Yabancı Baba Yalancı Yetim – Nale Zar

5 yılı aşkın süredir görüşemediğim babamla buluşabileceğimiz haberini aldım. Ne hissetmeliyim? Elbette ki bu çok sevindirici bir haber olmalı kız kardeşlerim ve annem ve de benim için. Dolayısıyla neşelenmemiz bekleniyor. Ama kanser tedavisi görmekte olan kardeşim G.’nin de dediği gibi, “O kadar gecikti ki bu haber… Bekledik bekledik gelmedi ve artık çok geç.” Kastı, koskoca beş yılın bizden çok şey götürmesiydi. Beş yıl babayla buluşmayı ümit etmek. Beş yıl boyunca, değil her gün; her gece yatmadan önce, her yağmur yağdığında, her ezan okunduğunda, cumaları, dua saatini yakaladığımızı sandığımızda, edilen hiçbir duanın reddedilmediğini bilsek de yaratıcıya yaranmak için özel anları ve saatleri tıpkı pusuya yatmış bir vahşi hayvan gibi dikizledik. Anda değil, dualar ve dileklerde yaşadık adeta. Bu yüzden çokça kaçırdık hayatı. Sürekli ama sürekli bir hayal dünyası sağladı bütün doyum ihtiyaçlarımızı. Örneğin pikniğe gitmedik babamla buluşunca gideriz dedik hep. Onu bunu yapmadık ve her bir şeyi onunla beraber yapmaya adadık adeta. Sonra bir gün geldi, sınav günleri çattı. Mezuniyet günleri geldi çattı. Bayramlar, doğum günleri, veli toplantıları, cenazeler, acil hastane durumları… babamsız hayal edemediğimiz ne kadar özel gün varsa hepsini tek tek yaşadık. Onunla yaparız diye öteleyemedik de üstelik.

Bazı şeyler vardır şımarıkça ve çocukça yaşanması gereken. Ayrı kaldığımız seneler boyunca şımarıkça ve çocukça yaşayamadığımız her olay kekremsi bir olgunluk kattı hayatımıza. İlkokulun ilk gününe ailenin ellerinden tutup sekerek okula gitmek gibi, törende şiir okumayı anne babana ispatlamak hevesi gibi, mezuniyet konuşmaları gibi, sınav zamanı seni arabasıyla bırakacak bir babaya sahip olmak gibi, ne bileyim, akşam işten dönen babanı görünce, “Arkadaşlar babam geldi ben eve gidiyorum!” diyerek sokaktan eve onunla gelmek gibi, bir odadan ötekine baba diye seslenmek gibi büyük yer kaplayan ama ufak addedilen rutinler vardır hayatta. Bir de bunları yapamayanlar. Babasını veya annesini kaybedenler ve bundan dolayı kalplerinde sızıyan bir yara taşıyanlar var mesela. Ama bizim durumumuz o kadar garipti ki, babam öldü desen değil, var desen de değil, burada desen değil, boşandı desen değil. Değil değil değil. Ne olmadığını biliyorduk ama işte ne olduğunu bir türlü açıklayamıyorduk sorup da cevap bekleyenlere. Beş yıl oldu ama babamın işi sorulduğunda, önceden hazırladığım cevabı dahi unutur, hâlâ afallar dururum. Belki soran umursayarak da sormamıştır ama öyle terlerim ki sorunun cevabı önem arz eder o vakitten sonra. Sonuç: Çuvallamış surat ifadesine kulak kesilen bir çift kulak. Babam bizim hayatlarımızda hem aranan hem de olmayan bir adam ve de ardından nice soru işaretleri ve nice sıkıntı bırakan bir hayalet. Hayalet demem tam yerinde olur çünkü varla yok arasında olan bir insanı anca var olup da yok’a çalan bir varlık tanımlayabilir. Evde hiç bulunmadı ama “—-‘in evi” oldu burası. Bir kere ayakkabılarını çıkarmadı kapıda ve bir kere market poşetleriyle gelmedi eve ellerinde. Hep hayaleti dolaştı evin eşiklerinde. Gittiğinde bize bıraktığı birkaç polis grubuydu (kendi ayakkabıları yerine) kapı eşiğinde beliren, birkaç yüz soru işaretiydi kafamızın içinde dönen. Cevaplarını bulamayan sorular bir boşluk oluşturur benliğinde insanın, duvardaki oyuk kadar gözleri kanatır ve bulduğu ilk kerpiçle kendini sıvatır. Oyuklar doldurulmaya mahkumdur ve sorular da cevaplarını bulmaya.

 

Buluşmayı o kadar çok uzun süre beklemiştik ki, en nihayetinde elimizdeki bu muştulu müjdeyle ne yapacağımızı şaşırdık. Bir insan beraber yaşayarak büyüye gelmesi gerektiği en doğal kişiye, babasına kavuşmaya bu kadar can atar da, “Al sana baban!” dediklerinde ne yapacağını şaşırır mı? Evet şaşırır, bildiği babası artık bilmediği birine dönüştüğünde. Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulmuştu. Ben de bir sabah uyandığımda babamın bir yabancı adama dönüştüğünü fark ederek uyandım. Bu uyanış 5 yıl sürdü. Neyi istediğinin farkında mısın, diye sordum kendime: 16 yaşında ergen bir genç kızken gözünde büyüttüğün bir portre vardı ve sen şimdi 22 yaşına gelmek üzeresin ve de bulmayı umduğun o profil silikleşti artık. Kimi istediğini bile bilmiyorsun, kiminle karşılaşacağını bile. O iki benin babanın hangi yanağında olduğunu dahi unuttun. Saçlarını hangi yöne taradığını, horlayıp horlamadığını, adalelerinin görünümünü, güldüğü konuları ve takip ettiği gündemi de unuttun gitti. Bilmiyorsun artık. Sen babanı istiyorsun ama o 5 yıl önceydi. Babanı değil, baban zannettiğin kişiyi istiyorsun. Zaman akıcı, bu sırada insanlar değişken, takıntılar da kalıcı. Takıntılı yaşamaya alışmıştın ve Necip’in betimlediği gibi gökten yıldızları sökercesine ettiğin bir duan olmadıkça anı nasıl tanımlarsın bilmiyorsun. Çırılçıplak kaldın, kabul et. Artık istediğin şey baban da değil. Bu hayatta babanı arzu etmekten daha önemli meseleler var. Baba dediğin nedir? Varken bile yokluğunu yaşatan şey yokluğa da o kadar yakın değil midir? Çevrende yok olmayacak kişi mi var ki onu kaybetmekten korkuyorsun?

 

Onu tanımadığımı düşünüyorum, artık tanıyamadığımı. Misal köyde anlatıyor birileri, onun hakkında geçmişteki bir meseleyi. Bilmediğimi idrak edişimle göz bebeklerim irileşiyor. Kulak kabartıyorum anlatıya. Sonra kaşlarım istemsizce çatıyor. Anlatılan ve benim bildiğim babam çok farklı kişilermiş gibi bir ruh haleti çöküyor üzerime! Ki bu büyük hayal kırıklığı. Bu sanı beynimi ağlarla sarıp uyuşturuyor. Kendime geçici bir rol olarak bellediğim bu babasızlık döneminin evladı olmanın, yanlışlıkla benimsediğim bir öz’e dönüşüverdiğini fark ediyorum. Üzerim leş gibi yabancılık kokuyor. Babaya duyulan yabancılığın özümsenmesi hali bu. Oldukça tiksindirici, özgüvenimi gitgide düşürdüğü sebepli. Kaçmak istiyorum, tökezliyorum. Nereye kadar kaçabilirim kendimden, hiç şansım olmadığını defalarca deneyimlemişken?

 

Uzak arzunun gerçekleşiyor olması insanı sevinç kovasına batırıp çıkarmak yerine savunmasızca bir bozkıra bırakır. Demek ki. Bir yabancıyla buluşmaya gidiyorum. Dahası, artık tanımadığım bir adama hasret duymaya devam da ediyorum. Ne garip. Karşısında oturma pozisyonumu ayarlamama hacet olup olmadığını bile bilmiyorum. Saygılı ve mesafeli mi yoksa samimi ve yakın mı takılmalıyım, her şeyi unuttum, her görüntüye buğu geldi onunla ilgili olan. Ve diyecekler ki, “Bu senin baban.” Ve yine diyecekler ki “Bu senin kızın.” Ben baba diyeceğim, o da günün sonunda kızım. İki birbirine yabancı aile oluverecek bundan böyle. Tıpkı bir imzayla iki yabancının aile oluvermesi gibi: Geçmişi birbirlerine anlatır dururlar evlendikten sonra, yenilerini de inşa ederler bir yandan da. Aynı şekilde biz de, onsuz geçen hayatımızda neler olup bittiğini anlatadururken yenilerini de dizeceğiz hayatımızın dikili taşlarına. An be an daha da yaklaşacağız tanış olmaya.

 

Ama ne kadar yaklaşabiliriz ki birbirimize. Karşılıksız sevgi beslemem mi gereklidir her halükârda aile fertlerine? Küçük bir kuşun bile uçmayı öğrenme süreci vardır. Bir kunduzun mühendislik kabiliyetine ulaşma aşamaları vardır. Yeni doğacak bir yavruya doğmadan sütler dahi hazırlanır annesinin memesinde… Oysa telafisi olmayacak o yıllar almış başını giderken ben babamla hiçbir zaman öğretmen öğrenci kıvamını yakalayamadım. Ummama rağmen ‘Ustam ve Ben’ olamadık biz. Onsuz idare ettiğimiz dünyamıza bir anda babamın dahil olabileceği haberini aldım ben. Ne hissetmem bekleniyor? Tam da ihtiyacım olduğunda yanımda yokken, kopartılıp atılmışken ikimiz de dünyanın iki ayrı ucuna, ona benim babam olduğu için nasıl teşekkür edebilirim? Düşmanımı ve dahi bize bunları yaşatanları parmakla göstermeye muktedir olamadığımdandır ki muhatap olarak babamı alıyorum acizce. Küçük kuş uçmayı artık beceriyor diyebilir miyim ondan da emin değilim ha, öğrencilik ömür boyu hakikatte. Babama olan kabullenmek istemediğim minnetim derinlerde bir yerde hep kamufle halinde.

 

Ne girift bir durum ki bize beş yıldır yetim hayatı yaşatıyor, oysa babam burada, dünyada. Dokunmak istiyorsun dokunamıyorsun, ulaşmak istiyorsun ulaşamıyorsun. Fakat var, orada, biliyorsun. Yalancı bir yetim hayatı bu, insanın aklını şaşırtır durur. Sahipsiz büyütülüp aslında öyle olmadığının bilincinde uykuyla uyanıklık arası bir araf. Hayatta olduğunun bilgisi var ama hayatında neler olduğunun bilgisi yok belleklerimizde. Baban var ama yok işte. Beş yıldır yaşadığım yalancı yetim durumu, çekiyor çevreme diğer yalancı yetimleri. Bir fotoğraf karesi çekiyorum ziyaretin birinde, içindeki çocukların hiçbirinin babası yanında değil. Ve hatta annesi yanında değil. Yuvalar dişi kuşsuz baba kuşsuz. Bir haber geliyor kulağıma, tanıdık biri yine içeri alınmış. Sanki normalmiş gibi. Mutfak masasında ikindi çayı içiyorsun örneğin bu haberi aldığın sırada. Ya da pazar poşetleriyle eve dönüyorsun. Sınava hazırlandığın gece öğreniyorsun bu bilgiyi, kazınıyor zihninin bakır yerlerine. Kulağın aşinalık yaşıyor haberlerle. Haberler de aşinalık yaşıyor kulaklarla; tanımadıkları kulaklara gitmiyor mesela. Şu internet çağında Sağır Sultan’ın bile yapılan işkencelerden bihaber kalmaması gerekirken, haberler sadece tanış oldukları kulaklara varıyor. Bu kulaktan kulağa oyunu çember şeklinde oynanıyor, travmatik haberler dönüyor da dönüyor çemberin içinde. Çemberin dışındakilere ses kaçmıyor hiç. Kaçarsa oyun bozulurmuşçasına.

Nasıl ki, beş parasız karakterlerin sokakları arşınladığı bir Rus romanında dramatik bir hava; komik bir fıkrada espritüel bir nükte varsa, tıpkı bunun gibi yaşadığımız hayatta da olması lazım gelen o atmosferi aradım. Şaştım bu süreçte hayatın gamsız gamsız usulca akışına. Ve hayret ettim Güneş’in hâlâ doğmaya devam ettiğine. Sabahları uyandığımda umutlarımın tazelendiğine. Öten kuştaki sevince, soğuk sudaki diriliğe. Ruh halim pörsümüş bir bez parçasıysa, umut ve dualar bunu dik tutan direği olarak dikiliyor karşıma. Gel gör ki, havada veya ortamda değil, atmosferler içimizdeymiş. Her insanın aurası farklı, dedikleri bu. Gittiğimiz her yere kendi atmosferimizi götürüyormuşuz, zannettiğim gibi ortak soluduğumuz bir hava da yokmuş.

Çektiğim fotoğraf karesine bakıyorum, yıllar önce çekmişim gibi bakmazsam rahatlayamıyoru

m. Yıllar önceki yaşanılan şeylerin fotoğrafıymış gibi bakmak gerekiyor, çoğu şeyi mış gibi yaptığım gibi. Çekmece karıştırırken ansızın karşıma çıkıp bana sürpriz yapıveren, üzerinden yıllar geçmiş eski bir kağıt parçasıymış gibi davranıyorum ona. Alıp arkaya atıyorum. Belki de kafasını kuma gömmüş deve kuşlarına özeniyorum saniyeler içinde. Evet, bir neslin yetim ve öksüz büyüyen çocukları için yorumum bu.

 

Peki bir neslin babalık yapan anneleri? Ailenin reisleri evlere tıkınca hanımları, üstlenmeye yeltenince her bir sosyal işi, rollerin tepetaklak olmasıyla karşılıyor hayat her iki tarafı. Babalar içeri tıkılıyor, anneler dışarıyla ilgileniyor. Analar posta güvercini gibi hem iletişim aracı oluyor kocaya hem de reisliğine terfi ediliyor ailenin. Babalar gidenlerden oluyor, anneler kalanlardan. Hep mi hep idare ediyor anneler. Evvela iyi veya kötü tez elden bir iş buluyor. Belki ehliyet alıyor. Şimdiye kadar muhatap olmadığı kişilerle iletişimde oluyor ve daha önce olmadığı kadar her şeyine dahil olmaya çalışıyor bu hayatın. Usta, tamirci, telefoncu, ev sahibi, mobilyacı, üzümcü.. –cı, -ci, -cu, -cü, kim varsa ekleniyor tek tek telefon rehberine. Gitmediği yerlere gidiyor, girişmediği nice işe girişiyor. Ev taşıyor, temizliğe gidiyor, para kazanıyor, çocuk büyütüyor, başka çocuklara bakıyor… Daha önceden o içinde yaşamaya itildiği ve hatta teşvik edildiği, çocuklarına uslu uslu bakan ev hanımı kozasından çıkışı kolay olmuyor. Yuvayı dişi kuş yapar sözünün adeta lafügüzaf kullanımına şaşıyor, ağırlığını hissederken omuzlarında. İki kişilik yaşayageldiği evliliğinin tüm rollerini üstleniyor. Tüm rolleri. Bir artı bir iki etmiyor ki tek başınayken… Çünkü yeri doldurulamayacak bir boşluk olduğunda hiç bitmeyecek bir doldurma faaliyeti sürer durur ortada. Yapılacaklar katlana katlana geliyor üzerine. Hep daha fazlası bekleniyor, hep daha fazla vermesi gerekiyor kendinden. Tepenin ucundaki kar topu yuvarlana yuvarlana devasalaşıyor. Bir de buruk bir kabullenişleri yok mu?! Hayatta başlarına ne gelirse gelsin takındıkları o teslimiyet?! Hayret ediyor insan dünyanın daha kaç yerinde cezaevine girme işi bu kadar durgun gerçekleşir diye. Türkiye’deki en patırtısız eylemlerden biri bu: Sessiz sedasız cezaevine girmek. Sessiz sedasız ölmek. Terki diyar eylemek usul usul, hem yurdundan hem sevdiklerinden. Terk’in her türlüsünü. Sokaklara dökülememek, hakkını arayamamak.

 

Bizi düşündüklerini sandığım, bazı bazı medet umduğum Batı veya aksesuardan ötesi olduğunu düşündüğüm demokrasi ve benzeri her şey hayal kırıklığına uğrattı adım adım. Meğer bunlar kara kuru insanların inandığı avuntularmış. Her şeye inanmaya çalışanın hiçbir inandığı şey kalamayacağı gibi, şükrettim tek bir Allah’a olan inancıma ve onun yarattığı öbür dünya olgusunun rahatlığına. Yağmurdaki bir şemsiye gibi bunu tüm umutsuzluklara siper etmeye. Belki de inançlı insanlar bundan dolayı tembel. Kaldıramayacakları yükün farkında bir Zat’a olan inançları onları taşın altına el koymamaya meyyal kılıyor gitgide. Şemsiyesi olan insan yağmur üzerine çok düşünmemeye, ıslanmamaya, emniyette hissetmeye alışıktır. Yağmur başlar başlamaz kullanır elindeki bu kozu. Geriye iki şık kalır, bu dinginlikte yürüyüşe devam mı etmelidir, diğer şemsiyesizlere şemsiye tutma arayışına mı girmelidir.

 

İşte Okyanus Ötesi’ne gitme iznim onaylandığında, içinde yaşadığım toprak olan bu batan gemiyi atlatmak üzereyken arkama dönük bir haldeyim sürekli: “Peki o kalanlar ne olacak?”. Yabancı bir babayla buluşmam ihtimalinin haberini aldım. Burada pekâlâ tanıdığım olagelmiş yabancı dava dostlarım ne olacak?

Bırakıp gitmek mi onları huzurlu bir diyar uğruna? Yeter ki kimse kalmasın burada ben herkesin diyeti olayım, diyesi geliyor insanın çığlık çığlığa. Ama ümitsiz olamıyorum hiç. İsyankâr olamıyorum hiç. Sitem sitem sadece sitem. Stefan Zweig’in, karısını da kendine katıp ülkesinden okyanuslar kadar uzaktayken intihar ettiğinin tam ertesi yılı, çare ölüm ümitsizliğine sebep olan 2. Cihan Harbi’nin bitmesi gibi bir korku da var üzerimde üstelik. Tam ipleri saldığımda baharın gelişini kaçırırsam? Kazmayı bıraktığım madende mücevherleri ıskalarsam?

.

.

.

Semiha Yankı’nın şarkısında dediği gibi “Bir dakika siliyor canım, yılların özlemini. / Hasret bir ömür boyu, kavuşmak bir dakika.” 

Varılacak yerden daha önemli olan şey ona giden yoldur. O yoldaki serüvendir. Yol da istikametin bir parçasıdır. Sartre’a atfedilen bir sözü zikrediyor zihnim: Birbirinden uzak kalmak birlikte olmanın yalnızca başka bir çeşididir. Süreç de kavuşmanın farklı bir aşamasıdır, ayrılığın değil. Bu yolculuk beş seneye tekabül etti. Tak! Bir dakikada ayrılmıştık biz şarkının aksine. Ve ağır ağır yaklaştık kavuşmaya.

3 comments On Yabancı Baba Yalancı Yetim – Nale Zar

  • Yasar Karayunusoglu

    Evet maalesef yaşadığımız sürecin fotoğrafı bu. Fotoğraf bilinçli ve şuurlu doğru yerden çekilmiş…

  • Yazınızdan hem keyif hem kendimce dersler aldım.

    Kaleminize sağlık

  • Çok değerli, sağlam değerlendirmeler. Derin düşünceler ve deneyimlerle mayalandığı belli bir yazı. Hüzünlü, evet. Ama gerçeklerle yüzleşmeye çağırıyor insanı. Kalemine sağlık Nâle Hanım. Yeni yazılarını bekliyoruz.

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer