Nürümberk’ten Şehidin Selamına Adım Adım – 4 – hasan Safyürek

Munich’ten çıkmak bir ferahlık sebebi gibi oldu. Kendisini Bremen’den tanıdığım gönüllü işler sultanlığında hizmet veren İ. Beye daha önce geleceğimi ve kendisini hiç olmazsa birkaç saatlik dahi olsun görmek istediğimi belirtmiştim. Meşgul olmasına rağmen, hayrettir ki hayır demedi.

Nuremberg şehri, tarihi ve kalesiyle ve Türklerin göçüp ilk yerleştiği yer şeklinde hep aklımda yer almış. Çok şahit olmuşsunuzdur, asimilasyonla entregreyi birbirine karıştırmış asimile olduğunu bilmeden entegre olamayışıyla övünen Türklere.

  • 55 senedir buradayım şükür tek kelime gavurların Almancasını öğrenmedim

Durum böyle olunca, yaklaşmayı, dokunmayı bile kendine ar sayan bir milletin; dili, dini, kültürü neden Almanlara cazip gelsin ki? Osmanlının yıkılışını müteakip, Türklere işçi özlük haklarını bazen Türkiye’den bile daha çok teslim eden ülkenin adıdır aslında Almanya. Buna rağmen kendileri aksini iddia etse de Türkler, asimile olmuşlar ama entegre olamamışlardır.

İşte burada uzun süredir ‘getto’da yaşamış Türklerin terminolojileri de kendileri göre oluyor. En çok da şehir isimlerini telefuzları dikkatimi çekerdi küçüklüğümde. Bremen’e Biremen, Köln’e Kölün, Stuttgart’a Şututkart, Nuremberg’e de Nürümberk dediklerini hep duyardım. İşte Nürümberk’e ilk defa uğrama şansım oldu. Nuremberg eni topu 500 binlik bir şehir. Orta Almanya’da.

Buluşma yerine ilk varışımda, trafiği gözüme kaos gibi göründü. Arkadaşım bana Noter’de olduğunu buluşma yerindeki dernekte bekleyebileceğimizi ifade ettiler. Tam şehir merkezinde, Hitlerin trenleri ilk kaldırdığı yere yakın bu dernek yerine vardığımızda üzerimizde hem bitkinlik hem de çekingenlik vardı. Kiralanmış bu dernek yeri uzun yıllardır hizmet veriyor. Girişte bir hayli ayakkabıyla karşılaştık. İçeride o kadar insan olmalıydı. Bizi ilk karşılayan kişiye kendimizi tanıtmak istedik, ama o bize çayı yeni demlediğini acele etmemiz gerektiğini ifade etti. Lavaboyu, ardından da Allah’a içimizi nerede dökebileceğimizi sorduk. Yardımcı oldular. İnsanların arı gibi vızıldarcasına hem sohbet hem de ders yaptıkları kitap dolu bir salonun sol köşesinde misafirimle birlikte içimizi Allah’a döktük.

Ardından çaylarımız geldi. Yani hiç mi kimsenin dikkatini çekmez, illa birkaç kişinin dikkatini çektik. Tanıştık.

  • Avustralya’dan geldik! Bu tabiri kullandığınızda, biraz da seri cümle kurduysanız,
  • hoş geldiniz, yol yapmışsınızdır, Viyana nasıl? meyanında karşılıklar aldığım çok oldu. Bozuntuya vermiyorum ama eğer gerçekten Avustralya şeklinde anlarsa, evvela yüzünde bir şaşkınlık oluyor. Sonra yolun kaç saat sürdüğünü soruyorlar.
  • Yol kaç saat sürdü?
  • Evden çıktıktan 26,5 saat sonra Viyana’ya indik.
  • Dayanılacak gibi değil, peki Sydney nasıl? Ya Opera House!
  • Opera House beni Sydney’e bağlayan beş şeyden biri. Dert ortaklarımdan… kapıları, çatı kıvrımları, külçe ağırlığında merdiven taşları, iki yakayı birbirine bağlayan hep boş duran köşe bankı…iniltime çok şahitlik ettiler. Yalnızken başka, birkaç kişiyle gittiğimde başka görünür gözüme. Her zaman sakinlerini ağırlayacak dingin bir yeri vardır…
  • (ne diyor abi bu) der gibi baktıklarına şahit oluverdim.
  • Peki sizler nerelisiniz? Neler yaparsınız?
  • Biz iki arkadaş kamuda çalışırdık. Güneydoğu’da bir şehirdeniz ikimiz de. 15 Temmuz’dan sonra Devlet kendi yurttaşlarından; doğrusuna dürüstüne ahlaklısına ‘def ol’ bu ülkeden deyince yüzbinlerin içinde biz de çıkmak zorunda kaldık. Bir hayli direndik öncesinde. Fakat Ka He Ka denilen şeytan torbasının içinden çıkan fitne ateşi, onu-bunu herkesi yakıyor. Sonunda bir macera buraya demir attık. Çoluk çocuk şimdilik orada. Üniversite okuyorlar, eşlerimiz yollar gözlüyor.

Baktım yaşları 40’ı geçkin, ama soramadım da gerçek yaşlarını… dertli söylegen olurmuş, devam ettiler.

  • Burada ‘heim’ hayatımız başladı, imza veriyoruz düzenli. Suriyelilerle, Araplarla, bazen de başka milletlerle kalıyoruz bir odada. Bir ara bizim Türklerle de kaldık. Buraya gelip iltica etmişler. İltica gerekçeleri yalan dolan, işleri güçleri kadın, kız. Buraya daha çok ahlaksızlık yapmaya gelmişler. Tuhaf değil mi?! Ama öyle. Diğer milletlerden de mağdurlar var elbet, iltica sebepleri de belli ve haklı ama…ama gel gör ki ahlaksızlıkları çekilir gibi değil. Biz de işte 50’imize yaklaşmışken burada arkadaşlarımızın da yardımıyla birbirimize destek olup Almanca öğrenmeye çalışıyoruz. Muhacirler olarak birbirimize tutunmaya çalışıyoruz. Bir hayli arkadaşımız, ailemiz var burada. Bu dernek bize nefes oluyor. Peki ya siz, Sydney’de durumlar nasıl?

5-6 adet sıra sıra duran kitaplıkların raflarındaki kitaplara göz gezdirdim. 1980’li yıllardan kalma, bir kısmı 90’lı 2000’li yıllardan yenilenmiş ciltli halleriyle orada öyle duruyorlardı. Her birisinin içinde manifestonun ayan beyan izahatı vardı. Hey gidi günler! Şu, bir el büyüklüğünde tam ortasında ışık kıvılcımının olduğu kitap… Sonraki basımlarda tam ortadaki ışık biraz daha sönük dizayn edilmişti. En son basımlarda ise artık ışık tamamen çıkarılmıştı. İlk tanışmam ortaokul zamanlarına denk gelir. Bu kitapla tabi! Adana’nın tozlu ve bir o kadar biçimsiz kaldırımlarında yürürken, hiç adetim olmayan Sürmeli Otel civarında bulmuştum kendimi bugün gibi hatırlarım.

Tabelasında hiç duymadığım bir ismi olan mekâna girme isteği uyanmıştı içimde, herhalde daha 12-13’ümdeyim. İçeri girdiğimde kalabalığın ders çalıştıklarını, kitap okuduklarını veya karşılıklı sohbet ettiklerini görmüştüm. Tuhaftır ne hoş geldin diyen ne de sanki beni o an fark eden olmuştu. Münasip ve salona hâkim olmayan bir yere oturmuştum. Evvela insanları seyretmiştim. Bir tuhaf geldiler evvela bana, büyük bir güven ve korku arasında kalmıştım. Sonra ayağa kalkıp üzerinde yazıların ışıktan seçilemediği o kitabı almış, durduğum o kısa süre içerisinde tamamını bitirmiş raftaki aynı yerine geri koymuştum. Çıktığımda ne bana bakan, ne de güle güle diyen olmuştu. Ne okuduğumu anlamıştım, ne de neden bu kadar etkilendiğimi idrak etmiştim. Ama bir şey vardı ki, kilometre taşlarım önceden düzenleniyordu.

İşte yine bu kitap ellerimin arasındaydı. Kitaplıktan ‘vefa yaHu!’ iniltisi aldım. Bir sesle uyandım:

  • Sydney diyorum…nasıl? Avustralya’ya geliş şartları nelerdir! Örümcek, yılan ve köpekbalığı şeyleri doğru mu? İltica etmiş arkadaşların durumları peki! Bin aile olmuştur illa…!

Allah’tan bir çay daha isteyip istemediğimi merak eden sesle bu sohbet bölünmüştü. Ben de fırsattan istifade, ‘biz kalkıp biraz şehir turu yapsak mı?’ diyerek yol misafiri arkadaşımı uyardım. Anladı olayı. Tamam dedi çıkalım. İ. Beyi beklerken en azından şehrin hâkim bir iki sembolik yapısında bir teşehhüt miktarı ârâm eylesek iyi olacaktı.

Aslında bir şehrin turistik yerlerini gezmek şehrin güncel yapısıyla ilgili neredeyse hiç fikir vermiyor. Bunu Mekke’ye gittiğimde hissetmiştim. Yanımdaki (eski) arkadaşla Kâbe’den az uzaklaşıp ara sokaklara mahallelere geçtiğimizde farklı insan ve mekân ve ruh manzaralarıyla karşılaşmıştık. Nürümberk’te de ara sokaklarda gezintiye çıktık. Az taşa toprağa, eski arklara, kemerli köprülere ve parke taş yollara bakınca, insan nefes alıyor. Yine de yolumuz bir şekilde Nuremberg İmperial Kalesine çıktı.

Şehri üstten görmek, henüz çirkinleşmemiş şehir silüetini arkana alıp fotoğraf çektirme adetini yaşamak, sonra tarihte azıcık yolculuk yapmak iyi gelmedi değil. Tabi, kendinizi; ‘niye geldin buraya kardeşim, az para harca bee!’ şeklinde hissettiren kale organizasyoncularının halleri de görülmeye değer. Misafirimle gezerken bir baktık, kalenin daha da yükseğinde kule var. Dedik ki oraya seğirtelim. Tam merdivenler çıkacağız… müze görevlileri:

  • İyi valla! Atalarımız savaşsın! Şehri, fi hakika düşman tasallutundan men etsin. Ve dahası canlar verilsin. Sen gel beleşe en stratejik yere çık. Çık 20-30 Euro…

der gibi yüzlerimize baktılar. Biz de şöyle bir göz ucuyla bakıp, ayrıldık oradan…

İ. Bey gelmişti. Dernek önünde buluştuk. Bizi Türk restoranında götürdü. Almanya, dönerin patentini aldığını tüm dünyaya duyurmuştu. Bu patenti haklı çıkarırcasına bir ‘döner’ satışı var.

İ. Bey bir hayli yoğundu belli:

  • Ne bu böyle abi yoğunluk?
  • Sorma! Yeni bir yer aldık. 2 bin metrekare kapalı alanı olan bilmem kaç katlı yerin satın alma işlemlerini noterde bitirdik.
  • Hayırlı olsun! Kullanım alanı n’olacak?
  • Teşekkürler. Bir kat kurs merkezi olacak. Almanlara sertifika programlı kurslar düzenleyeceğiz. Bir kat Almanca ve entegre kursları, bir kat şunun için, bir kat bunun için…

dinlemedim sonrasını. Sevinçten, yeni bir işe girişmiş olmaktan, bulunduğu yerde risk almış olmaktan, yaşadığı yere ciddi bir katma değer katacak olmaktan; söylediği yemeği ne zaman bitirdiğini bile fark etmemiş, aynısını tekrar söylemişti. Eline, yüzüne, kıyafetine, sohbet tarzına baktım. Yıllar ve yıllar bir değişiklik olmamıştı. Aklıma; Sydney’de yaşadığı zorluklar sebebiyle bir gece hüngür hüngür ağladığına şahit olduğum arkadaşın, maddi şartlarının bir anda değişmesi karşısında, nasıl zamanla tepeden bakar olduğunu, hatta geçenlerde bir kafe’de gururuna az dokunan bir söz karşısında bağırıp çağırıp beni nasıl kafede terk ettiği geldi (hesabı ödedi tabi). Gün ola devran döne hele…!

Dalmışım, bir aralık:

  • Eee, çok konuştuk. Avustralya’da, Sydney’de durumlar nasıl?

diye soruverdi.

  • Konuşuruz elbet, diyerek elimi yıkamak için izin istedim. Gelip gittiğimde konu unutulmuştu zaten.

Yemekler yenmiş, lokantanın ‘ya şu demliği bir gün çamaşır suyuna batırsak mı artık’ diye düşünmediği demlikte yapılmış ‘uyarıcı’ siyah çayını da içip dışarı çıkıp, biraz yürüyüp, azıcık da dertleşip müsaade isteyip oradan ayrıldık.

Her vedalaşma, ister kişilerle samimi olayım ister olmayayım, eskisinden daha çok acıtıyor artık.

Telefonuma gelen mesajla bir az daha hızlı davrandım. Fulda’daki arkadaşım acele etmemizi söylüyordu. Şehidimin selamını almaya gidiyordum. Bu aceleye şeytan karışmazdı ya!

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer