Peki Nasıl İstersen Öyle Olsun! – Sydney Trenleri 4 – hasan Safyürek

Araç kullanırken insanın yüzünde beliren o anlamsız donukluk ve tuhaf kibir hâli, toplu taşımayı tercih edenlerde neredeyse yok gibidir. Zorunlu olmadıkça araç kullanmanın anlamsız bir şekilde insana insanlığı noktasında pek münasip görmeyenler tarafındayım, tabi o tarafta benim de dışımda birisi daha varsa. Direksiyon ve sürüş noktasında bütün dikkatlerin yola ve araba yönetimine veriliyor olması, herhangi bir acil durumda tabi olarak intikal süresinin de milisaniyelerle ölçülüyor olması, insanı hem zihinsel hem de bedensel anlamda yoruyor. Çok nazik bir insanın tenekenin içinde sakince giderken, başka bir tenekenin içinde gidenin yaptığı bir hatadan dolayı canavar – hayvan moduna bağlaması, nasıl es geçilir ki! Nasıl psikologların alanına girmez bu konu! Sürücünün direksiyon başında, geçilip gidilen onca yerleri nazardan ve tefekkürden kaçırıyor olması gibi bir talihsizliği hiç saymıyorum bile.

               Her Dilden Her Tenden Her Telden

               Sydney toplu taşıma araçlarını ama özellikle de trenleri kullananlar için tam bir görsel, işitsel ve zihinsel şölen vardır. İnsan ırkından hoşlananlar için diyorum bunu doğal olarak… ve camdan akan silüetlere anlam yüklemekte mahir olanlara, şehir ve silüetseverlere.

Sabahları kullanıyorsanız; her zaman gruplar halinde dolaşmaya gayret eden, 50-55 yaş üstü TAFE’e kursa giden göçmenlere rastlamanız olası mesela. Bunu daha çok batı hatlarında görebilirsiniz. Hâlâ yerel giysilerinden ödün vermemeleri ve takı gibi yerel ve millî ögelerini üzerlerinde taşımaları ayrı bir renk katar vagonlara. Ya kendi aralarında konuşmaları, şakalaşmaları…ve vagonun tıka basa dolu olmasına rağmen hiç kimse yokmuş gibi hareket etmeleri.

Aralarında her zaman, pencereden uzun uzun uzaklara nazarını dikmiş orta yaşta bir kadın görebilirsiniz. Gelmiştir. Bir şeyler yapmak istiyordur, özlemiştir o uzakta yeri, bir şeyleri de kaybediyordur burada bitevî. Endişeler, özlemler,…ya hayatın geri kalan kısmı! Hiçbir zaman buraya ait olamayacaktır. Taa uzaklardadır onun (default) kokusu, ve dokunası mis gibi toprağı. Anlayanlar hemen görür, içine doğru ağlar bu  hüzünlü gurbetçiler. Sessiz, kimsesiz! Ya Araptır, ya uzak doğuludur, ya orta doğulu! Cem Karaca okur böylesi bir yerde, onun o eşsiz sesi beynimin içinde dönmeye başlar:

Dur Bırak kaynasın kahvenin suyu

Bana İstanbul u anlat nasıldı

Bana Boğaz ı anlat nasıldı

Haziran titreyişlerle kaçak yağmurlar ardı

Yıkanmış kurunur muydu yine o yedi tepe

Ana şefkati gibi sıcak bir güneşle

İnsanlar gülüyordu de

Trende vapurda otobüste

Yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle

Hep kahır hep kahır hep kahır hep kahır

Bıktım be

Trenin Yörükleri

Trenleri kullanan ben gibi sonradan göçenlerin nezdinde tren sanki göçmen kompartımanı veya yörük katarı gibidir. Bak! Az önce, tren anonsunu yapan bir Hintliydi, daha önce de İtalyan aksanlı olanı duymuştum. Çok hoş oluyor aslında… renklilik, çok kültürlülük. Öylesine demiyorum! İnsanların renk ve desenleri arasında dolaşmak muhteşem bir sanat keyfi veriyor. Sanat ve sanatçı ilişkisini kurmak, zihinde sanatçıya karşı hayranlık hislerini uyarıyor. Eserden Müessire gitme yolu, uzun ve yorucu!

Akşam sonrası, geceye yaklaşan saatlerde vagondaki derin sessizliği bozan, ruhen sıknıtı yaşayanların bağırtılarına da şahit olmanız hep olası. Başka yerde bozamadığı sessizliğini, sessizce oturanların üzerinde bozması. Gündüzleri çekemediği dikkati, gecenin boş vagonlarına haykırıp çekmeye çalışması. Basbas bağırması… içtiği tuzlu sudan dolayı sürekli susuyor olmasına karşın aynı sistemin yine kendisine deniz suyu sunması, artık ortada yüzüp duranların dengelerini alt üst ediyor. Kimbilir neden yalnız kaldı! Kimbilir neydi umudunu tüketen… neden darmadağın oldu! Beklentiler mi, beklenenler miydi? Ruhu neye artık dur demişti! Veya neye tam olarak dur diyemiyordu. Gerçeği görebilecekken, kimler gerçekle arasında perde oldu. Halbuki, ruhunun gıdası belliydi…

Cep telefonu yüzlerdeki, eski dilde işmi’zaz dedikleri şeyi aldı götürdü. Feri gitti adeta gözün, yüzün! Tam şu anda sağımdaki uzak doğulu bir yolcu; yeşil hâki renk bir tişörtle otumuş iki koltuğa birden. Sadece 20 saniye içinde, hem güldü, hem durgunlaştı, hem de düşünceli ve hayretli bir yüz yapısına büründü. Her 1.5 saniyede bir neredeyse, telefonunun ekranından baş parmak hareketiyle görüntü kaydırıyor. Algoritma ne bahşederse ona, o yüz ifadesine bürünüyor. Hemen solunda KFC poşeti… neler yapıldı insanoğluna şu son 50 yılda?! Şimdi tekrar güldü…sonra gene duruldu!

Öyle eskisi gibi; şu şu milletler metroda trende kitap okuyormuş sözleri artık hikaye. Hayır! Ezici bir çoğunluk, iradelerini 5-6 inch ekranın algoritmik yapay zekalarının kendilerine sunduğu ve her gün yenilenen akıllı cihaz cennetine veya cehennemine emanet etmiş durumda. 60 Mhz hızında her 1.5 saniyede yeni bir  görüntü kaydı nerede, düşük Mhz’de 2.5 dakikada 1 sayfa okumak nerede!

Gülünmeyen Kahkahalar

Ne kadar da tuhaf; koskoca kerli ferli bir adam, son ses komedi videolarına boş gözlerle bakıyor. Aradığı cenneti bulamadığı pek belli… ama ‘herkes’ akımından kendini de bir türlü kurtaramıyor. Gülme efekti alt üst vagonun tamamına yayılıyor. Gariptir hiç kimse gülmüyor, sesin geldiği yöne dahi bakılmıyor. Çünkü o efekt insana ‘serotonin’ salgılamıyor, o ses ‘depomin’i en üst sevyeye çıkarıyor.

Neden güldün demişti bir arkadaşım, attığım gülme emojisi karşısında. Gülmemiştim. Ve arkadaşım beni emoji zannediyordu. O zaman neden yollamıştım ona bu gülen emojiyi! Cümlenin sonuna pek yakışıyordu da ondan. Hayır ben o emojiydim aslında arkadaşın yanında. Tüyler ürpertici bir durum. Sanal, zihinsel yanılgılı emojideki ben, benden daha ileri bendi karşı tarafın nezdinde. Şimdi bakıyorum vagonda, herkes o kafalardaki benlerle konuşuyordu. Biz partallar neyse, ya Alpha kuşakları için bu sanal yanılsama veya gerçeklik yanılgısı nasıl tamir edilecek, hangi heraklit pazulu buna dur diyecekti. Geçenlerde bizim tren vagonu, başka bir tenin vagonuyla yanyana geldi. Tek tek inceledim, cam kenarında oturmuş herkesin kulağında kulaklık vardı, bir kişi hariçti O da bir kadın ve saçları kulaklarını kapatmıştı. Yüzler donuk ve ağır. 1984 Orwell fütüristliği kehanet olarak çok garip bir şekilde tutmuş durumda.

Hemen şimdi önümde, gencecik bir Çinli. Altı kişilik bir oturma grubunun tamamını işgal etmiş. Kafasında, kafasının neredeyse dörtte birini kaplayan metalik gri renkte bir kulaklık var. Ne, yediğini duyabiliyor, ne yediği şeyin paketinin çıkardığı sesi, ne hiç bir şeyi…sadece kulağa gelen o istediği ses. Trende yine histerik nöbeti geçiriyormuşa benzeyen ama tüm dünyaya ‘gülmek bu işte’ diye empoze edilen ses yayıldı. Önümdeki genç kısa ve kesik bir gülme sesi çıkardı.

Trenin en ‘naif’ taifesi, öyle uslu sakin kültürlüler grubu felan değil. Bana göre en muhteşem görüntüyü biribirlerine sıkı sıkya sarılı, sakin, dingin, sarılmadaki kinetik enerjiyi aşk enerjisine çeviren iki sevgili trenlerin seçkinler taifesi. Onlara bedava olmalı seyahat. Çünkü bu böylesi ruhsuzluğun ve pespayeliğin kol gezdiği bir zamanda, ruhun varlığını ve bilumum değerlerin mesela muhabbet-sevgi kavramlarını ihsas ettiren güzellik tablolarına hizmet edenlerin varlıkları değerlidir, yaşatanlar da sevgi-muhabbet mehdileridir adeta.

Kıpırdamayan Düşünceler

Villawood tren istasyonunda durdu tren az önce; biraz fazladan bekledi gibi. Anlamsız beklemeler de olmuyor değil. Ha! Az daha unutuyordum. Dün haberlerde; yakın zamanda şehir içi trenlerinin hayatınızı zehir etmesine hazır olun haberleri geçildi. Sebep hep aynı; doyumsuz insanın, ben mutlu değilsem kimse olmamalı prensibi. Hemen yanıma bir uzak doğulu beyefendi oturdu. Zayıf, orta boyda, iri tabanı olan yaz ayakkabılarını giymiş. Elinde sıkıca tuttuğu ketenden çantası, ve yanında duran beyaz pazar çantasına benzer içi ağzına kadar dolu bezden şey. İki kolunu birbirine kavuşturmuş. Kaç duraktır bilmem, ne yüzündeki irice güneş gözlüğü, ne ince kumaştan yapılmış siyah şapkası ne de dışarıya bakan yüz açısı değişti. Yorulmuş olduğu çok belli… bende hayata yüklenmiş anlamların hepsinin iflas etmesi duygusunu ihsas ettirdi. İnsanlara, eşyaya, paraya, maddeye…sonunda geldiği nokta, 50-60’ından sonraki düşünceli ve çaresiz hâl. Kaynağı çok sağlam bir hadiste; Peygamberimiz diyor ki:

‘’ Allah, altmış yıl ömür verdiği kişinin mazaret gösterme imkanını ortadan kaldırmıştır. ‘’ , insan ister inansın istersen inanmasın. İşte, ilerleyen yaşlar insandaki; geçmişe ve geleceğe dönük pişmanlık ve mazaret bulma, hatta çaresizlik hislerini daha bir kamçılıyor. Ve işte insan, silüetlerin birbiri ardında aktığı hızlı giden bir taşıttan dışarıya bakan penceresinden bu duyguları yaşamadan bakamıyor. Yanımdaki Uzak Doğulu; sağ elini yarı yumruk yapıp çenesine dayadı… daha da derindi düşündükleri demek!

Önceki yazımda demiştim, her vagonun bir ‘cazgır’ı oluyor diye. Şimdi arkama pempe kıyafetiyle bir hanımefendi oturdu. Yıl sonunda çoklukla, insanlar ellerinde; iş yerlerinde karşılıklı verilmiş ‘Christmas’ hediyelerinin içinde olduğu güngörmemiş karton çantalarla dolaşıyor. Bu hanımfendinin de kucağında kokoblack’ın yeşil çantası var, içini heyecanla inceledi. Sonra sadık yâri iphonuna yöneldi. Tuhaf olan şu; beni yıllar önce Adana Dumlupınar mahallesine götüren sesi çıkarmaya başladı. Ağzında sakız; şişiriyor ama ağzının içinde patlatıyor. Bunu bir zamanlar bizim mahallenin kurgu ve organizasyon kralı kız çocukları çok iyi yapıyordu. Bir de ağzın içinde bu sakız, pat pat pat şeklinde ard arda patlama sesi çıkarıyor. Dikkat ettim… umurunda bile değil: ‘Hanımefendi hop! Sizin hiç ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu! ‘ desem, ingilizcedeki idiomlara uymayacağını biliyorum. Vazgeçtim!

Syndey’de her ayrı istasyonda trene binenler demografik farklılık arz eder. Tren batıya gittikçe dünyanın doğusundan, tren doğuya gittikçe de dünyanın batısından insanlar treni kullanmayı tercih eder.

Sydney (belki de Avustralya’nın tamamı) gördüğüm dünya şehirleri arasında en az yüze bakan, dikkatli dikkatli insanı süzüp onu taciz etmeyen şehirdir diyebilirim. Bunu trende test etmeniz olası. Sadece birkaç ay önce; elinde kaldırmakta zorlandığı irice hoparlörle, son ses bütün vagona müzik dinletip, kendisi de 6’lı koltuğu yatak gibi kullanıp ayaklarını insanların ellerini koyduğu tutma yerlerine dayayan sorunlu bu kişinin davranışı karşısında; yakalarında NSW tren görevlileri olduğu yazan hemen önümde oturmuş bir kadın bir erkek; bu olup biten vehamet karşısında bırakın uyarmayı, sadece müziğin rtimine kendilerini salarak oturdukları yerden dans etmeyi tercih ettiler. Henüz 30’una yeni gelmiş bu adam da; ulan madem ben yokmuşum gibi davranıyorsunuz deyip, ilk istasyonda inip platformda ilk gördüğü uyarı hunisine tekmeyi yapıştırıvererdi.

Kalitesiz Basma Kumaş

Aslında 4 serilik tüm tren yazıları, koltuklara ayakkabılarla basma isyanımdan ortaya çıktı diyebilirim. İnsanın insanlığıyla bağdaştıramadığım, ama hayvanlara olan sevgimden dolayı da ‘hayvanlık’ olarak imgeleyemediğim bir çukurlardan çukur olma durumu bu.

Kadını, erkeği, genci – yaşlısı, iyi giyimlisi – üstü başı döküleni, kim var kim yoksa… koltuğa ayakkabılarıyla basıyorlar. Şimdi Merrylands istasyonundayım. Çok garip, ilk defa rastladım buna. Kondüktör söz aldı birden. Özetle Türkçe tercüme şunları ifade etti : ‘Lütfen koltuklara basmayın! Bu yaptığınız çok çirkin bir davranış basmayın! (gülüşmeler oldu) yaptığınız kabul edilebilir bir şey değil. Tuvaletlere ve zemini pis yerlere basıp, ardından toplu taşımada başkasının elinin avucunun, çantasının ceketinin değeceği yerlere basmanız, olası bulaşıcı ve ağır hastalıklara sebebiyet verebilir. …..istasyonunda güvenlik görevlilerinin size  müdahele etmesini istemiyorsanız basmayın. Hatta bu davranışınız falanca kanseri de tetikliyor’ deyiverdi.

Tam bu esnada Clyde istasyonunda binen, ayakkabısının temizliğine çok özentili, henüz 30’unda, elinde yeşil enerji içeceği, üstünde pempe tişört, altında fermuarları işlevini yitirmiş siyah rengi dahi yorulmuş eşofman altı, kirli sakallı tam bir görgüsüz iki ön ayaklarıyla koltuklara basıverdi, öyle duruyor orda! Kutsanası telefonuna gülücükler saçıyor…

İnsanın; evine ve en özel dairesine reva görmediği iğrençlikleri, kamusal alanda hem de umarsızca işliyor olması aslında insanın mahyetine dair de fikirler vermiyor değil. Bundan yola çıkılarak çok rahatlıkla diyebiliriz ki, insanoğlunun evrensel değerler muvacehesinde terbiye edilmesi gereği dünyanın en hayati konusudur. Buna şimdiki ‘m’siz medeniyet ‘etik’ der, İbrahimi dinler ‘edep’ veya ‘ahlâk’ der, başkası ‘moral principles’ der… ne denirse denilsin, insanoğlunun eğitilmeye ve içindeki ‘vicdan’ kültürünün açığa çıkarılıp vicdanın yaktığı ışığa doğru yürüyerek bir ortak dünya modelinde hep birlikte yaşaması şarttır. Çok basit: her hak kutsaldır… ve senin hakkın başkasının hakkını iptal edemez. Halklar arası değil, haklar arası dostluk tesisi…

Tren Strathfield’e yaklaştı, ve neredeyse bulunduğumuz vagon dolmak üzere. Yukarıda tarifini verdiğim kişi, içtiği yeşil enerji içececeğiyle kabalığına ve sabalığına enerji üstüne enerji katıyor, doluluğa rağmen ayağını koltuktan çekmiyor. Denk gelecek ya tam bu esnada o yalancı anons geldi. ‘ you could be fined for placing your feet on the seats ‘  baktım bu anons adamın üzerine sanki Nisan yağmuru etkisi yaptı, bir hoş oldu… inadına daha çok bastı, pahalı üstü temiz markalı spor ayakabılarıyla!

Tren’de Alpha ve HSC Görgüsü

Anne ve babasının arabasından başkaca da bir şey bilmeyen çocukların trenlerdeki halleri görülmeye ayrıca değer. Cam kenarlarında oturmaları, her geleni merakla süzmeleri, camdan uzun uzun hipnoz olmuş gibi bakmaları. Sıkışıp kaldıkları sanal ve güvensiz dünyadan kısa süreliğine sıyrılmaları… kendi masumiyetlerinin iki istasyon arası farkına varmaları!

Modern ülke insanlarında; başkaca ülkelerin sosyo ekonomik hallerine ve yaşam stillerine tam bir cehalet sözkonusu. Sınıfta ara ara öğrencilerime de sorduğumda bunu görebiliyorum. Temiz su kaynakları, çevre kirliliği, açlık, hastalık, fakirlik, savaş, suç oranları… tamamına cahiller. İşte trendeki bir çocuğun göz irisinden akan görüntülerde çocuk; araba alamayanların, üstleri başları düzgün olmayanların ve herkesin de zengin olamayacağı bilincinin mümkün olabileceği gerçeğini 20-30 dakikalığına dahi olsun hissetmektedir belki kim bilir! Ebeveynler, 120 Mhz’ın köleleri olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bu ‘GEN’ için bir şeyler yapmazsa, onların yapacağı da bir şey olmayacak gibi.

North’da da çok trene binmişimdir. ‘Esnaf ziyaretleri’ yaptığım zamanlara rastlar bu. Çok sevgili Fatih Abiyi North Sydney’de tanımıştım mesela. Güzel bir insan Fatih Abi, Allah da seviyor olacak ki bir hayli imtihana maruz bıraktı onu, o da bunlardan tevekkül ve sabırla alnının akıyla çıktı. Buradayken, baktı olmayacak, etrafta sezinlediği ruhsuzluktan olacak herhalde, çoluk-çocuk Amerikaya göçme kararı aldı bir anda. Şimdi orada… birbirimize bol bol görüntülü video mesajları yolluyoruz.

Trenlerde batı hatlarındaki gibi öğrenci terörüne doğu hatlarında şahit olmadım. Eğitim deyip geçmeyin lütfen! Henüz haberi yapılmış 2024 yılı HSC (lise sertifikası) sonuçları bir hayli dikkat çekici. Skora ATAR (üniversite liyakat puanı) deniliyor. Buna göre; 99.95 ATAR skoru alan öğrencilerin ilk 51’i batıdaki hiçbir okula ait değil. En başarılı ilk 10 okul arasında da yoklar…! HSC birincisi, North Sydney Boys High School, başarı oranı %64.9. Peki batıdan mesela Liverpooldaki bir okula bakalım, bu oran 1.95. Auburn %3.6. Merrylands %1. Blacktown %10. Granville %7.

Kuru-ham bilgiyi mutlak olarak, insanî gereksinim anlamında merkeze koyan bir insan değilim. Ama elimizdeki insanlık adına son kalelerden okulların dahi; andavallıkla, kaba-sabalıkla, hayvani vahşi eğilimlerle, suça özentiyle, mücadele edemiyor/etmiyor görüntüsü vermesi, ister istemez ATAR skorlarına tesadüf olmadığı kuvvetli kanaatini veriyor bana. Gelin zamanınızı ayırın, okul çıkışlarında Z ve Alpha kuşaklarının, özellikle toplu taşımalardaki ‘endişe’ ettirici vahşiliklerine şahit olun. ‘Batı’ya gidip seyahat edin. Trenlerde okul çağındaki gençlerin tam bir terör estirmesi mevubahis. Tabi ki konu; Paris veya New York metrolarıyla, hatta Türkiyedeki toplu taşımada yaşanan faşistlik ve zorbalıklarla mukayese edilemeyecek kadar masum kalabilir. Fakat yine de hak haktır… huzur her yerde haktır. Ve zorbalığın da küçüğü büyüğü yine zorbalıktır.

Başlar Eğik

Yine gece vaktine tesadüf edecek şekilde trendeyim. Croydon’u geçtik az önce… sonra Burwood geliyor. Sydney’in sokak, durak, cadde, mahalle ve ilçe isimleri tam bir inceleme konusu zaten.

Bak bir çift bindi şimdi, 1981 yapımı ‘K sets model’ trene… Uzak doğulu bu çiftin erkek olanı gidiş istikametine ters düşmemek için, yönleri değiştirilebilir koltukların yerini değiştirmek istedi ama işte erkek ya, şöyle bir savurdu koltuğun demirinden…çıkan rahatsız edici sesten kadın utandı. Yine kimse bakmadı o yöne! Acaba diyorum bazen, bu ilgisizlik dünyanın tamamına karşı da mı var? Yani biz burada iyiyiz nasıl olsa gibi mi düşünüyorlar!

Kafalar omurilikle 15-20 derecelik açı yapacak şekilde hep eğik. Ah şu ‘m’siz medeniyet, bizleri ne hale soktun. Herkesin ekrana bakarkenki yüz şekli : somurtkan, dalgın ve düşünceli. Yine çılgın ‘tiktok’ gülme sesleri yayıldı trene. Medeni insanlar olduğumuz için bu terbiyesizliği yolculara reva görene bakamayız. Ama ben bakıyorum. Çünkü bu modern zombi düzeninde ‘im’an-ı nazar’ denlen şeyi yapmazsanız siz de sistemin ölene kadar kölesi oluyorsunuz, olacaksınız. Sesin geldiği yere baktım, sol çaprazımda, üzerinde ‘sydney iş kıyafeti’, ayakkabılarından saçına kadar toz ve boya içinde kalmış bir emekçi. Elinde irice telefonu, son ses, yorgun gözlerle ekrana bakıyor. Ayakkabasını ön koltuklara basmış. Dünya umurunda değil. Yüzünde müthiş bir anlamsızlık ve dipsiz bir düşünceli girdaba düşmüşlük hali. Sadece ekrana bakıyor. Ekrandan sürekli kahkaha sesleri geliyor. Medeniyet onun gülmesi için elinden geleni yapıyor. O hiç gülmüyor. Sesin yayıldığı alanda hiç kimse gülmüyor.

Bir anda ‘Homebush’ durağında kaldık şimdi. Anons yapıldı. Sinyalizasyon şeysi varmış. Neyse ki ben de kulaklıktayım; 101 Strings Orkestra düzeninden ‘Lara’s Theme from Doctor Zhivago’yu dinliyorum. Küçüklüğümün hatıralarını içine komprime halde kriptoladığım o enfes melodi. Bremen’in bana okuduğu o tını:

…., my own

Think of me now and then

Godspeed, my love

Till you are mine again, mine again

Tekrar Sabah

Yine sabah tren halleri geldi aklıma; sabah mahmurluğu, geceden kalma sağa sola savruk yürüme halleri, kompartımanda en azından durağa kadar uyuklayabilsem düşleri. Regular Flat White tutucuları vardı. Kahve 3-4 dolarlardan 6-6.5 dolarlara çıkınca çok göremez oldum, ‘heykel’e benzer kahve bardağı taşıyıcılarını. Bunun yerine, hangi akla hizmet olduğu bilinmez, dev dev suluklar türedi insanların taşımaktan aciz oldukları büyüklükte hem de… su ihtiyaç ya, onun da faşizmi türedi. Su içme çılgınlığı… dünyadaki temiz su kaynaklarından uzak yaşayan 1 milyardan fazla çocuklara inat. Sınıfta da sormuştum, kalemliğini unutmuş ama sıranın önünde 2.1 lt’lik ‘water bottle’ını untmamış olan öğrencime:

  • Neden bu kadar büyük?
  • Çünkü çok su içmem gerekiyor.
  • İyi de neden?
  • ……! çünkü çok su içesim var.
  • İyi de sürekli tuvalet izni istiyorsun!
  • So what!?

Trende kitap okuyanlardan hiç bahsetmedim. Onlar George Orwell’in hikayesindeki, ormanda gizlice buluşan anarşist okuyucu grubuna benziyor. Bu zamanın aykırıları, tuhafları. Tek tük çıkıyor öyle. Ya gerçekten sayfaları olan bir kitabı okuyor, ya da ‘e-reader’ından ‘elektronik mürekkepten mürekkep‘ kitabın yazılarına dalıyor. İkisi de benim için çok kutsal. Geleceğin fikir mimarlarının kesinlikle kağıda dokunanlar arasından çıkacağına inanıyorum.

………………………………………………………………………………

Trendeyim yine! Kulağıma bir anda dinlediğim müzik platformunun algoritmasının sıradaki melodisi çalındı. ‘’Der einsame Hirte’’ – Yalnız Çoban

Plan Flütten çıkan notaların beynime hücum etmesiyle darmadağın oldum… yazı zaten 2800 kelimeyi geçmiş. Okuyucu da yorulmuş. Darmadağınık fikirler…şiirler, sesler;…derken, o müstesna güzellik beliriverdi birden hayalen zihnimde. 70 gün kadar önce zihinlerde acı acı, sadece hatıralarını bırakan o. Yazı dağıldı… notalar hücum etti birden ve yine; la sol la, re re mi mi fa fa la… ardından Hicret ve Ümit şiiri istemsizce okunmaya başlandı aynı hayalde!

Hazân esmiş bütün bağlar bozulmuş

Sararmış yapraklar çiçekler solmuş

Yiğit ölmüş, Küheylanı yorulmuş

Yiğit ölmüş,

………………………

Bir zamanlar parıldayan o tâçlar,

Tâcdârlara sîne açan yamaçlar;

Altın yamaçlarda zümrüt ağaçlar,

               ………………………

Her şey seninle, sende kaldı gitti…! gitti Yalnız Çoban!

Benim payıma derin bir yalnızlık düştü… anlamsız gürültü ve kalabalığın içinde! Zaten dostlar, düşmanlarla anlaşıp gitmiş!

Gecenin ardında bir ümit, gündüzler var.

Yiğit ölmüş…! Ve şimdi çok uzaklarda!

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer