız muhataptan mavi ekran almanız büyük olası.
Maneviyatlarıyla rezone olamayan – sözde – İslam ülkelerinin halk ve yöneticileri, İslam ve Müslümanlık duygusunu ‘ muamelat ‘ta diri tutamayınca çareyi öfke ve kin duygusunu, hariçten – delilsiz – düşman uydurmada buluyorlar.
Müsibetlerin Dili Yok Muydu ?
İslamiyette; görebilen ve inadını bırakmış, anlamak ve ikna olmak isteyen için her konuda bir açıklama ve izah vardır. Bunlardan birisi de musibetler ve musibetlerin dilleri. İslam terminolojisinde musibetlerin çoğunluğu ‘şer’ olarak kabul ediliyor. Ve yine ‘itikad’ inancında da Allah’ın ‘şerri’ şer olarak yaratmadığı kabulu vardır. Buna göre Allahın yarattığı her şey ‘Bediüzzaman’a göre ya bizzat güzeldir veya sonuçları itibariyle güzeldir. Ve yine aynı referansla; ‘şer’i yaratmak değil işlemek ‘şer’dir. Peki ya o zaman musibetler dedğimiz ‘şer’ olarak görünen şeylerin gelme çıkış noktası nedir? Ayet buna şüphe bırakmayacak şekilde cevap veriyor:
‘’ Başınıza gelen herhangi bir ‘musibet’, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarımız) sebebiyledir, hatta Allah günahlarınızın bir çoğunu da affeder. ‘’
Hiç, son Filistin olayıyla ilgili, Müslümanlar olarak bir araya gelip muhasebe yaptığımız görüldü mü? Müslümanlık alemi, bu olayı üstüne aldı mı? Marketing ve itibar için milyar dolar harcamayı bir iş sayan; – sözde – İslam alemi, sadece bu yaşananlar için; büyük çaplı bir ‘şura’ için mutabakat sağlayabildiler mi? Hayır tabii ki? Olmayacak da…! Güçleri yok mu, var? Var elbet ama nasipleri ve niyetleri yok.
1994 ila 2020 yılları arasında; Filistin’e yapılan yardımların yüzde 72 sini sadece 10 topluluk üstlenmiş : Avrupa Birliği %18.9, Amerika Birleşik Devletleri %14.2, Almanya %5.8, Norveç %4.8, İngiltere %4.3, Japonya %2.9, Fransa %2.7 toplamı : %52.6, manidar değil mi? İlk onda sadece 2 sözümona Müslüman ülke var, Türkiye zaten yok.
Sorunsallık Ne Ki Peki?
Geçenlerde dinlediğim yerden alıntılayarak sorunu hemen kestirmeden yazayım. İsim vermiyorum ki; cahil kapkara softalar üstüme zıplamasın! Buna göre Müslümanların; asıl meseleye odaklanamama ve çözüm üretememe, ve hep başka vadilerde dolaşmalarının, yani hep dağınık olmalarının belli başlı sebeplerinden belki de en önemlileri şunlar:
- Kendi düşüncelerinde ciddi boşlukların olması
- Allah’la ilişkilerinde tam bir boşluğun hakim olması
- İslamı iyi duyma ama içine sindirememe
- Hasım (düşman) cepheyi iyi tanıyamama
- Sürekli bir dağınıklık hali yaşanması
- Kendi kusurlarnı telafi etmeme düşüncesi
- Alternatif bir düşünce ortaya koyamama
- Ortak aklın olmaması
Çok sözce ne hacet, ne eksik ne fazla. Durumun tepeden çekme fotoğrafı bundan ibaret.
Hikmet Vardı Hani?!
Bir gün; artık etkilerini çok daha fazla hissettiğimiz; Kudret-i İlahinin, yeryüzünde ‘gerçek dindarlaşma’ ve ‘ Hakiki Müslümanlık ve Tek Allaha İnanan Ehl-i Kitabın ‘ tamamen sebepler üstü artacağı bir zamanda, Allah’ın kudretini çok açıktan gösterdiği bir dönemde, sonradan Müslüman veya ‘dindar’ olanlarla mevcut Müslümanlar nasıl yüzleşecekler! İnanın bana, büyük merak konusu olacaktır.
Gönlümden gele gele söylüyorum; umarım Müslümanlığın önündeki, her kimse ve neyse o engeller kalkar. Allah ile insan buluşmasında kim ve neyse engeller, onlar da kalkar. Barışın ve kucaklaşmanın önündeki engeller ismi cismi umurumda değil, umarım kalkar… yoksa, bu dünyanın bir ruhu ve kalbi varsa eğer (ki olduğuna inanıyorum) bize artık ne kadar tahammül edebilir, ne kadar sırtında taşır bilinmez! Bu sorunsallık, yazılıp bitirilecek bir konu değil ama konuyu her haliyle özetleyen, milyon ciltik anlatımı içeren bir söz konuyu bitirebilir. Anlatılmak istenen ve merak edilen her şey bu sözde bulunabilir diye düşünüyorum:
‘’ Hikmet müminin yitiğidir, onu bulunduğu yerde alır ‘’
Hz. Muhammed (s.a.v.)