Az önce Kanadalı rektörün emailini okurken, bu eğitim-öğretim dönemi için şunu fark ettim: Bundan önce rektör biz öğrencilere hiç e-mail atmamıştı. Bu attığı da, Kovid sonrası ilk yüzyüze eğitimden duydukları mutluluğu belirten, ara tatili iyi geçirmemizi dileyen, topluluğumuz için yaptığımız her şeyden memnun olduklarını söyleyen ve finallerimizde de başarılar dileyen bir e-maildi sadece. Oysa Türkiye’de okurken, sık sık email gelirdi rektörlükten. Bunlar kâh yemekhane sorunları ile ilgili; kâh öğrenci protestolarına ilişkin açıklama, bazı bazı bayram tebriği, okuldaki intiharlar hakkında açıklama, onur yürüyüşlerine karşı hazırlıklı olduklarını ima eden göz dağı veren metinlerden oluşurdu. İki ayrı güruh siyasi olaylar sebebiyle birbirini sindirmek üzere aynı çatı altında buluşmuşçasına yazışmalar gidip gelirdi elektronik posta kutumuza.
Nitekim öyleydi de, ‘iki ayrı siyasi güruh’ vardı: Kayyum olarak atanmış bir rektör ve onun politikalarını tasvip etmeyen öğrenciler. Ankara’nın göbeğindeki bu üniversitede, hangi taraftan olursan ol, ne kadar istesen de okuldaki gündemin berisinde duramazdın. Burada, Toronto’daki okula baktım: Koca bir sömestır boyunca hiçbir öğrenci bir şeyleri düzeltmek için protesto yapmadı.
Çünkü düzeltilmesi gereken büyük meseleler de yoktu. Hele siyasi olay hiç… Ve yine kimse okulu yeren veya ona karşı gelen kışkırtıcı cümleler de kullanmadı. Öğrencilerini dikkate alan ve onların taleplerini yerine getirmeye çalışan bir rektörlükle muhataptım burada. Dolayısıyla bu türdeki bir ilişkinin sonucunda, rektör öğrencilere tahakkümperver emailleriyle kükremedi kedi misali uslu uslu oturduğu makam koltuğundan. Hele hele her sabah görmeye hâlâ alışık olamadığım kampüs koruma aracı, “öğrencileri korumak” dışında hiçbir şey yapmadı. Ankara’daki kampüsün girişinde polis araçları ve TOMA’lar (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) nöbet tutardı kimi zaman. Torontolu polis mesela, “Geç saate kadar kampüste kalıp karanlıkta yürümekten mi korkuyorsun? Bizi ara, sana eşlik edelim!” posterlerini etrafa asmak dışında bir şey yapmadı. Polis denilen müessese nasıl olur da lehimize işleyebilir, normalleştiremiyorum bir türlü!
İçindeki kullanılan dilden dolayı okumayı bitiremediğim Farabi’nin Mutluluğun Kazanılması adlı kitabında, mutluluğun, doğru düzgün yönetim, politikalar ve siyasetten geçtiğini söylemek istediğini anlamıştım en azından. İlk tepkim, mutlulukla siyasetin bağını anlamlandıramamak olmuştu. Halbuki şimdi, tek sebep bu olmamasının yanında, rektörden gelen salt finallerde başarılar minvalindeki e-mail’e baktıkça diyorum ki, Farabi gerçekten haklı olabilir mi? Siyaset, üzerinde düşünülmeye değer bir alan olabilir mi?

Mutluluk, siyasetten ve doğru düzgün yönetimden geçiyor olabilir mi? Bediüzzaman’ın anladığımı düşündüğüm imalarından biriydi: “Siyaseti bıraktım ve yeni bir Sait doğdu!”. Siyasetin uğraşılmaması gereken, yaratıcıdan sığınılacak bir alan olduğunu salık verdiğini düşünsem de –Allahümme ecirna minel siyaset-, dedim ki kendime: Sen siyasetten kaçabildiğini sansan da o, uzaklaşa uzaklaşa anca çeperlerinde dolaşabileceğin bir daire merkezi. Aşındırdığın bir çember. Yönünü dışa dönsen de, bu, bir yörüngenin varlığını yok ettirmez. Belki de inkar etmeyi bırakıp, yönümü bu Güneş’e(!) çevirmeliyim. Ki onunla yüzleşeyim. Ne de olsa Türkiyeliyim, ateşe uçuşan ne yaptığını bilmez pervane böcekleri gibi muhabbetlerimin sonu istemesem de siyasete geliyor. Keza bunun hep böyle süreceğiyle ilgili burnuma kötü kokular da gelmiyor değil.
Ve dahası, içimde onunla ne yapacağımı bilemediğim kızgın bir sitem topu büyüyor da büyüyor (muhabbetlerimin kıblesinin Türkiye siyaseti ve eşitsizlikleri olmasını engelleyemediğimden mütevellit). Bir yazarın dediği gibi, eğer Türkiye’den geliyorsanız, tıpkı Venezuelalılar, Vietnamlılar ve Pakistanlılar gibi sizin de apolitik olma lüksünüz yoktur. Dolayısıyla, siyaset kuramı ya da onun felsefesini bilmesem de bu böyle oluyor. Demek ki kafamda zannettiğim kadar teorisini bilmek gerekmiyor siyaseti konuşmak için. Tıpkı köylülerin, konuşmak için İstanbul ağzına ihtiyaç duymamaları gibi.
Türkiye’den çıktım ve şüphesiz ki kafam rahatladı. Sanki o politik atmosferin yaşandığı ülkeyle aynı yerküreyi paylaşmıyoruz da burada ses geçirmeyen bir fanusun içindeyim. Ama fanusun içinde olanların incelenmeye mahkum oluşunun aksine, bu durumda deney grubu “fanusun dışındaki dünya”. Kanada kendi problemlerinin çoğundan sıyrıldığı için (düşen suç ve işsizlik oranları vb.), içine değil, dışına dönük bir meraka davet ediyor insanı, daveti kabul edersen. Sırtını esnek ve rahat sandalyesine rastlamış kemik gözlüklü bir psikolog gibi adeta, oturduğu yerden dünyanın geri kalanında neler oluyor, anlamlandırmaya çalışıyor. Hastasının lafını bölmeden. Ona dokunmadan. Ve tabii ki müdahele etmeden. Sen anlatıyorsun derdini ve kendini. O da dinliyor dinliyor dinliyor… Sonra bi’ ara, kalın parmaklı ve damarlı ellerini masanın üzerinde kavuşturup, geniş pazularına dar gelen gömleğine rağmen öne doğru eğiliyor ve “Hmm” diyor, “we are very concerned about Turkey’s ongoing situtation.” …