Her gelişimde tarifsiz dinginlik hissettiğim orta Avrupa şehri. Fulda’yı, buraya gelen T. Beyle tanıma-duyma fırsatım oldu. Fulda’ya bu üçüncü gelişim. Dolayısıyla T. Beyi de Almanya’da bu üçüncü ziyaretim.
T. Beyle 2008 yılından beri tanışırız, Türkmenistan’dan elbet. Kendisi tam teşekkül bir eğitimci. Öyle kelimenin genel geçer tanımıyla değil, ‘eğitimci’ kelimesinin hem eğitim hem pedagoji, hem rehberlik, hem strateji, hem takip, hem yenilik, hem sistemli çalışma, hem diğerkamlık, hem şefkat, hem sevilme, hem de sevme yönleriyle tam içini dolduran, nev’i şahsına münhasır bir insan.
‘El mekân, bil mekîn’ kuralı gereği, Fulda’yı gözümde farklı kılan T. Bey, Türkiye’nin hem de devlet bazında hem de kahir ekser halkın da büyük desteğiyle; son yüzyılların en imrendirici ‘güzel ahlâk’ modeline sahip insanlara ‘terk edin bu ülkeyi!’ denilen zamanda, kaderden düşen payını alan ve bu musibeti tevekkülünde eritip nesillere örnek alınacak şekle getiren bir eğitimci.
Üç evresine şahit olmuştum son 7 yılda; ilk gittiğimde kiraladığı evini boyuyordu daha yerleşememişti. İkinci gittiğimde yerleşmişti ama tam entegre olmamıştı, henüz dil, sosyal hayat düzeni, çalışma şartları ve maişet noktasında bir belirsizlik yaşıyordu. Bu son gittiğimde de, sorunların tamamı olmasa da bir çoğunu aşmış, entegrasyon noktasında 60 yıl önce gelenlerin 100 yıl önüne geçmişti. ‘ British Shorthair’ kedileri ‘Lila’ de büyümüş, artık kedi yaşı olarak yaşlanmıştı.
Ne yaşandıysa geride bir eski hatıra sınıfına geriliyordu, eşya ve hatıralar kullanılıp atılırdı. Fakat T. Bey, sadece ehlinin anlayabileceği bir duygusallığa sahipti. Kamp (Heim) hayatında kullandığı terliğine bile hâlâ vefa gösteriyordu. Ne giydiği kıyafetlerde, ufak tefek şeyler dışında ne de evinde, hatta yediğinde içtiğinde dahi pek değişikliğe gitmemişti. Ben gitmeden önce bana müsait olamayacağını çalıştığını belirtmişti.
– Akşam 5 gibi buluşuruz, sabah 7 gibi de ayrılırız, demişti.
Kabul etmesem de tamam neyse hadi gel, bir şeyler ayarlarız kabilinden orta yol laflarıyla beni ikna etmişti. İlk akşam, ertesi gün için iş yerinden izin almamıştı. Fakat n’olduysa akşam vakti boğazında bir ağrı peyda etti. Telefona sarılıp izin istedi. Sabahleyin de o durum geçti. 2 gece, yol arkadaşımla T. Beylerde kalma fırsatımız oldu. Entegrasyon ve topluma katkı noktasında bir hayli mesafe almış olsa da bu 65 binlik yerde bir kahveci nerede olur, nerede kahve içilir bunu kendine dert etmemiş. Bir süre kahveci aradık şehirde.
Öncesinde işleri mi ne varmış. Fulda’nın merkezini tek başıma gezme fırsatım oldu. Mini mini dükkanlar, önlerinde hoş geldiniz çiçekleri. Kilise etrafında örgülenmiş çarşı ve yerleşim yerlerine uzanan sokaklar, kafeler, pastaneler, sokak müzisyenleri. Üşenmemiş, piyanosunu getirmiş bir sanatçı. Önceleri kitap alım-satım işleri yapan, şimdilerdeyse bireysel sigorta işleriyle uğraşan bir arkadaşımız katıldı aramıza kahve dükkânı ararken. Sonrasında bulduğumuz ve ilk defa deneyimleyeceğimiz bir kahve dükkanının, camekanına dizayn ettiği yastıklara kurularak sohbet ettik. Adetimin hilafına, 2 bardak filtre içtim. Şaşırdılar, kopkoyu kahve. Sohbette koyulaşınca, anlam verdiler tercihime.
Hobi bahçeleri varmış buralarda. Kahve çıkışı bahçelere doğru sürdü arabasını. Arabasının tampon tarafında minik çizik ve göçükler dikkatimi çekti. Çok önce olmuş bu minik kaza. Fakat orada yaşayan bir Türk aile bu çizikleri fark edince, kendi arabalarındaki çok önceleri olmuş kazayla çok ciddi münasebet kurgusu yapıp, T. Beyi arabamıza vurup kaçtı yalanını uydurup devletten ve sigorta şirketlerinden bir şeyler aparma savaşına girmiş. Ne kadar ikna etmeye çalışsalar da, bir süre sonra bu Türk aile kendi yalanlarının yalan olduğunu unutarak olayın ardı arkasını getirmeye çalışmışlar. Sonunda kendileri zararlı çıkmış…
Hobi bahçelerini satın alabiliyor, kiralayabiliyorsunuz. Elektrik hizmeti yok. İçine birkaç odalı yerler yapabiliyorsunuz. Etraf tertemiz. Daha önce hiç yemediğim elmalardan tattım, çoğu, yerlere dökülüyor.
– Almanlardan bazıları; burada bu bahçe işleriyle ilgilense de, günün sonunda gidiyor manavdan alışveriş yapıyor, dedi T. Bey.
Stres bölgesi yapmışlar bir yerine hobi bahçelerinin. Çorapları çıkarıp, değişik taş, talaş, otların üzerinde yürüyorsunuz, daire şeklinde. Misafirler için oturmalık alanlar; kuşların, börtü böceğin nasiplenmesi için şöyle 10 metre uzunluk ve 2 metre yüksekliğinde sıra sıra deliklerin olduğu ahşap bir yapı inşa edilmiş. Arkadaş bununla ilgili geniş izahatta bulundu. Konu Almanların düşünceli olmalarına geldi dayandı, zaten bildiğim konu.
T. Bey’in bir arkadaşının bahçesine doğru yürüdük. Aynı kaderi paylaşan tanışık kadınlar toplanmışlar sohbet ediyorlardı. Yanlarından geçerken, heyecanlandılar, ikramlarda bulunmak istediler:
– Size bir şeyler hazırlayalım, buyurun.
– Teşekkürler, biz devam edelim.
– Yok lütfen buyurun, Türk kahvesi yapalım hemen!
– Arkadaşı gezdiriyorum, Avustralya’dan geldi. Türkmenistan’dan arkadaşım. Biz sadece elmalardan alalım.
– Öyle mi! Çok memnun olduk, hoş geldiniz. Ne var ne yok, dünyanın diğer ucunda.
Düşündüm sadece. Zaten böylesi durumlarda nutkum az tutulur. Konunun minvaliyle oynamak istedim:
– Abla teşekkür ederim. Türk kahvesi dokunuyor. Çevrede geziyoruz. Sebil ağaçlardan elmalar yedim. Çok lezizler. Utanmasam, toprağına, ağacına sarılacağım buranın.
Memnun oldular. Ayrılırken, Hz. Meryem kokusu aldım. Kokunun geldiği tarafa bakmadım. Bu Meryem’in kendisi değildi. Onun mercan mağaralarında inşa ettiği iffet ve isâr hasletlerinin kokusuydu. Yürürken arkaya doğru baktım, hallerine imrendim. Her şey tersiyle bilinirdi, kendimi o aynadan gördüm. Yaş baş geçmişti. Kalp, kafa ve ruh… saçılıp gitmişti.
Yürürken az, stresimi hisseden İsa bey beni ‘stres yolunda’ yalınayak gezdirdi. Hakikaten bir anlık unuttum aynada gördüğüm sûreti.
Evine doğru geçtik. Yemek yemesek keşke diyemediğim, desem de bir türlü kabul görmediği için, evinde sehpadan az daha büyük masaya kurulduk. Türkmen mantısı hazırdı. Bir kişi daha sofraya dahil oldu, bir kişi, bir kişi daha… Peygamberin, evlerinizi geniş tutun tavsiyesini, kredi çekip 1,5 milyon dolarlık devasa ev alın ve caka satın şeklinde anlayanlara inat; daracık evini misafirlerle donatarak emre tam inkiyad gösteriyordu T. Bey. Misafirlerin sesleri yankılanıyordu evde:
– Abla bugün ne vardı?
– Abla bu nedir? Mantının büyüğü mü!
– Acele oldu kardeşim.
– Allah razı olsun!
– Afiyet olsun.
– Türkmen mantısı bu. Mantının hasıdır.
– Oooo hoş geldin fülan.
– Abi beni neden beklemediniz!
– Hanım! Fülan geldi, onun akşam yemeğini ayırmıştın değil mi?
– Tabi tabi, hoş geldin kardeşim.
– Abla ellerine sağlık.
– Bir tabak daha var mıydı? Bugün iş yoğundu yorulduk.
– Bu arkadaş kimdi?
– Avustralya’dan…
– Çay için bahçeye çıkalım Abi. Eşlerimiz gelirken tatlıları da getirmişler.
– Ne yaptın bugün, dünden beri.
– Hayırdır, görünmüyorsun birkaç gündür? Neredesin.
Seslerle açılan zaman tünelinden içeri girmek istedim, durdum. Düpedüz bu yıllar ve yıllar öncesinin tablosuydu. Yine imrendim. Ağzım açık kalmış olacak ki:
– Abi yemiyorsan alayım şu mantıyı.
– Durumlar nasıl orada. Kaç kişi geldi oraya son 7-8 senedir.
– Abla ellerine sağlık.
Sesler, suretler birbirlerine karışmaya başlamıştı. Şeytan araya girmeye çalıştı, konu benim tarafımda imrenmede kalmalıydı. Bina önündeki çimenlere doğru yürüdük. 3-4 katlı binaların tam önlerindeki bırakılmış yeşillik alanda, her binanın oturma grubu vardı. Sohbetler koyulaştı, tatlılar geldi. İsmini hâlâ bilemediğim tatlılar yendi. Çaydanlık sürekli yenileniyordu. Bu alan iki bina arasındaydı. Arkamda kalan binanın arka cephesi bu alana bakıyordu. Orayı seyrederken, tam oturduğumuz yerin simetrisinde bir balkonda açılmış Türk bayrağı, ve 80 cm standarttan daha yüksekçe duran balkon ön betonunun arkasında sadece başı gözüken, sürekli olduğumuz alana doğru bakan birisi vardı.
– Bu nedir T. Bey
– Türk komşumuz.
– Önceki geldiğimde, ondan önce geldiğimde de böyleydi. Bayrak bile aynen duruyor. O kişi de orada…
– Evet, 15 Temmuz’dan sonra. O bayrak orada duruyor. Ve sadece bizim olduğumuz tarafa doğru bakıyor. 15 T günü, balkon bayram yerine dönüyor. Sesler gürültüler… Alıştık artık.
Üzüldüm. Allah insana bir hayat veriyor. Evet sadece 1… ve… Almanya’dasın ve… Neyse…!
————–
Akşam eve geçtiğimizde, bizi ağırlıyor olmasına rağmen gün boyu keyifsiz görünen T. Bey bir aralık içeri gitmiş, ve neden sonra elinde buralara ait olmadığı pek belli olan bir poşetle çıkagelmişti.
– Buyur emanetin!
– ………
– Dokunmadık, seni bekledi. İyi bak ona.
Elimden titreyerek duran bir beyaz poşet vardı. İçinde sakladığını biliyormuşçasına diri ve dik durmaya çalışan bir poşet. Yere oturdum. İçinden 2 adet kullanılmış ve hâlâ bağlı duran kravat, ve Türkmenlerin namaz okurken (kılarken) kullandıkları sahibinin henüz kokusunun üzerinde durduğu bir cübbe vardı.
Bu sefer açılan zaman tüneli beni seneler öncesine götürmek istedi. Direnmedim… o zamana gittim. Boynunda, az önce gördüğüm kravatlardan birini takmış olan, güldüğünde inci gibi ön dişleri ayrık yüzü ayın 15’i gibi pas pas parlayan Dövran Bey duruyordu. Aşık olunası bir insandı. Aşık etmişti beni kendine… Aşkının etrafında 5 yıl döndürmüş, onun sohbet koylarında bu aşkımı teskin etmeye çalışmıştım. Avustralya, ayrılık, ülfet, ünsiyet, modernite uyuzluğu…olaylar, sıkıntılar, istibdatlar derken; en sonunda şehit haberini almıştım.
Şehitlik bizim takdirimiz değil, tahsinimizdir. Onu ona verip vermemek O’nun takdiridir… Bize onun için şahit olmak düşerdi. Arkasından en güzel şekilde anmak… Benim şehidim, aşkım, gayret insanım, Ehl-i Beytim, canım. Vefat haberini aldığımda birkaç kişiyle dünyada yapayalnız kaldığımı hissetmiştim. Sonra başka bir vefat… eşi ‘ Dünýägözel ‘ bir ayın 23’ünde göçmüş; kendisi bir ayın 19’unda… yine ortak sevgilimiz de kendisinden bir sene sonra, bir ayın 21’inde ruhunun ufkuna yürümüştü. Ehl-i Beytler resm’i geçiti yaşanmıştı adeta. Dövran bey bana bir keresinde şakayla karışık;
– Sen, bu işi çok ciddiye alıyorsun, demişti.
O zamanlar, gülmeyle karşılasam da, onun dediği noktaya gelmiştim. Ciddiye alınacak bir şey değildi, şu mekkar dünya! Yetimlik hep babadan olmazdı ya!…
Tünelin kapanma vakti gelmişti. Yol arkadaşımı yanımda buldum. Gözlerimin ta içine bakıyor buldum onu. Böylesi zamanlarda, ağlamamı bekliyor, ama ağlamama da tahammül edemiyordu.
– Ağlama sakın!
Bakması, bu anı en zirvede yaşaması için ellerine bıraktım bu inci mercan değerindeki emanetleri.
– Yarın son iş günüm, sabah bizim oğlanla kahvaltı yaparsınız, deyiverdi T. Bey.
– ……..
– Şimdiden vedalaşalım, seni sabah sabah rahatsız etmeyeyim.
Sarıldık. Bu türlü sarılmaların acayip bir büyüsü vardı, bir türlü çözemediğim. Sarıldım bir daha… Artık kim öle kim kalaydı.
Sabah ‘genç adam’la yapılan sohbet ve kahvaltının ardından, yola revan olmak için hareketlendik. Ev sahibesi ablamız bizi kapıda yolcu ederken, hazırladığı ağır poşetleri ellerimize tutuşturdu.
– Alın bunları, yol arkadaşınızı açta açıkta bırakmayın. Gittiğiniz yerlere selam söyleyin, yollarınız açık, yoldaşlarınız Hızır olsun.
Haddim olmadan; senelerdir her şeye rağmen hayata dair duruşunu hiç bozmayan bu ablamı, manevi öz ablam olarak manen kabul ettim; Allah, benim varsa ufak tefek hisselerime onu da ortak etsin, diye dua ettim. Zaten öz kardeşim yoktu…
Yol arkadaşımla birlikte, ‘işte gidilesi o güzel şehre’ yola çıktık. İhtimamla bavuluma yerleştirdiğim, ta Türkmenistan’dan eşyasıyla vefaya koşan, uzak gibi kabul edilenin aslında yakın olabileceğini, yakın zannedilenin fersah fersah uzak olabileceğini ispat eden Dövran Bey’in manevi silüetine karşılık durdum:
– Ve Aleyküm Selam, Dövran Ağam (Abi)… şans yaver giderse, bu dünya pek de şey değil, az daha bekle, şans yaver giderse, talih varsa…!







