Vefa öyle iksirdir ki kilometrelerce tepedeki bulutun içine saklı reşhaları alır toprağın bağrındaki muhtaç tohumun sinesiyle buluşturur. Her ne kadar buna natürel seleksiyonun icabı olarak bakan olsa da, kainata ve kainatın gözbebeği dünyaya da bir şiirin ahengi veya kafiyesi gibi bakanlar buna hiç de tek düze böylesi soğuk bakış açısıyla bakamaz. Madem ki; insana hatta hayvana dahi kuvveler (lügate bakın lütfen) yüklenmiş, duygularla donatılmış, bitkiler dahi bundan nasiptardır (payını alır). Öyleyse kâinatın işleyişinde dahi bunlar vardır. İki sevgilinin tren garında birbirlerine sarılmalarına sebep olan şey, kâinatın mayasında dahi o olsa gerektir.
…………
. Brüksel’den seminer daveti almıştım hem katılmak hem de katkı sağlamak için. Normalde bileti Belçika’ya alsam tam isabet olacak, yorulmayacaktım. Ama pek işime gelmedi. Öncesinde bir zaman bulup, Almanya’nın gelecek 50 yılının bilinen kaderinin üzerinde yeni bir kader olacak olan, (göçmen) arkadaşlarımı; hiç olmazsa geçmişte üzerimde dostluk emeği olmuş olanlarını ziyaret etmeliydim. Mehmet ve Çetin beyler Viyana’da yaşıyorlar. Evvela oradan başladım. Madem vefa yamacımızın gülü çiçeğiydi, bilmem kaçıncı Viyana’nın bilmem kaçıncı mahallesinin bir apartman dairesine de bu çiçek bayrak gibi dikilse yeriydi.
………….
Her halükârda meşakkat kokan uçak yolculuğundan sonra kış mevsiminden yaz’a geçiş yaptık. Uçak yolculukları tam tezlik aslında. Yazılsa roman olur. Kendi tipinin yanında radara takılan insan tipleri mesela. Ama bu sefer hosteslerin psikolojileri kafamı şöyle bir yordu. Sydney havaalanının pasaport kontrollerinde takıldı gözüm hostes grubuna. Tuhaf yürüyüş şekilleri, somurtuk yüzleri, lüküslük kokan aksesuarları… ne selam ne sabah çevrelerine. Bunlar mıydı şimdi 14 saatlik uçak yolculuğunun mihmandarları. Değil tabi farkındaydım, fakat şu modernliğiyle övünen dünyanın insanları neye çevirmek istediğini kendimi sürekli haklı çıkarırcasına onları/olanları izlemek istedim.
İnsan ‘default’ olarak ‘insaniyet/insanlık/humanity’ üzerine kodlanmış. Bebeklikten çocukluğa çıkarken bunun en saf, en duru halini görmeniz olası. Şuurun insan üzerine sanki gölge! gibi düşmesiyle, default (fıtrat) ayarlarının doğal hali insanın irade eline bırakılıveriyor. Çocuklukta değersiz olan; para, araba, biriktirme, harcama, sürekli gelecek endişesi duyma, kendi izafi kudretine gerçeklik payı verme gibi daha bir sürü alanda insan bunların ağında mücadeleyle sınanıyor. Sonra ölüyor… İşte moderniz moderniz, en iyisiyiz diyen yeni dünyanın aslında insanın bu default kodlarıyla oynadığını düşünüyorum. Medeniyet; fıtrat’ın (defualt) tertemiz alanına bomboş bir karabulut gibi çöküyor, hayatımızı kalbimizi sürekli sunduğu ve hiç tükenmek bilmeyen ‘deniz suyu’yla hem içiriyor hem de tokluyor hem de sürekli susatıyor.
Klasik bazı tümevarımlara gimeyeceğim, insanoğlu zorlama olmadan, doğal olarak bu medeniyetin bütün fantezilerini bünyesinden kusacak bir gün. İğrendiğini belli edercesine, avaz avaz! Sundukları bütün reçetelerin aslında çözümsüzlük ve hatta aldatmanın ta kendisi olduğunu insanlık kendi kendine itiraf edecek. Fıtrat kanunlarını keşfedecek… Bu kesin. Aynen bilime yüklenen gereğinden fazla anlam, fıtratın keşfedilmesinde de tam yerine oturacak. Anlam kargaşası yerine sükûnet ve itminan dünyaya kısa süreliğine hâkim olacak. Dinler dahi bundan hem olumlu hem de olumsuz anlamda payını alacak. Birçok önemli görülen şey AI’ın tensipleriyle çer-çöp olacak.
Hostesler dikkatimi çekti demiştim. Aylık ortalama (Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşı ise) deneyimine göre 2500-3000 USD’ye kadar maaş alabiliyorlar. Maaşları vergisiz, konaklamaları ücretsiz, ücretsiz ulaşım, kültürler arası yolculuk yapma, ciddi bir kariyer birikimi elde etme, tam hem de kapsamlı sağlık sigortası felan fülan… bu iştah kabartısı, işe olan konsantrasyonu da zirveye çıkarıyordur. Yoksa rica ederim ‘hostes’ olmanın insanlığa nasıl bir faydası olabilir ki?!
Uçağa binildiğinde insanların stresli yanlarının ve kabul edilebilir sınırlarının biraz dışına çıkmış olduğu zamanlarda evet tam bir psikolog gibi hareket ettikleri doğrudur. Uçakta sadece kendilerinin bildiği ‘görev başına naş’ uyarısıyla insanların arasına dağılıp, daha önce hiç şahit olmadığınız gülme ve yardımcı olma şekilleri beni şahsen ürkütüyor. Hele yorgun oldukları zamanlardaki, ‘ yo yo hayır işime konsantre olmalıyım ‘ halleri bu daha da tuhaf hallere sokuyor onları. Dedim ya kendilerinde aslında olmayanları, şirket onlardan para karşılığı hizmet satın alanlara uygulamalarını istiyor.
İşte tam bu noktada içimdekini açığa çıkaracağım. Hakim medeniyet aslında tam da bizden daimi bunu istiyor, ‘en yakınındakine uzak en uzağındakine yakın ol’. Zannetmiyorum ki; hostesler evlerinde çocuklarına böyle davransın veya eşine böyle muamele etsin. Burada örnekleme olarak kullanılan ‘hostes’ kelimesini bütün meslek grupları sayılamayacağı için bir ‘kurban’ olarak aldım. Karşılığında ‘dünyaya’ ait menfaat olan işlerin neredeyse tamamında aynı şey geçerli: Riya!
Hatırlıyorum; bir Türk Hava Yolları sadece birkaç saatlik seferinde, hemen önümde oturan ailenin oturaklı kadını, yemeklerin dağıtımı esnasında ‘köfte’nin kalmadığı korkunç gerçeğiyle yüzleşememişti. Aman Allahım! Bu nasıl olurdu. Bağırtı koptu. Kadın acilen aşçıyı görmek istedi. Feryat ediyor kadın. Üzerinde beyaz kostümüyle aşçı belirdi tepelerinde. Hostesler elleri bağlı duruyor.
- Yıı Kırdeşim, yııı beni neden anlamıyorsunuz. Bendeniz yıllardır uçarım, böylesi bir rezaleti ilk defa yışıyorum. Nısıl olur ki bu… ınlamışşş diiilim!
- Efendim telafi etmeye çalışacağız kusurumuza bakmayınız. Neydi efendim köfte değil mi! Derhal efendim.
- Hayır yani oljak iş deyill yaniii
- Çok haklısınız efendim çok.
Kadının ağzının gevrek gevrek değişik şekillere girmesi bir yana, kullandığı dil bir yere ait olmaktan çok, kibir ve aşağılama dolu. Hosteslerin boynu bükük, bin pişman, keşke diye düşünüyorlar en azından çantalarımızda yedek köfte getirseydik, kibir abidesi bir kadının hayatını alt üst etmezdik. Neydi? Ramses döneminde kölelik vardı. Ne feci bir dönemmiş öyle dönemler, kölelik felan! Köleler efendilerinin önünde çıt çıkaramazmış, el pençe divan dururlarmış, böylelikle hayat ve barınma hakları olurmuş.
Şimdiki uçuşta da, yine önümdeki sırada sarışın bir bayan ve yanındaki daha küçük yaştaki erkek, yemek servisinden sonra bir hararetlenme yaşadılar. Yemek servisinde, sarışın 35’lerindeki kadın uyanık olmasına rağmen yemek istemedi, verilmedi. Çantasından çıkardığı ‘sağlıklı’ yiyecek ve içecekleri tercih ediyordu. Sonra işte bir şeyler oldu. Hostes geldi… dinledi ha dinledi. İzledim onları; o kadar ciddi konuşuyorlardı ki, dedim herhalde konuşma şu minvalde:
- Hostes hanım; 325 tonluk bu devasa Boeing’in kalkış prensibi nedir? Sevgilimle bu konuda bir karara varamadık. Uçak hangi doğa! prensibiyle kalkar. Çünkü bilim dahi şu an bunu açıklamaktan aciz. Kalkışın hatta inişin dahi belli bir prensibi yok!
Dedim eyvah! Yandı hostes. Konu buysa, zor bir konu. Yok! Konu yemekmiş. Ne uçak, ne uçmak ne türbülans, ne başka bir şey; yemek abi yemek! Bir telaş bir panik. Hem sarışın kadının girdiği derin travmatik durum kabul ediliyor, hem sorun giderilmeye çalışılıyordu. Hostesler sırayla gelip özür diliyor. Travma yaşayan medeni sarışın kadın da; ‘estağfurullah canım sorun yok!’ yalanında mütevazılık canlandırması yapıyor ama gelenin gidenin ardı arkası kesilmiyordu. Kafadan söylüyorum: Hostes, Hostesin başı, ekip başı, erkek bir başka görevli; geliyorlar koridor tarafında oturan bu sarışın mağdur kadının yanında koridorda diz çöküyorlar ve göz temaslarını kaçırmadan af ve afiyet diliyorlar.
- Özür dileriz. Af edin lütfen. Nasıl böyle bir hata olabilir anlamış değiliz. Lütfen şu vereceğimiz ekstraları kabul ediniz. Nasıl daha bir iyi misiniz? Af ettiniz mi? Bizler affa layık mıyız sizin nezdinizde!!! Eşiniz nasıl! O da sizin gibi travma geçirdi mi?
Zannedersiniz ki; uçağın otomatik pilot sistemine korsan sızmış uçağı Dubai yerine Danakil Çölüne iniş yapacak. Orada karşılaşacağı ağır şartlar için yolcu rehabilite ediliyor. Neyse ki; Allah’tan medeni insan teskin buldu, ve güvenli sürüş ve iniş için yeter şartlar hazır hale getirildi. O yolcunun her yanına gelen kişinin yüzündeki o yalancık ifade. Başka bir yerde bulamazsınız bunu… Gözlerin iyice çekik hale getirilmesi, ağzın dişlerin ısırık bir vaziyette hafif açık karşıdakine yanındayım acını paylaşıyorum tripine sokulması, ellerin sürekli bağlanıp bak valla samimiyim mesajı verilmesi; insanda, ey herkül yiğidim ben sen gibi kahramanı bulmak için hayatımı harcadım, sen göklerdeymişsin havada uçuyormuşsun meğer, hissini uyandırıyor.
İnsan böylesi menfaatle iş yapmanın, menfaate bağlı kimlik bulma ve sürekli yüz takıp çıkarmanın giremediği neredeyse hiçbir yerin olmadığı dünyada; hosteslerin bu içten delice yardımcı olma ve sizin hüznünüz ve travmanız karşısında bayılacakmış gibi vaziyet alma hallerine anlık dalgınlıkla inanası ve hayran olası ve şunları söyleyesi geliyor:
- Bakar mısınız lütfen; insani eğitiminizi Buckingham sarayında mı aldınız? Anneniz mi babanız mı yoksa her ikisi de mi soylu ve asil bir aileye mensuplar. Telefonunuzu alsam, yanlış anlamayın sizden insanlık dersi alayım, kardeş olalım… biz acizler en ufak bir uçuşta dahi yemeklere sinirlenir, hatta içeceklerin az gelmesine dahi tahammül edemeyen insanlar olarak, sizlere hayran kalıyoruz.
İşin aslı öyle değil. Bu nevi sözlerinizin zerrece bir anlamı ve karşıda bir karşılığı olamaz. Zira siz para verip hizmet satın almışsınız. Onlar bunun kalkış ve iniş arasında bu satın almanın karşılığını vermeye çalışıyorlar. Öyle olmasa, hiç olmazsa size; çıkışta, bavulları beklerken, yürürken, 30 yılda bir kere teşekkür eden, görünce tebessüm eden bir hostese tesadüf ederdiniz. Edemezsiniz… Zira, o zoraki konsantrenin boşalım noktasıdır uçaktan çıkış.
Bu bir örneklemle, asıl anlatılmak istenene yapılan bir göndermedir. Para ve istenen materyale ulaşma isteği şu dünyada belki de her şeyin yerine konan en kutsal! Burada özne olarak Hostes kelimesi kullanılmış ama yerilen şey ‘hosteslik’ özelinde insanların her gün giymek zorunda kaldığı maskeler anlatılmıştır. İnsan neredeyse bir mengenenin ağında sıkışıp kalmış ve banyo, tuvalet ve tek kaldığı zamanlar dışında gerçek kimliğiyle yaşayamaz hale gelmiştir.
Henüz Dubai’den Viyana’ya aktaramadım sizi… bir sürü laf-ı güzaf. Bir iç konuşma benimkisi. Sonraki yazıda yolculuk notlarıyla yine devam edelim.