Selamsız Viyana’dan & Yorgun Münih’e – 3 – hasan Safyürek

Viyana Hauptbahnof’undan sabah saatlerinde hareket ettik. Öyle sinir bozucu bir dakiklik mevzubahis ki, beni yolculamaya gelen K. Beyle vedalaşmaya, inip şöyle elini yüzünü öpmeye vaktimiz olmadı. Karşılıklı şaşkın bakışmalar arasında trenimiz hareket etti. Neyse ki tren garından aldığım kahvenin kafeini bana teselli oldu. Dedim ‘kader’ muhakkak buna bir mana yükledi. O biliyor ama henüz biz bilmiyoruz.
Modernize edilmiş trene bindik. Önceki anlattığım hikayelerde yaşadığım yalancı aile krizi tekrar yaşanmasın diye yol arkadaşımla birlikte önceden yer numaraları satın alınmış koltuklarımıza kurulduk. İnterneti, prizleri, tren içi hizmetleri; Sydney’den Melbourne’e giderken gördüğüm trenin tam tersi. Donanımlı bu. Hem de uçağa göre daha hesaplı. DB tren hizmetlerinin para politikası müşteriyi memnun edecek derecede organize edilmiş. Ucuz bilet bulma şansınız her zaman olası. Avustralya’da yok bu.
Trenler iğne atsan duyulacak cinsten sessiz. İnsanlar birbirlerinin hukuklarına hâlâ saygılı. Bir şey dikkatimi çekmedi değil Almanya’da ve Belçika’da. Devlet bisikleti teşvik edeyim, şöyle sağlıkla büyüsünler derken tam bir bisikletçi faşizmi oluşmuş. Kaldırımlarda yayalar için daracık yürüme alanları kalmış. Az, ay bunaldım deyip alan ihlali yapsanız, acı bir zil sesiyle yanınızdan sıfır toleranslı bir bisikletli geçiyor. Bremen’de kaydedilmiş bazı bisiklet kazaları videosunu izledim. Tamam yayalar ve araba sürücüleri hatalı, iyi de videoları izleyince fark ettim, bisikletliler hiç frene basmıyor, abandıkça abanıyor yola. Trende de bunu fark ettim. Bisikletliler için özel alan ayrılmış hem oturmaları, hem bisikletlerini demirlemeleri hem de şöyle camdan tefekkürleri için. Onlar da sere serpe zaten… bir lavabo molası vereyim dediğinizde, dik vaziyette asılı duran bisikletlerin lastiklerine sürtünmeden geçemiyorsunuz. Sahipleri ise çok memnun. Sörf tahtasında diş izleri olan sörfçü gururu yaşıyorlar.
Münih oldum olası kendisine soğukluğumu aşamadığım bir yer. Halkından mı, şehirleşmesindeki tuhaflıktan mı bilemedim. Her gelişimde burada ekstra bir yorgunluk yaşıyorum. Bu kadar önemli bir şehrin bu kadar kötü tanıtımı olur ancak. Yol arkadaşımın ısrarıyla Bayern Munich’in stadını gezme kararı aldık.
Bayern Munich, stadın maç zamanları dışında gezilebilmesi için gezi turları organize etmiş. Üç rehberden birisini tercih edip peşine takılıyorsunuz. 21. Yüzyıl dünyasında marketing denilen olgunun nasıl da yalan, dolan, abartı ve iştah kabartmadan başka bir şey olmadığını ‘aha’ burada da görüyorsunuz. Evvela rehberinizi tercih ediyorsunuz. Bazıları bir kadının, bazıları Alman bir erkeğin bazıları da biz gibi ‘siyahi’ bir Alman kardeşimizin peşine düşer. Anlatacağı şey; stat, işleyiş, etkinlikler, kullandıkları mekanlar, futbolcuların motive ve soyunma odaları, saha, basın odası, tribünler… her zaman derim; işine normalden fazla konsantre olmuş bir işçinin tuhaflığı kendisine ve öz benliğine zarardır. Aman bir anlatımlar, bir abartılar, bir süslemeler… herkes pür heyecan. Neden belli değil!
Bir tanıdığım var Munich’te . Ondan duymuştum. Almanların ciddi bir kısmı Bayern Munich’ten iğreniyor diye. Sebebi açık, bir ton parasıyla genelin heyecanını kaçırması. Statla ilgili fuzuli bilgiye pek hacet yok, internetten edinilebilir. Sadece, rehberin soyunma odasına girildiğinde, dokunabilirsiniz, öpebilirsiniz, bu forma hatta bu soyunma odası dahi gerçektir demesi ancak tecrübeyle görülebilir. Gezintiye kutsama sosu katan para karşılığı iş yapan rehber, para karşılığı yapmadıkları pislik kalmayan futbolcuları kutsamamızı istemekte. 21. Yüzyıl din karşıtlarının bu denli bir tapınmayı ıskalayıp, sürekli geçmiş düşmanlığı yapmaları pek de anlaşılır gibi görünmüyor.
– Bakın burası soyundukları yer, bakın bakın burası motive oldukları yer, bak bak burası su içtikleri yalak… hele burası; saha denilen dev tapınaktaki ayine saniyeler kala durdukları yer…
İnsanlar da parasıyla değil mi! kendilerinden geçmiş süsü vererek her yerde ‘istiğrak’ vaziyeti alıyorlar. Tam bir aldatmaca, illüzyon. Futbol endüstrisinin en masum kişisi çocuk seyircilerdir. Onların dışındaki herkes bu günahın yayılmasında ortak suçlulardır.
Münih gezimizin son durağında yine Ankara’dan tanışık olduğum, şeytanların musallatı sonucu cennetinden kovulan bir ailenin evine kahvaltıya konuk olmak oldu. Ara ara sosyal medya üzerinden ‘bak ben yaşıyorum’ mesajları atarak ipince hale gelen irtibatımızı bitirmemek için gayretlerimizin olduğu arkadaş grubumdan.
Munich’in 25-30 dakika kadar batısında, şirin bir köy misali yerleşim yerinde, üç katlı bir evin zemin katında yaşıyor. Ev alma furyasına henüz dahil olamamış. Üç yüz ev randevusu sonunda buldum burayı da bir Almandan dedi. Alman ev sahibinin gönlüne girmiş sonradan. Gelişti, kamptı, ‘Heim’dı, entergreydi derken, C1 seviyesinde Almancaya çok kısa bir zamanda ulaşmış. Almanlar da; öyle mi demiş, o zaman DB denilen kuruma gir çalış, hayatına devam et demiş. Eşi ablamla da tesadüf ettik. Tevazu ve mahviyet içinde duruşunu ve ahdini bozmadan, yığınla sorunları Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir yerde depo etmiş. Bu Türkiye’de yaşanan İNSANLIK depreminin faturası özellikle iki gruba çıktı derim hep; kadınlar ve çocuklar…
Entegrelerine gıpta edilmeyecek gibi değil. Hayata pozitif bakıyorlar. Hem tevarüsleri hem de yeni yere deforme olmadan adaptasyonları tam örnek alınası. Katma değer sağlıyorlar bulundukları ve temas ettikleri her yere.
Y. Bey’in ikramları ve USA’dan gelen misafirinin oradaki insani güzellikleri anlatırken:
– Kahve ikram etmedik, biliriz siz kahvecisiniz, bir Türk kahvesi içersiniz değil mi? Demesiyle şaşkınlık yaşadım. Zira, nereden bilsinlerdi ki kahveyle olan seviyeli birlikteliğimizi. Ama dosttur bu, anlar illa, yakınlardakilere inat!
– Türk kahvesi bana dokunuyor. O da aynı çekirdekten mamul evet fakat 2016’dan sonra içemez oldum, ne çayını ne kahvesini. Bir ‘Schwarze Kaffee’niz varsa alırım ama.
USA’dan gelip evde konuk olan ve henüz tanıştığımız M. Bey, bana orada yapılan gençlik aktivitelerinden ve yine gençlerin geleceklerinin aydınlatılması için Rehberlerin yaptığı imrenilesi ‘Rehberlik’ten bahsetti. Ağzımın suyu aktı… Mükellef kahvaltı güme gitti iştahım kaçtı. Kahvenin dert çeken buğusunda teselli aradım.
Hele bir ‘home school’ projesinin hayata mükemmel tatbikinden bahsetti ki, ‘kontenjanla sınırlı’ veliler sırada bekliyorlar demez mi! Ah Sydney…Vah Sydney!
__________
Munich’in toplu taşıma hatlarında bir hayli sorunlu gibi gözüken insanlara ve gençlere rastladım. Çoğu zaman yol arkadaşım şaşkınlıkla olan biteni izledi. Bağıran, çağıran, yatan, kibarca bir şeyler talep eden, içen, koşan,…. Almanya’nın sere serpe alkol kullanımı da gözden kaçırılacak gibi değil. Kamuya açık, kalabalıkların tam orta yerinde, bir kaldırım üstünde, parkta, toplu taşımada herhangi bir rahatsızlık duymadan hem de şişesiyle alkol alanların sayısı bir hayli fazla.
Kimin ne içtiği umurumda değil, ama (Türkiye tabiriyle) keyif veren ve dengeyi geçici dahi olsa bozan maddelerin kamuda böylesi özensiz kullanımı, çocuklar ve çocukları üzerinde bunu arzu etmeyen aile bireyleri için rahatsız edici. Her neyse. Toplu taşımalar bir hayli dolu, zamanlamaları güzel. Sydney’dekine birebir benzer, her vagona bir ‘Anti Sosyal’ kuralı burada da geçerli. Henüz 17’lerinde görünen iki kız, yani evde dahi olsalar o ses tonunu kullanmazlar ama bağıra bağıra konuşuyorlar. Gel gör tuhaf bir psikoloji veya belki de psikiyatrın sahasına giren bir anomali durumu insanlardaki bu durumu tetikliyor. ‘Gürültü ve insan’ üzerine hala kafamda hazırlık yapıyorum. Yazmak istiyorum bunu. İnsanların geneli sakin. Çoğu kişinin elinde kitap yok maalesef. Akşam iş çıkışlarında insanlar gözüme bir hayli dalgın ve yorgun göründü. Sonraki gezdiğim yerler de dahil olmak üzere, Almanya’nın taşını toprağını, evini yurdunu yorulmuş gördüm.
Munich’te mülteci kamp hayatını yaşarken kendisini ziyaret ettiğim arkadaşım vardı. Gelmeden önce kendisinden kalacak yer konusunda varsa tanıdık yardım istirham etmiştim. Artık nereden baksanız yıllardır burada. Tecrübe sahibi olmuştur. Kendisi şimdi okulda öğretmenliğe de başladı. Bir hayli yetenekli ve bir o kadar da entelektüel. Kampta ziyaret ettiğim günün bir öncesinde şeker krizi geçirmişti. Ziyaret ettiğimde bir hayli üzüldüm. Kampı ormanların arasında bir yerdi. Acayip meşaketli bir yol yapmıştım bugün gibi hatırlıyorum, hatta sonra evine de geldim.Neyse çok öncesinden ricada bulunmama rağmen uzun süre bir dönüş yapmadı. Sonra gelmeye çok yakın bana bir arkadaşın telefonunu yolladı. İlgili arkadaş, müsterih olmamızı tam da merkezde dernek olduğunu orada rahat ve rehavet içinde kalabileceğimizi ifade eden bir mesajla bizi taltif etti. Yine de centilmenlik olsun seste keramet vardır, mesaja ne hacet diyerekten aradım. İyi ki aramışım., düşünülen yer bir dernek yeriydi evet ama kalınacak yer yoktu, banyo da yoktu. Arabam yok tamirde deyiverdi bir de… Hatta arkadaş devamla:
– Eşyalarınızı da öyle sere serpe ortalığa bırakayım demeyin ha… bıraktığınız gibi bulamazsanız alimallah şey yapmayın bize sonra,
deyince teşekkür edip kapattım telefonu. Arkadaşım da zaten ne aradı ne sordu. Olsun…
Kiraladığım arabayla Nürnberg’in yolunu tuttuk, sadık yol arkadaşımla…
asdas IMG-20250811-WA0016 IMG-20250811-WA0018 IMG-20250811-WA0019 IMG-20250811-WA0020 IMG-20250811-WA0021 IMG-20250811-WA0022 IMG-20250811-WA0024

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer