söyleyin bana hangi sığınak dar gelmez insana
N.Z.
Konu şiir olunca, temkinimi korumaya çalışırım. Şiir veya şiirsellik sanatın olmazsa olmazlarından. Naifliğin kendini çok açık ifade ettiğin alan burası. Estetik ve güzelliğin adeta bir başka boyutuna davet gibidir. Düzeysizliğe başkaldırı gibi gelir şiir bana, alıcısı ondan çok yok herhalde. Temkinimi korumam biraz da şiir’e bu derinliği vermemden olabilir.
Hayatımın bu zamanki kısmına kadar, şiir denilince aklıma üç önemli şahsiyet gelir. Birincisiyle tanışmam 9-10 lu yaşlarıma tesadüf eder, hatta buna şiirle de tanışmak da diyebilirsiniz. Ondan öncesi yok gibi, bilmiyorum. Bu kişinin, dıştan bakıldığında şair olduğunu anlamalıydım ama, alana yabancılık belki bunu başta ihsas ettirmedi bana. Israrla şiirlerini okurdum, her yeni yazdığı şiir duygularımda daha bir incelmeye sebep olurdu. Zamanla bu okumalar okuyanı, insanın aşk için yaratıldığı son noktasına kadar götürürdü. Tahmin edildiği gibi şair temasını genelde Aşk’tan alıyordu. Ama bu tabirin tasavvuftaki tabirini daha da önemsiyorum, ‘’ mecazi aşk ‘’. Mecazi Aşk’ın, şairin şiirindeki kelimelere ve mısra sonları kafiyelere çarpıp çarpıp gönlümde dalgalanmalara sebebiyet vermesine engel olamadığımı hatırlıyorum. Şairimin kendine has yönlerinden birisi, ilham fırınından henüz çıkmış ve eski a4 parşömenlere titizlikle yazılmış şiirlerini sadece okumama izin verir ve fakat almama izin vermezdi. Ben de her gelen şiir’i büyük bir titizlikle okur, mümkünse ezberime almaya çalışırdım. Gizli gizli fotokopilemeyi saymazsak tabii. Ruhunun inceliğini, dünya ve insanlara bakışını, aşk gözlüğüyle yazılmış ama içeriği tamamen masumiyet alaşımlı şiirlerinden görebiliyordunuz.

Akrostiş şiirde çok iyi olması, genel tarzına zarar vermezdi. Akrostiş şiirlerinde çocuksu bir iltifatı size hediye ederken, şiirin içindeki aşk teması, bedenimizin içinde eriyen bir hap misali ruha bilinçsiz bir ferahlık verirdi. Kâfiyeyi sever, fakat kafiye hesabına şiiri kurban vermezdi, her defasında a4’de sığan tek kıta ama ondan fazla mısrayla süslediği bir şiir tarzı vardı. Yalın bir dil, berrak bir Türkçe, her defasında sizi şaşırtan kelime zenginliği. Bıraktı sonra… şaire ısrar edilir miydi bilmiyordum, edemedim. Ya da paylaşmadı, belki de cevher füruşan olamadığımdan… halbuki ruhuna çarpan ve çarpacak olan şeyler, aslında onu şiirden koparamazdı.
İkinci şair, hayatımın tam gençlik çağımın en cafcaflı diye tabir edilecek dönemine tesadüf etti. Aslında şairlik tek yönü değildi. Ama şairdi de… her yönüne bende hayranlık uyandıran bu kişi, ara verdiğim şiir okumalarıma geri dönmeme de bir sebep olmuştu. Kalemi daim ağlayan bu şairin kalbinin taşkın olduğunu şiirlerinden anlıyordunuz, ‘’ kalemi kalbinin taşmasından ağlıyordu ‘’ ve öncekinde nasıl ‘’ mecazi aşk ‘’ için veriler topladıysam, bu kişide ‘’ ilahi aşkın ‘’ aşkın hallerine şahit oluyordum. Obje – Suje ilişkisi içerisinde baktığınızda obje’nin kuşatılarak anlaşılma zorluğu ortadaydı. Şair, ruhunun derinlerinden ve masumiyetinden sökün eden en berrak ilhamlarını bir enstrüman çalma sanatçılığı ve çağından kopmamacasına bir entelektüel birikimle ‘’ İlahi aşkın ‘’ mana kodlarını mısraların arasına, kelime kalıplarının üstüne yüklüyordu.
Dili; Anadolu’da geçmiş üç asrı yaşatacak renklilikte, duyguları yalanın semtine uğramayacak kadar açık ve besberrak, bakışı şefkat ve tefekkür ufuklarına açılmadan önce size tam bir teleskop, gönül dünyası elinden oyuncağı zorla gasp edilmiş bir çocuğun kalbi kadar kırılgan ve ağlamaklı, tarzıyla gâhi Yunus’un gâhi Pir Sultan Abdal’ın koylarında dolaştıran bir seyyah, bazen tarihin koridorlarında gezdiren bir rehber, aşk’ın ve sevginin delicesini yaşayan tam bir hak yolcusu, kalbin ne kadar derin olduğunu işaret ve remizlerle minik minik ihsas ettiren tam bir altın madencisi, asrın karanlığına mahkum ne kadar değer varsa onların üzerine güneşi yansıtan bir ışık adam.
Dedim ya, obje süjenin idrakini aşkın. ‘’ Dost ‘’ şiirini yıllarca her sıkıştığımda okudum, bazen şiir bazen de ben ağladım, birbirimizi hep teselli ettik. Mısralarındaki uyum hecelerine, hecelerindeki ahenk kafiyelerine sirayet eden aşkın bir şair. Bir serap gibi, gençlik yıllarımın çölleşmiş arazisinde bir ab-ı hayat oldu, hayatımın çemenzara dönüşebilir mi ümidini kendisiyle yakaladım. Başka bir şairin ‘’ ballar balını buldum, kovanım yağma olsun ‘’ demesindeki gerçekliğin bizzat kendisi oldu. Şiirlerinde dünyanın dar mahbeslerine sıkışmışlık iniltilerinden çok, ‘’ ilahi aşk’la ‘’ sonsuzluğa doğru kanat çırpma hissi verir. Soyut – Somut ikilisini kargaşa kabul edenlere inat, şiirlerinde bunları kardeş ilan eder. Bir yerde şairi toplumun akciğerleri olarak tanımlar, ve siz de aslında onun şiirlerinde nefes alırsınız.
Fakat şiir okumakla arama yılların girmesine yine engel olamadım, yıllar aramıza girdi, Ben şiire yine soğudum. Kendim, kendime şiirler kaleme aldım, iddiasız. Bazen beklediğimin gelmeyişine, bazen ayrıldığım şehre bir daha dönemeyecek olmama, bazen yakınlarıma bazen uzaklarıma. İniltiyi komprime hale getirip mısralar arasına serpiştirmekten keyif alıyordum adeta. Okuyana bunu gizemle sunma fikrinden çok, sen duygularını böyle kriptoluyor ve bunu geleceğin henüz gelmemiş kaderinin belki de anlayacak olmasına havale ediyorsun. Sonra kalemimdeki ilham mürekkebi de dondu… araya yine yıllar girdi. Ve yıllar sonra… Kendi ifadesiyle 65 yıldır şiir yazan naif bir sanatçıyla tanıştım.
Herkeste olduğu gibi, bende de bir sanatçıyla tanışacak olma hissi tuhaf ve birazda gerilimli bir endişeye hissi veriyor. Türkiye ölçekli sanatçı profili de aklınıza gelince, daha bir huzursuz oluyorsunuz. Türkiye’de sanatçı, kendisini yanında rahat hissedemediğiniz, kendisine aşırı mana yükleyen, saygı bekleyen, hürmeti hak ettiğini düşünen, çok şey yaptığıyla ilgili zerrece şüphesi olmayan insanlar demek. Hayli sanatçıyla tanıştım, hem babamın bir zamanlar ki uğraşısı hem de Türkiye’de hem Sydney’de bir şekilde organizesinde bulunduğum sanat etkinlikleri hem de organizatörlerden dinlediğim hatıralar ve karşılaştığım insan tipleri ben de kesin bir kanaat oluşturmuştu. Çok azının yanında, kendisinden olduğumu ve beni ezmediğini düşündüm. Sanat, kendisini izleyen ve takdirle alkışlayan olmadığı zaman tanımını ve değerini nereden alacak ki sanatçı onu alkışlamayan olduğunda sanatçı olacak. Eser ve müesser ilişkisi, birbirinden ayrılabilir mi ki ?
Eski dildeki anlatımıyla, hasbel kader tanıştık Nihat Ziyalan’la. Tam bir beyefendi, içten samimi bir abi. Kendinizi yanında olma stresinden kurtaracak samimi bir sıcaklığa sahip. Türkiye sanatçı profilindeki tepeden bakmak hissinin kendisinde olmadığını hemen size hissettirecek içi dışı bir insan. Ziyalan’ı tanımaya başladıkça Çehov’un eserinde; Nina’nın, şöhretine hayran kaldığı ve fakat o şöhretin aslında bir yanılsama ve hatta ağza sürülen bir marmelattan farksız olduğunu düşünen Trigorin karakterine uyduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Çehov, Trigorin karekterini konuşturur : ‘’ Bakın şu gölü, ağaçları, gökyüzünü, doğayı seviyorum, hissediyorum, içimde bir tutku, karşı konulmaz yazma isteği uyandırıyorlar. Fakat sadece bir doğa betimcisi değilim ki ben, ülkemin yurttaşıyım aynı zamanda. Yurdumu ve onun insanlarını seviyorum. Yazdıklarımda halktan, onun çektiği acılardan, geleceğinden, bilimden, insan haklarından ve daha bunlar gibi birçok şeyden söz etmekle yükümlü olduğumu hissediyorum. Ve işte böylece çala kalem her şeyden söz ediyorum, dört bir yandan sıkıştırıyorlar beni, kızıp öfkeleniyorlar ‘’ sanki Nihat Ziyalan gibi..
Nihat Ziyalan; Türk sinemasının yakışıklı delikanlısı, Yılmaz Güney’in arkadaşı. Rolüne şaşırtıcı derece hızlı giren, saçları tel tel yana taralı, dayak yediğinde veya attığında kakülleri önüne dökülüp gözlerini irice açarak şaşkın bir şekilde muhatabına bakış atan bazen Nedim,
bazen Cemil, Metin, bazen Abbasın adamı, bazen bir başkası… Neredeyse hemen her filminde, üzerine giydiği kıyafeti kendisine ayrı bir güzellik katan, tiril tiril jilet gibi giyinen. Rollerinde kendinden emin konuştuğunda, diğer sanatçılardan biraz farklı olarak kameraya doğru dönük ama farklı bir ufuk açısına doğru uzun uzun bakan, Nihat Ziyalan. 1970 li yıllarda, kendisiyle yapılan mülakatlarda çokça anlattığı sebepten dolayı Avustralya’ya gelmiş ve artık buradan bir yere gitmemiş. İyi bir toplum bireyi, tam fedakâr bir eş, hala çocuklarını büyümemiş kabul eden koruyucu ve takdir edici bir baba, enfes bir aşçı, tam bir eski Adanalı, yanına gelenler için güzel bir arkadaş, insan sarrafı, misafirlerini kapıda karşılayan, yola kadar gelerek yolcu eden ve el sallayarak yine gelin diyen tatlı bir misafirperver. Türkiye’nin bir döneminin tam bir kara kutusu, enerjisiyle çevresine ümit veren bir güzel insan. Sinema sanatçılığından önce de sonra da Nihat Ziyalan şairdir aslında. Şairliğini hiç bırakmamış. İlhamı hiç susmamış. Onlarca kitabı, denemesi, hikaye kitapları, romanı ve şiir kitapları ve cidden tertemiz bir kariyeri olan birisinden bahsediyorum. Siz hayatınızı canlı tutmak, kendi öz jargonunuzdan kopmamak ve geçmişinizi unutmamak için nasıl tedbirler alırsınız ? Herkes ‘’usb’’ lere çöp gibi depolama yapıp, onu sanal keşmekeşliğin ellerine emanet ederken Nihat abi, bunu sanki şiirlerin mısra aralarına biriktirmiş. Şiir bambaşka bir hafıza olmuş Nihat abi için, 65 yıllık birikim yapmış. Zihninin berrak olmasını belki de buna borçlu. Kanlı canlı bir şaire bu kadar yakın hiç olmamıştım. Onu, babamın yıllar önceki mesleği sebebiyle beyazperdeden zaten biliyordum, ama bu veri onu tanımlamak için çok yetersizdi. Edinebildiğim kadar başta roman ve hikayelerini okumaya başladım, kendisi lütfettiler imzaladılar ve hediye ettiler. Okudum. ‘’ Attım kapağı yurt dışına ‘’ , ‘’ Kısa Pantolonlu Sevda ‘’, ve elbette ‘’ Üstüme fazla gelme Ayçelen ‘’.
Yüreği aşka doymamış henüz, kalbindeki sevgi onun aşkını da beslemiş. Şimdiyi yaşıyor olması onu geçmişinden koparmamış, sanki hem şimdide hem de geçmişte yaşıyor. Hatıralarda değil, geçmişin gerçekçi koridorlarında yaşıyor olabilir. Yaşayıp gitmemiş, takıntı da yapmamış. Seviyor iki yakayı birleştirmeyi sanki. Bunu en çok şiirlerinde sezinleyebiliyorsunuz.
‘’ sevda şiiri gençken yazılır ‘’
Palavra
seksenimi geçkin
bir ayağı değil iki ayağı çukurda
her gün şiirimde
seninle

Aslında bu yazının çıkış kaynağı ‘’ Sevdakeş ‘’ isimli son, şiir serisinin de altıncı kitabı. Bir önceki ‘’ Eve Götür Beni Nehir ‘’ şiir kitabının hem imza gününe hem de kitabının sohbetine katılmıştım. Keyif aldığımı saklayamam. Fakat ‘’ Sevdakeş ‘’ bana bambaşka geldi. Kitabı bir çırpıda okumadım, çoğu kitaplarım gibi benimle uzun bir yolculuk yaptı, bazen bir park, bazen bir iç bunaltısı, bazen de bomboş bir tren vagonunda ve ıssız bir istasyonda sarıldım yapraklarına.
Kitap, a4’ün dörtte biri boyutunda ve 167 sayfadan oluşuyor. Yapı Kredi yayınlarından çıkmış olması kitaba ayrı bir entelektüel zenginlik katmış. Başta garipsediğiniz ama sonra farklı bir hava katan, her dört sayfanın üstten kesilmemiş olması akıllıca. Okumaya başlayacağınız kısımları kesik kesik kısımlardan yırtmaya başlıyorsunuz, çoğu zaman estetik şekilde birbirinden ayıramayınca kitap eskitilerek okunmuş havasına giriyor.

Kitabın ergonomik olarak güzel bir dizayna sahip, içindeki şiir puntolarının estetiğine inat arka kapaktaki, bu eserin sahibinin hayatının ve kaleme aldığı eserlerinin beş altı puntolarla yazılarak adeta vahim bir hataya imza atmışlar, ben diyen okuyamaz o yazıyı. Gerçi kitabın girişinde de bir tanıtım var ama, kitabın arkası bu yönüyle vahim ‘’ composic ‘’ hata. Vurulduğum bir yer daha var, şair hiç noktalama işaretleri tercih etmemiş, adeta siz karar verin diyor nerede duracak nerede devam edeceksiniz. Yillarca, noktalama işaret fanatikçileriyle mücadelede hep aciz kalmışımdır, çok sertler çok, tavizsiz… Türkçenin ruhu kirletilmiş, insanlar 300-500 sözcükle hayat geçirir olmuş, bu değil önemli olan, illa dilbilgisi illa noktalama işaretleri. Biraz nefes aldırdı bu kitap bu yönüyle.
Kitabın hemen girişindeki, genelde atıf için ayrılan kısma Ziyalan ‘’ Bu kitap hiçbir ödüle layık değildir ‘’ diyerek başlamış. Yukarıda tanımlanan Ziyalan’a birebir uyan bir giriş. Kendimce konu tasnifleri yaptım, ve 50 den fazla farklı tema yakalayabildim.
Bıkmam derseniz buyrun temalara;
‘’ Kuşlar, Sydney, yaz-kış, Tanrı – yaratıcı, mektup, yazı yazma, özlem, Baba, çocukluk aşkı, çocukluk yılları, umut sözcükleri, kadın, Ayrılık, Vicdan, Aşk, şehvet, tefekkür, Ahlâk, merhamet, özlem, vefa, hayvan sevgisi, yaşlılık, toprak – toprak sevgisi, doğa – tabiat, eşyaya vefa, masumiyet, Hrant Dink, Yılmaz Güney, arkadaşlara vefa, insan, komşu – komşu farkındalığı, Adana’ya has tabirler, Adana, kahve, Taş Köprü, Anne, özürlük, yemek yapma, yokluk – yoksulluk yılları, eş’e sadakat, eşitlik, yalnızlık, aile, Yeşilçam, ölüm… ‘’
Alıntılanarak şiir paylaşımlarının mantıklı olmadığını kabul ediyorum, ama şiir aralarında hayran kaldığınız duygularıyla bu yazı bitmezse, eksik olmuş olacak. Nihat abinin aşk’a yüklediği manalar, ve insan olgusunun bununla ilgisini anlatması manidardır.
yaşlandırdıkça yılları
öğrendim
bayatlayan sevdamı tazeleyip
körüklemeyi
Tabirler mi denilir, yoksa betim midir, başka bir şeydir belki ama; kendine has kelime dizinleri var. ‘’ elimin öpücüğüyle ‘’ , ‘’ uykumun derisini yüzüyor ‘’, ‘’ sırtımda tokaçlanıyor kulaçlarım ‘’, ‘’ yorgunluğunun damı akan annem ‘’, ‘’ su yumağı örülü soluğumuz ‘’, ‘’ ötüşümüz ağaçların ciğeridir ‘’, ‘’ayaklarımdan diktim kendimi ‘’, ‘’ etekleri uçuşan ekmek kokusu ‘’, ‘’ sözcüklerim yevmiyemde kilit ‘’, ‘’ aşk uğrar mı gecekonduya ‘’, ‘’ saçım alnıma dökük gençliğim ‘’, ‘’ harcı kurumamış yürek vuruşlarım ‘’, ‘’ körlemesine bir tebessüm dudaklarında ‘’ , ‘’ defol ittirmesi ‘’.
Ve çocukluk yılları;
evcil büyümedim
pısmadım gözüme ışık sıkıldığında
fark etmedim kaçarken
arka bacaklarım mı
ön bacaklarım mı uzun
Geçmişinden hiç kopmuyor olmanın şifrelerini okursunuz ara, ama hüzünle;
yağmurun kepengini çekmiş üstüne
nemliyim
burnumun direği değil geçmişim sızlıyor
üşüyorum
Sadakati sanatın naifliğine sadakatle ele alır;
evliyken hiç bakmadım başka kadınlara
hep aynı yüz
Nihat abi, şiirlerinde mana’yı ve maneviyatı telmihlerle anlatmayı seviyor diye düşünüyorum. Günümüzde incitenlere inat, kaba – sabaların üsluplarına inat o, telmihen ifadeler tercih ediyor;
akıl edince
gönül haritasına bakmayı
gördük orada
yanıp sönen yanıp sönen
yeşil ışığı
Babasını ve babasının geçtiği yerlerde Dingin Avlusu, roman ve şiirlerinden yanyana gördüğümüz Ziyalan’ın hafızasında berrak şeritlerle yerlerini korurlar ;
bir zamanlar şalgamla sarhoş olduğum
Dingin Avlusu’ndaki fıçıya daldım
babamın saçından tutup
çıkarmasını beklemeye başladım
Kalabalıkların boş gürültüsü yerine onu yalnız olduğunu görürsünüz, okuması güzel ama düşünmesi bir o kadar sessiz ve yalnızdır.
telefonum yok
yardım isteyemem
bardaktan boşanırcasına
yalnızlık
ve şuradaki estetiğe bakar mısınız;
yoruldum mu
yoksa korkudan mı
parmaklarımın ucuna basarak konuşuyor dilim
Kader’e ve vadeye telmihler, mısraların arasında hoş mesajlar şeklinde görünüyor; bunlar anlamak için kitaptan öte verilere ihtiyacınız olacaktır,
sayılı günler olan kişileriz
bir de günleri sayılı olanları var
belki yüzbinler belki de milyon insanla tanışmış bir kalbin sözleri bunlar; insanlardan size çoğu zaman ne kalır zannediyorsunuz,
anadan doğma böyle değildi moralim
ötekinin yerine koydukça kendimi
hastalanıp
zayıfladı
Nihat abiyi bilip, ‘’ Ayçelen ‘’ ‘i bilmemek bir çelişkidir aslında; bilmelisiniz,
ilkokul arkadaşım Ayçelen
……………………………………..
teneffüste yan yana gelirdi
yemenimle sandaleti
onunki Fransız
benimki ham kösele
utanırdım
teninin sütbeyazlığıyla yıkardı utancımı
Baba olgusu, hep iç acıtıcıdır. Baba ne yaparsa yapsın, nasıl olursa olsun, o olgu insanın içini acıtır; ağlarsın veya dudak ısırırsın, bunu nasıl ifade ederdiniz, şairane,
bir gün babam
‘’ gökyüzünü fark etmeden yaşadım ‘’
‘’ kaldır başını bak baba ‘’
‘’ bakacak hal mi kaldı oğlum ! ‘’
şimdiki çocuklar asırlarını yaşıyorlar bunda şüphe yok, ama bazı bazı durumlarını garipsediğimiz zamanlar oluyor, sanki bir şeyleri eksik yaşıyorlar gibi; bu nesil acaba 50 yıl sonra bu mısraları yazabilecekler mi,
çocukluğum yalınayak
bu yüzden iridir ayaklarım
elin topuyla oynadım
donum düşer koşarken
ve Tanrı teması… daha önceden de ifade edildi, sere serpeliğe ve alabildiğince alaeladeliğe inat, Nihat abi naiflğini korumaya, tam bir beyefendilikle ama içindeki çocuksuluğa da öldürmemecesine düşünce dünyasını saf tutuyor, bunun için kendi iç dünyasında belki ciddi mücadeleler veriyor kim bilir,
birkaç adımlık evime
gökyüzünde araya araya Tanrı’yı
bunca yıldır
belki bu kez görürüm
sırf kendi bakışımla değil
başkalarının bakşını da ödünçleyecek
………………………………………………………
biricik Tanrım
öyle bellettiler
bir görsem seni
yıllardır birikmiş sorularım var
ve sıklıkla, Nihat abinin ölüm temasını en sona bırakması ölüm’deki bir çeşit öznelliği de daha anlamlı kılıyor. Ama, ölüm’e hem özel hayatından hem de eserlerinden Nihat Ziyalan’ın ölüme gülerek bakıyor çıkarımını yapmak, sanki yanlış olmasa gerek,
ölmeden ölümü yazamam
öldükten sonra
hiç
Nihat abinin şiirlerinde adeta bir şiir musikisine şahit olmak mümkün, ikinci şairimin bakış açısıyla; Nihat abi, şiir’in dış yüzü kabul edilen kelimelerin ve cümlelerin içine dış dünyasından daha büyük iç alemini yansıtıyor. Şiirlerde, normalde basitce gördüğümüz her şeyin coşkun ilhamlarla aslında harkulade olduğuna şahit oluyoruz. Nihat abi, yitip giden değerlerimize, hırpalanan insanlığa ve siyah – beyaz görülmeye çalışılan Evren ve içindeki olaylara dikkat çekiyor.
Bu arada, hani al hasan bir şiir de senin olsun dese, sanki mısrarlarında kaybolduğum ‘’ HIÇKIRIK ‘’ şiirini isterdim. Keşke benim olsaydı dedim çocukça… Son üç mısrayı defalarca okumak… sonra tekrar başa dönmek.

Yazı Nihat Ziyalan’I anlatmak üzerine olmadığı ve her zaman ki gibi suje’nin obje karşısındaki acizliği de ortada olduğu için bu yazıda Ziyalan anlatılmadı, sadece bir misafirin, misafirlik boyunca izlenimlerine şahit oldunuz. Haddim de değil. Şu ana kadar Nihat Ziyalan hakkında zaten dişe dokunur bir çalışma da görmedim. Çünkü konu zor bir konu, ve bunu en iyi Nihat abi kendisi yapıyor sanki.
Yapı Kredi yayınlarından çıkan kitabın 1. baskısı Nisan 2021 de çıkmış ve tükenmiş görünüyor. Yeni baskısı bekleniyor herhalde. E-kitap olarak da gariptir bir tek Amazonun İtalya sitesinde görünüyor. Kim düşündüyse artık. Android ve İos kitaplıklarında da yok maalesef. Bir de bu ay Sydney’de imza ve tanıtım günü tertip edildiğini duydum, güzel olacaktır eminim. Alınıp okunacak bir şiir kıtabı olduğuna şüphe yok. 65 yıldır akan bir çeşmeden su içmenin hazzı herhalde artık tartışılmazdır.
keyifli okumalar.
1 comments On Sevdakeş’te Şiir’i Hatırlamak – hasan safyurek
nice one