Onur’un Sabiti, bana ilham olmuştu. Belki binlerce terkedilmiş eşya görmüş, yüzlercesini fotoğraflamış. Ve yine yüzlercesinin ruhlarındaki acıyı duyumsamaya çalışmıştım. Terkedilme, ruha acı bir yük olarak biniyordu. Kapitalizm ve Materyalizmin, azad kabul etmez köleleri, canlı cansız her şeyi kendine köle ediyor ve acımıyordu. Sistem köleleri ise kendinden daha zayıflarını kendisine köle yapıyordu. Hem efendi hem köle… Hazzına yeni haz katmak düşüncesi, yeni yeni köleleri gerektiriyor eskilerini yokluğa terk ettiriyordu.
Manifesto ayakları yere basan, sapasağlam gönüllülerin, manevi toplulukların dahi bundan nasiplendiği kesindi. Aristokrasilik yeni bir yüz kazanmıştı. Batıdan ve doğudan yükselen dumanlar insanların tamamını esir almıştı. Madde asıldı – esastı, maddeye karşı ezelilik muhabbeti duyuluyordu. Modern toplumların, modern görüntülerinin sebep-sonuç ilişkisi içinde kapitalin hatırı, pastanın neredeyse tamamıydı. Kapital – menfaat – konfor, bunlar aynı anne babadan üçüz kardeşti. Dünya huzuru bu kardeşlere emanet edilmişti. Yerilen kast sistemleri, iğrenti getiren burjuvazi ve aristokrasi, nefret getiren krallıklar, düşünüldüğünde dahi tüyler ürperten kürek mahkumu köleler, filimlere konu korkunç zombiler,…hepsi bu üç kardeşin elinde simyavarî bir şekilde 21.yüzyılda, ‘Polyanna’ masumiyetine bürünmüştü, ve eskisinden çok daha güçlü hayatlarını devam ettiriyorlardı. Aksini düşünmek, bu zaten aptallıktı… İnanıyorum ve kendimi Allah’a teslim ettim diyenler, hatta yeryüzünün en kutlu en müstesna arkadaşlarıyla beraberim diyenler dahi bu gölge altında seyirlerini devam ettirmek zorundaydı, yoksa yol yürünmezdi! Taviz verilmeliydi…bir gün taviz verilmeyecek günlerin hatırına!!!
Nereden baksan ahmakça. İnkar etmekse bütün bütün aptallık. Halbuki, bu bildiğiniz modern kölelik işte.
Sessiz Sergiler
Sokakların bir nevi sessiz sakinleri de sayılabilecek, terk edilmiş eşyalara gözlerim kaymıştı bir kere. Resimlemeye ve üzerlerinde düşünmeye devam ediyordum. Eşyaların bu hali, insanlığın gelecekteki olası haline ürperti nosyonu veriyordu.
Sadece ruhsuz olduğu düşünülen eşyalar değil, basbayağı ruhu olan kanlı canlı anneler babalar da eşyalar gibi atılıyordu. Yeni nesil çocuklar ebeveynlerine bir robot, bir atılası eşya muamelesi yapıyordu. Sefih medeniyet ise bunu eski dildeki enfes anlatımıyla ‘terviç’ ediyordu. Arkadaşlıklar da çöpe dönüyor bir vakit, yüklenmeye gelmiyordu.
Sanki insanın eşyayla olan seviyesiz birlikteliğinin etkileri, insani ilişkilere de birebir yansıyordu. Yoksa tam tersi miydi! Pespayeliklerin faturası eşyaya mı çıkarılıyordu. Hazdan hazza atılan umarsız ve nemelazımcı insanoğlu, bir türlü umduğunu bulamamayışının acısını, eşyayı sokağa atmakta mı buluyordu! Annesi eskiyenin (yaşlanan) duyduğu ne olacak kaygısı, arkadaşlıkları eskiyenlerin yerle bir ettiği ilişkilerin yoksa bir sonuç hali miydi eşyaya bu reva görülen…!
Çevremde de görüyorum, insanlar kendilerine fayda sağlayanlara daha fazla yakın durmaya çalışıyor. Birisinin çok iyi tavsiyeleri var piyasalarla ilgili. Para politikası mesela! Devlet ilişkileri, gayr-ı menkul işleri veya vergiden şey yapma… iyi biliyor diye, ona dostmuş gibi görünme müdareneleri. Bilmiyorum ki acaba sadece Türklerde mi var, işimize yarar kompetan insanlara candan arkadaşmış gibi davranma hastalığı! Geçenlerde bir arkadaşımdan kullandığımız ‘yürüyen bol civatalı demir’in bozulması sebebiyle yardım istediğimde, karşımda bir kompetan ‘demir’ satıcısını bulmuştum. İştahla bana ‘demir’ satmaya kalkmıştı. Hoşnut olmadığımı görünce de yardım edeceği yalanıyla beni başından savmuştu. Şaka değil… yalan konuşmuştu. Zira bu meş’um yüzyıl, yalanı da çok şey yapmıyordu. Yalan her yerde mübahtı. Bir gün yalansız gelecek günlerin hatırına, yalan!!!
İlişkiler ne kadar da zarar gördü. Güven adeta yapay zekâ Ey Ay’lara emanet edilir oldu. Belki bu şartların ciğersuzluğu ‘AI’ yaratılmasına sebebiyet vermişti. İnsanlığın sürüm sürüm olması; kainatın zerresinin hareketini ve şuurunu dahi elinde tutan Zat’ın nazar dairesinden kaçabilir miydi!
Lisan-ı halleri yürek dağlayıcıydı sokaklara terk edilmiş eşyaların. Kullanılmış kullanılmış atılmış. Eskimiş atılmış, eskimemiş atılmış… Dünya adeta duygusuzlukla mücadele ediyor. Sığ bakışlar, aşırı materyal konuşmalar, sebepçilik ve sonuççuluktan başka bir şey bilmeyen faydacılar, Hümanist görünüşlü aslı canavardan bozma dik lacivert kütükler…gelecek nesillere de anlamsızlığı emanet etmeye çalışıyorlar. Daha çok kazanma, daha çok refah, daha çok tüketme, daha çok haz ve şehvet…dipsiz kuyuya düşme hissi! Hep yenisini ve hep daha güzelini isteme bohemliği, ve eskisini yokluğa mahkum etme ruh hastalığı.
Bari dünyayı gülizara çevirmeye kendilerini adamışlar, ve tek sermayeleri birbirlerine örnek olmak olan sivil toplum şeyleri buna karşı direnebilseydi ne iyi olurdu! Hadi başkasının manifestosu sığ ve camları da düz ayna! Sen öyle miydin, seninki öyle miydi! Kökleri bin yıldan fazla bir tevarüse sapasağlam vasıtalarla bağlı bir yol haritası vardı ve camların da kristaldendi. Öyle beş kuruşa aldanmak var mıydı ki?!
Hadi başkası kendi karanlığında yol yordam bulamadığından eline her ilişen şeye yapışıyorken, senin yolun binler yıldır yolları aydınlatan o kutsal ışık kaynağıyla apak…! Sen görmeli değil miydin bari! Bari sen…
Ağaçlarla konuşanları, yıldızlara bakıp uzaktan uzağa seslenip randevu talep edenleri, gökler ötesine şiir yazanları, köpeklerle imrendirici arkadaşlık kuranları, kendi yalnızlığına serenat yakanları, hayallerine tutunanları, uyumayı fırsat bilip rüyalarında yaşayanları, görüntülü bir telefon görüşmesinde iki dostun dakikalarca hiç konuşmadan birbirlerine bakmalarını, aşk-ı mecaziden umut kesenleri, bilmem kaç yıllık yıllanmış müzik notaları üzerine hatıralarını kriptolayanları; yemek yemeyi unutan iç dünya sakini Einstein’ı, gökyüzüne baktığında dünyanın geçici hayatından daha parlak delilleri bulup sarhoşluk yaşayan Pascal’ı, sûri temennaların farkındalığı altında iki büklüm Taptuk’u; ‘’ben merdumgirizim’’ diyerek bulduğu ilk fırsatta dağlara yürüyen yalnız Bediüzzaman’ı ve onun aynı aileden yol arkadaşını; artık daha iyi anlıyorum. Elbette bu anlamak iddiası obje – suje ilişkisi içinde baktığınızda imkansızı iddia etmek olur. İnsanlığın hesabına insanlardan kaçışı, kaçanları anlamak lazım. Bilmem kaç nesil sonra belki de, eşyaya ve dolayısıyla eşyanın kendisine hizmet ettiği insana saygı artacak ve huşûyla asıl insani değerlere eğilim tekrar canlanacak. Bir bıkkınlık yaşanacak gitgide; küllerinden bir diriliş destanı yazacak bir dünya nesli haykıracak ve dizlerinin üstüne doğrulup, zamanı kendi yörüngesine oturtup tekrar bir aslan – geyik dostluğunun olabileceğini, bunların ve benzerlerinin aralarında yaratılış olarak da aslında bir anlaşmazlık olmadığını göstereceklerdir. Şimdlik bohemlik ve kapital aşkı varsın melodilerini çalsın… ne yazar! İnsanlara içirdikleri ‘yalnızlık’ şerbeti illa ki tükenecek.
Müzmin yalnızlardan J.P.Sartre de: ‘’Yalnızlık, düşündüklerinizin kafanızın duvarlarına çarpıp tekrar içeride kalmasıdır.’’ demiş, herhalde kendi kendine…!
Hamiş:
Terkedilmiş ve ağır hakaret altında atılmış eşalarla olan monoloğumu buraya taşımam okuyucuyu yoracağı için, bir IG sayfası açtım. Orada, her bir metrukun bana ihsas ettiklerini paylaşmaya çalıştım. Adı : terk-i esya , vaktinizi israf etmeyin, sadece bilgi olarak kalsın.