Roman – 3

  • Bazen çok uzun sürerdi yolculuk. Gemi engin denizlere açılır, sanki bir daha geri dönmeyecekmiş gibi geminin güvertesi aynı yöne doğru gider ha giderdi. Ucsuz bucaksız çöle benzerdi adeta deniz.
  • …………………..
  • Dalgaların şekilleri, çöldeki vaha benzeri şekiller gibi görünmeye başlardı. Bazen aradığın birinin silüeti. Bazen pencere kenarındaki muhasebe koltuğu, bazen de arkadaşlarınla vakit geçirdiğin tabureli mekanlara benzerdi. Bazen de sevgilinin saçlarına…
  • …………………..
  • Dalgalar korku dışında her şeyi ihsas ettirirdi bana. Geçmiş, gelecek… denizlere açıldıkça açıldım. Aileye, çocuğa ve hayata belki vakit kalmadı evlat.
  • …………………..
  • Al bakayım bu 2.5 Mark’ı Schwarzkopf, teşekkürler bugün için de.
  • …………………..

Haxan bazen derdi izler, bazen de dinlerdi. Sıfır yaşından itibaren onun derdini dinleyen ise hiç değişmemişti. Onun derdini dinleyen, yukarıda, çok çok yukarılardaydı. Nasıldı! Hangi saikler onu bu noktaya getirmişti, bu onunla O’nun arasındaydı.

Yine, annesinin bulaşıkçılık yaptığı o dev alışveriş merkezinin zemin altı ‘food court’ kısmında annesini bekliyordu Haxan. Kluger ismindeki 80’lerini geçmiş emekli denizci ona hayatını anlatıyor, sırlarını emanet ediyordu. Masadan kalkmadan her defasında 2.5 Mark’ını Haxan’a veriyordu. Haxan en evvel Kluger’in sırlarını taşımaya başlamıştı. Hayatına gelecekte girecek binlerce sırrın başlangıcıydı bu. Haxan henüz okula bile başlamamış bir yaştaydı.

Annesi ‘su’da çalışıyordu. Annesi böyle diyordu bu işe. Ziynet, parmaklarında bulaşık yıkama sebepli  aşırı su teması ve genetik romatizmal  sebeplerin birleşmesiyle eklem fleksibilitesini henüz Almanya’dayken kaybetmişti. El parmak eklemleri kireçlenme olmuştu. Tam olarak avucunu açamaz ve kapatamaz olmuştu ama hâlâ Haxan’ının başını okşayabiliyordu.

Ziynet & Hüseyin

Hüseyin, Almanya’nın şartlarına alışmakta yer yer güçlük çeker. Sık sık Türkiye’ye ziyaret yapması da olası değildir ya! Ziynet’in kızkardeşinin kocası Azmi beyle, ortak Adanalı dostlar sebebiyle ileri bir dostluk tesis etmişlerdi. O aileye sık sık uğrar olmuştur artık. Çalıştığı yer; Almanya’nın en güzel şehrinin 35 dakika uzağında kalıyordu Azmi beylerin evi. Hüseyin; hem çalışıyor, hem Adana’ya para yolluyor hem de Alamanya’nın nimetlerinden de mahrum kalmak istemiyordu. Yaşı henüz 30’larındaydı. Buradaki çalışma hayatına bakılırsa, daha çok kalacak gibiydi. Nereden baksan işlettiği iki Türk sineması zamanını almaya yetiyordu. Ve daha da acısı, Adana’ya olan ilgisi de azalıyordu. Sil baştan bir hayat kuramayacağına göre, o zaman pekâlâ burada bir hayat kurabilirdi kendine.

Arap Aleviliği öğretilerine sıkı sıkıya bağlı olduğu söylenemezdi Hüseyin Bey’in, fakat Almanya’nın bohemliği ve kendisinden olmayan göçmenlere sunduğu yalancı Cennet, onu artık rahatsız etmeye başlamıştı. Artık dur demeliydi hayatındaki sefahate. Azmi beye açtı konuyu…

Ziynet; çalışmaya ve para kazanmaya alışmış gibiydi. Parasını günü gününe İstanbul’a, çocuklarının başındaki haramilere yolluyordu. Haramiler hem çocukların duygularını hem de gelen parayı yağmalıyordu. Ne çocuklardan ne de onların durumlarından sağlıklı haber almak olasıydı.

Ziynet; evvela bacısının evinde kalmıştı. Rahat edememişti. Türkiye’nin dışında da olsa, Türklerin içindeydi işte. Haram haram bakan gözlerin sahipleri yine Türk’tü… ’Heim’da kalmaya başladı. Henüz 20’lerinde, güzelliğiyle farkedilen bu dul kadın, iş hayatına tutunmuş ve fakat sosyal hayata alışamamıştı. Duldu ya! Ya aile kurmalı ya da gâile olmalıydı! Gizlice gelen tanıdık tekliflerden usanmıştı. Yabancılardan da ürküyordu. Lojman veya yurt ortamlarına benzeyen ‘Heim’lardaki göçmen kadınların durumları, zihinaltı manevi tevarüslerini ve kalbini teyakkuza geçirmiş, midesini bulandırmıştı.

Onun da Türkiye’ye artık dönüşü zordu. Türkiyenin hali ortadaydı. Yüzyıllardır içinde sorunların 1 günlüğüne dahi eksilmediği coğrafyada 60’lı yıllar neden farklı olsundu ki! Ekonomik darboğazlar, sosyal patlamalar, sokak olayları, arkalarında semirik ağababaların olduğu boş ideolojik kamplaşma ve kavgaları, ve telefonlardaki sakın geri dönme telkinleri… Ziynet, Almanya’da tutunmalıydı, sonu nereye varacak olursa olsun, çocukları için ve hayalleri için buna katlanmalıydı… Ama geri dönemezdi, belki onlar gelirdi! Yeni bir hayat kurmalıydı. Evlenmeliydi. Şartı çok olmayacaktı. Karım diyerek sahip çıksın, ecnebi memleketinde evinin kapı kilidi, yabancı bakışların eziciliğine set olsun yeterdi. Azminin eşi olan bacısına açtığı konuyu.

Neden sonra buluşma ayarlandı. Geliş gidişlerde kaçamak gözlerle birbirlerine bakmamış değillerdi. Ziynet için olabilirdi bu durum. Ama Hüseyin; Çukurova coğrafyasından ilk defa çıkmış, hatta Almanya da görmüş birisi olarak Ziynet’in güzelliğine kapılmıştı.  Biraz daha düz yüzlü, koyu tenli, daha zayıf insan tiplerine vakıtfı. Tam tersi bir duruma ilk defa şahit olmuştu. Ve tabi Ziynet, Sünniydi… Ne Hüseyin ne Ziynet böylesi kavramlara pek de vakıf değildi.

Aileler, ortak tanıdıklar, tarafların evlilik için olumlu düşündüklerine şahitlik ettiler. Hüseyin, Ziynet’in açık yeşil gözlerinin ta içine baktı, ne kadar da güzeldi. Ziynet, Hüseyinin kolundan tuttu. Ne kadar zayıf diye geçirdi içinden. Ama Hüseyinin konuşması, hayret verici derecede şivesiz beyefendi edalıydı. Ziynet olabilir dedi, ‘bu adam yapabilir aklımdakileri’. Hüseyin zaten nefis mekanizmasıyla, zihninin karar mercii birbirine karışmıştı, ama o da ‘olabilir bir başka hayat da bu güzellikle kurulabilir’ dedi.

Söz verdiler biribirlerine… Ama Kader; her şeyi duymuş, onların sınav tarihlerini belli ediyordu.

Site Footer