Sepetsiz Stada mı Gidilirmiş Hiç! (3) – hasan Safyürek

Sepetimiz Olmadan Pikniğe Gelmişiz!

Yaklaşık 140 milyar euro’luk market/marka değeri olan Allianz’ın dünyada inşa ettirdiği 7 stattan birisine girmek üzereydik. Dış cepheleri itibarıyla Allianz statları birbirlerine çok benziyor, iri iri kolonların arasına serpiştirilmiş kirişvâri yekpare betonlar. Sıra sıra yukarı doğru diziliyorlar. Munich’te gördüğüm açık renk dış cephe tercihlerindense burada koyu ve sıcak renkler tercih edilmiş. Sydney Allianz stadı bu son haliyle açılışını henüz 2022’de yapmış. Maliyeti yaklaşık 880 milyon dolar. Stat çevresi alışveriş merkezleriyle, satıcılarla çevrelenmemiş. Bir tarafı meskun mahalleye, öteki yüzü Moorebank’ın göletine ve gözün alabildiğince yeşilliklere, bir tarafı Kriket ve Rugby sahalarına bakıyor. Doğu tarafı ise yeme-içme ihtiyaçlarının temin edildiği restoran barlara bakıyor. Gişelerde göçmenler çalışıyor genelde. Çantanıza ve genel asayiş kurallarına uyup uymayanlara bakıyorlar. Burası Sydney FC takımının sahası olarak biliniyor.

İlk şoku, bindiğimiz tramvay ve ardından gişelere gidene kadar ki eşlik ettiğimiz kabalalığın içindeki çocuk ve kadınları görünce yaşadık. Göğün mavi tonlarını ve Opera Evinin beyaz tonlarını adeta tâklarla üzerlerinde taşıyorlardı. Herkesin sırtında dolu dolu çantalar. Stada yaklaşırken, kalabalığın demografik yapısının değişmediğini gördüm. Gişelerde beklerken mental olarak sorun yaşayan az ‘cıbıldak’ tiplerin anlamsız seslerine millet dönüp bakmadı bile.

Arayın Gelelim

Stat yeni olduğundan, içeride bundan olacak belki hayret verici bir temizlik, ve tabi ihtiyaç teminine ayrılmış bir mimari donanım var. Millete ‘gel kardeşim gel, öyle dışarıdan yeme içme getirme yok! Buradan alacaksın ‘ dayatması olmadığından, insanları bezdirecek ve hadi neyse aldık ama kazıklandık dedirtecek satış yerleri de pek yok.

Her yer numaralandırılmış, ve yön tabelaları sürekli sizi doğru yöne doğru çağırıyor. Tabi yerinizi bulmanızla birlikte sahayı ilk defa böylesi bir açıdan görüyor olmanız da kendinizi geçin, çocuğunuzda müthiş bir his uyandırıyor. Devâsâ… İnşaat öğretmeni olduğumdan (o ne ya! Dediniz) az çok bu stat statiğinin ve mimarı projelendirmenin 21. Yüzyıl teknolojik ve insani gereksinimleri açısından tatmin edici bulduğumu söyleyebilirim. Statlarda önceliğin oturum düzenlerindeki ‘fairness’ ve ‘efficiency’ olmasının yanında, dolma ve boşalma sürelerinin kısalığı olduğunu derslerimizden herhalde aklımda kalmıştı.

Fakat heyecanımı, endişelerimi içinde bulunduğum kompleksin rahatlatıcı statik düzenine rağmen atamamıştım. Bilinç altı tevarüsüm beni endişelendiriyordu. Maç başladı. Sydney FC yine bir Sydney takımı olan Macarthur’a karşı oynuyordu.

Hemen önümdeki aile, piknik sepetlerini getirmişlerdi. İtinayla açıp sarı saçlı çocuklarına özenle hazırladığı sandviçleri pay etti. Çocuklar zaman zaman maçla ilgileniyordu, çoğunlukla da kendi aralarında şakalaşmalar veya ellerindeki elektronik cihazlarla vakitlerini geçiriyorlardı. Biz açık tribünün ortalarından yer bulmuştuk. En önde yine bir ailenin neredeyse maçtan tamamen kopuk keyifli vakitler geçirdiğini gördüm. Çocukları kendilerine ayrılan koltuklar yerine, bariyerlere sırtlarını dayamış gâhi seyircileri süzüyor, gâhi başlarını öne eğip bir şeylerle ilgileniyorlardı. Önlerden yine ailenin annesi telefonunda sörf yapmayı tercih ediyordu. Erkekler ise, evet maçla ilgililer ama taşkınlık yapmıyorlardı. Hemen yanımda oturan beyaz yakalıyım şeklinde oturan iki iş yeri arkadaşı belki 60 dakika kafa şişirdiler. Az maça baksanız bilader, ne bu sohbet koyları böyle diyecek olsam da, cümlenin İngilizcesini düşünüp vazgeçtim. Gol olmadı ilk yarı. 45. Dakika kırmızı kart çıktı Sydney FC’li futbolcuya… pek oralı olan olmadı.

Şöyle bir gezelim şu müesseseyi diyerekten kalktık oğlumla. Hem gözlerden uzak kuytu bir köşe bulup namaz kılsak vakti geçirmesek iyi olacaktı. Çimen, duvar arkası, izbe bir köşe neresi olursa. Merdivenlerden koridora çıkar çıkmaz ‘prayer room’ tabelası göründü. Koridora açılan yine genişçe başka bir koridora girdik. Sağlı sollu tuvaletler, sebiller ve engellilerin de kullanabileceği lavabolar. İstisnasız hepsi temizdi, mescit gibi. En fazla 6-7 kişinin aynı anda namaz kılabileceği bir mekan ayarlanmıştı. Sanki statta birkaç tane daha var gibiydi.

İbadet ardı, oğlumla insan manzaraları, stat statiği analizi ve acaba ne var ki yeni teknoloji ayarlarında gözlemlerini yapmak üzere koridorlarda yürümeye başladık. Her 30-40 adımda bir üst tavana sıkı sıkıya tutturulmuş gergilere bağlı irice ekranlar size mesajlar vermeye çalışıyor. Bir aralık aynı yazıları arda arda görünce merak ettim, telefon numaraları sürekli gözlere sokulurcasına ekranlarda yanıp sönüyordu, neydi ki acaba bu, reklam mıydı? Dikkat ettim. Birebir değil, ama Türkçesini hissettiğim duygularla harmanlayarak paylaşayım.

‘’ Seyirciler arasında, huzurunuzu bozan, taşkınlık yapan, küfür eden, korkutan ‘Zibidi’ ve ‘Serseriler’in yer numarasını ve yaptığı rezilliği özetleyen bir mesajı şu telefon numarasına yollayınız. ‘’

2024-12-14-16-30-572025-05-03-18-59-59

Bir başka maçta oğlum gösterdi: ‘Baba bak! Adamı arkadan kelepçeleyip götürdüler.’

Nasıl yaa!

Yerlerimize döndüğümüzde sahada minik oyuncular için, yine minik minik onlarca kalenin kurulduğunu gördük. Aptal saptal medeniyet; çocuklara zihin, beden ve akıl sağlıkları için iyi bir şey olduğunu düşündüğü böylesi özendirici bir organize için hangi şirketin sponsorluğunu tercih etmiştir? Bulunduğu çevrenin bilmem kaç kilometresine kadar yağ ve kızartma kokuları saçan: McDonald’s . Dedim ya aptal medeniyet. Pardon sahibinden orijinal olsun Mimsiz Medeniyet!

Neyse maçın ikinci yarısı başladı. Birinci yarıda da çok alkol alan olmuştu, ebeveynler içiyordu. Bunun etkisi maç sonunda çıkardı illa. Sürekli dökerek getirdikleri pet bardaklardaki biraya benzeyen içecekleri seyirci aralarından geçirmeye çalışıyordu insanlar. İşte biz de; yani alkol üzerime damlamasın, hacı hocalıktan değil de, İmam-ı azam : bu necasetin büyüğüdür dediği için her önümüzden ‘tray’li alkol geçişlerinde oğlumla hazır ol vaziyetinde ayağa kalkıyorduk. Ne saygılı insanlar demişlerdir kesin.

Sydney FC 73’de gol yedi. 88’de gol attı. Aman bir sevinç bir neşe. Yüzlere az bir sıcaklık geldi. Bu iyi gelmişti doğrusu. Eyvah 90+6’da gol oldu. Misafir takım gol atmıştı. Golü atan adam nereye koşacağını şaşırdı bir aralık. Dedim tamam, şimdi hapı yuttuk. Yani sen gel buraya kadar, bu kadar insan sonra son dakikayı bırak son dakikadan 6 dakika sonra yenil. Hakem düdüğü çaldı. Biraz yavaş davrandık. Herhalde 5-7 dakika kadar bir zamanda binadaki mimarilik hakkını vermiş tribünler boşalmıştı.

Yüzlerdeki neşeden eksilir bir şey görmediğim gibi, taşkınlık çıkaran, küfür eden, ‘gel ulan Macarthur’lu sen burayı dingonun ahırı mı zannettin? Tat bakim şu tokadın aşkını da yan divane ol şu çimenlikte‘ diyene de rastlamadım. Tezahüratlarda hiç olmazsa ‘burası Opera House buradan çıkış yok’, ‘ veya ne bileyim şöyle bir taraftar bestesi de olabilirdi hep bir ağızdan:

2004 de doğdu şanlı Sydneyimiz
ıssız kuytu köşelerden, and olsunki döneceğiz

o günlere inanarak, dalgalan mavi beyaz
acıların arasından, görün opera house

gücüne güç katmaya geldik,
formanda ter olmaya geldik,
Sydney seninle ölmeye geldik !
Sydneeeeyyy !

Yok olmadı… dağıldık evlere huzurla.

Türkiye’den kalma baskılanmış duygular yine sarmaladı beni.

İyi de, nedendi ki bu Türkiye’nin hali böyle? Tamam, sekülerizm güzellemesini hiç sevmem. Sadece sükunetin hatırı için aman Allah’ım bu Sydney halkı maşallah ne millet böyle demenin bir anlamı olmayabilir de.

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem   MAE.

Yani kaldırım düzenleri, yıllık gelirleri, yol nizamları, dünyanın genel sorunlarından uzaklığı, tam bir konfor alanı oluşturmuş olmalarının yüce hatırları adına dahi böylesi bir insanlık kırıntısı göstermelerini; nereden baksanız belki 1000 yıla yakın deli bir tarih ve medeniyete sahip bir milietin, mazilerinin ve hatta dinlerinin hatırına insanlığın kırıntılarını dahi göstermeyenlerle mukayese etmeyecek miydim?!

İnsan haklarında dünya endeksinde sınıfta kalmış, yalan haberde ilk beşte (birkaç sene önce birinci), bebek mahkumlarda dünya birincisi, mahkum gazetecilerde ilk ikide, adil yargılamada ilk yüzde bile olamayan, hakim ve savcıları politized olmuş, halkına siyaset ve ayrımcılık uyuşturucusu enjekte edilmiş, sefalette en üstlerde, enflasyonda zirvede, kadın cinayetlerinde OECD ülkeleri arasında birinci (2022), küfür etmekte dünya liderleri arasında duran bir ülkeden bahasediyorum, ülkem…

Her an taptaze duran, ve fakat müntesiplerinin muhteşem problemlerinden dolayı eli kulağında yeni sahiplerini bekleyen Kur’an-ı Kerim bu durumu özetleyen ifadesi yetmez miydi aslında:

            ‘’ O insanın önünde ve ardında devamlı sûretle nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar, Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar. Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe, hiç şüphe yok ki, Allah da o toplumda olan hali değiştirmez. Allah bir toplum için de kötülük irade buyurdu mu, onu geri çevirecek kuvvet yoktur. Artık Allah’ın dışında onları himaye edecek kimse olamaz. ’’ 

Ra’d Suresi 11. Ayet

 

Dalgınlıkla Aussie birisine çarptım, beynimden duman çıkacaktı neredeyse düşünmekten! Aussie’ye döndüm. Ağzımı açacaktım ki:

  • Sorry mate!

Oğlum utandı az. Bana dönüp:

  • Babaaa dalmaaaaaa!

Oğlum, ışık gelip karanlığı boğacak, dağ dere ova oba bucak bucak hem de… müthiş güzellikler olacak, en çok da şaşırmaması beklenenler şaşıracak; diyecek oldumsa da, Douglas Costa’yla çektirdiği resmin heyecanını şimdilik yaşamasının daha iyi olacağını düşündüm. Sustum…

 

2024-11-10-20-06-57  2024-12-28-19-09-34 2024-12-28-21-45-20 2025-04-25-20-25-53  2025-05-03-21-47-23 2025-05-10-19-08-55 2025-05-10-19-18-50 2025-05-10-19-33-00 2024-11-10-15-00-39 2024-11-10-15-00-44 2024-11-10-17-08-26 2024-11-10-17-08-32 2024-11-10-17-11-56 2024-11-10-17-11-58

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer