Yalnızlığın Yazarı: Zhang’ın Sessiz Dünyası
Bazen düşünüyorum: bir insanın gerçekten var olup olmadığını nasıl anlarız? Sesini mi duyarız, göz göze mi geliriz, yoksa sadece varlığını hissetmemiz mi yeterlidir? Bazı insanlar vardır ki, yanınızdan geçer ama fark etmezsiniz. Sanki gölgelerle birlikte yürürler. İşte Zhang Ailing, böyle biriydi.
Berkeley Üniversitesi’nin geniş kampüsünde, kalabalık öğrencilerin arasında yürüyen o küçük, narin kadını düşünün. Üzerinde sade ama ince zevkli zerafetli elbiseler, belki bir fular, belki de hafif bir pudra kokusu… Onu görenlerin anlattığına göre, bakışlarını yere diker, nadiren gülümser, çoğunlukla sessiz kalırdı. Asistanı Chen, bir yıl aynı ofisi paylaşmalarına rağmen onunla doğru düzgün konuşamadığını anlatıyor. Çoğu zaman gözlerini kaçırır, konu dışı birkaç kelime eder ve yeniden susardı. Sanki kalabalığın ortasında bile kendi içine kapanan bir odadaydı.
Zhang’ın sessizliği, onun varlığını yok kılan bir boşluk değil; tam tersine, kendine özgü bir varoluş biçimiydi. Dünyaya fazla gelmeyen, kalabalıkların yorucu enerjisinden uzak durmak isteyen bir ruh. Görünmezlik, onun için bir eksiklik değil, bir tercihti. Bir tür korunma, belki de hayatta kalma yöntemi.
Onun yaşamında dönüm noktaları vardır; her biri bir sınır gibi. 1952’de Şanghay’dan ayrılıp Hong Kong’a geçişi mesela… Luohu Köprüsü üzerinde dururken, hayatının bir yarısı geride kaldı. Köprünün ucunda, çocuksu yüzlü bir Çinli ona, “Bu sıcakta gölgeye geçin,” demişti. Küçük, sıradan bir cümle gibi görünür bu, ama aslında onun yurttaşlarından duyduğu son samimi söz oldu. Ardından gelen yıllar, yalnızlığın ve uzaklığın yıllarıydı.
Şanghay onun için yalnızca bir şehir değildi; aynı zamanda edebiyatının kaynağıydı. O apartmanların dedikoduları, öğle güneşinin altın varak gibi vurduğu duvarlar, eski mobilyaların arasında süzülen kadınlar… Hepsi onun satırlarında yaşamaya devam ediyor. “Apartman Hayatının İlginç Yönleri”nde yazdığı gibi, apartman aslında bir kaçış alanıdır. Kırsalda herkes birbirini tanır; ama büyük şehrin apartmanında görünmez olabilirsiniz. Zhang’ın dünyasında apartman, hem kalabalığın içinde kaybolma hem de istediğinde kendi yalnızlığını kurabilme imkânıydı.
Ama apartman aynı zamanda bir hayalin kırılışına da sahne oldu. Hu Lancheng’le yaşadığı evlilik, kısa ama unutulmazdı. Evlilik sözleşmelerine yazdıkları “Yıllar huzurlu, dünya sakin olsun” dileği, sadece bir temenniden ibaret kaldı. Hu’nun sadakatsizlikleriyle sarsıldı, ve Zhang, bir kez daha yalnızlığın kollarına bırakıldı. Belki de o andan sonra yalnızlık artık bir zorunluluk değil, bir yazgı oldu.
Amerika’da yeni bir hayat kurmak kolay değildi. Onu kimse tanımıyordu. Şöhreti Asya’da kalmış, burada sadece yabancı bir kadındı. New Hampshire’daki MacDowell Sanatçı Kampı’nda geçirdiği ilk kış, tam anlamıyla bir sınavdı: soğuk, parasızlık, yabancılık… Yazı, artık sadece bir ifade değil, bir geçim aracıydı.
İşte orada Ferdinand Reyher’le tanıştı. Dışarıdan bakınca bu evlilik anlaşılmaz görünür: Zhang, sessiz, titiz, içine kapanık; Reyher, savurgan, gürültülü ve radikal bir sosyalist. Ama belki de hayatın kenarında duran iki insan, birbirine böyle tutunabiliyordu. Reyher felç geçirip yatalak hale geldiğinde, Zhang bütün bakımını üstlendi. Hep kırılgan, aristokrat görünümlü bir kadın olarak anlatılan Zhang, burada bambaşka bir güç gösterdi. O yıllarda, belki de başkalarının hiç bilmediği bir dayanıklılık geliştirdi.
Reyher öldükten sonra, yeniden yalnızlık başladı. Berkeley’de ders verdi, tez yazdı. Ama yazdıklarını yayımlatmak isteyen yayınevleri olmadı. Onun parçalı, alışılmadık metinleri fazla bulunmuştu. Yine de Zhang, yazmayı bırakmadı. Belki de yazmak, onun nefes almasının tek yoluydu.
Zhang Ailing’in eserlerinde yalnızlık ve kadınların kaderi, edebiyatının merkezine yerleştirilmiş temalardır. O, “Kalabalık bir odada bile insan yalnız olabilir. Çünkü yalnızlık, başkalarının yokluğundan değil, kalbine dokunanın yokluğundan doğar” diyerek insan ruhunun derin yalnızlıklarını çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Aynı şekilde kadınların toplumsal konumuna dair gözlemleri de dikkat çekicidir: “Bir kadının kaderi çoğu kez evlendiği evin pervazında başlar ve biter. Oysa pervaz, bir kadının kanatlarını taşımak için çok dardır”. Kendisi, “Çünkü anlıyorum, bu yüzden merhamet ediyorum” diyerek, yaşamın acılarını anlamanın insanı daha şefkatli kıldığını ifade etmiştir. Bu cümleler, onun eserlerinin zarif dili, derin psikolojik analizi ve toplumsal eleştiriyi birleştiren üslubunu özetler; Zhang Ailing, edebiyatın yalnızca hikâye anlatmak olmadığını, insanın iç dünyasına ve yaşadığı toplumun karmaşıklığına ışık tutmak olduğunu bize gösterir.
Onun dünyayla en önemli bağı mektuplardı. Daktiloyla yazdığı, ince soğan zarı kâğıtlarına döktüğü mektuplar… Bazen arkadaşlarına küçük notlar bırakırdı; hatta o notların yanına bir parfüm şişesi koyarak sessiz bir teşekkür ederdi. İnsanlarla doğrudan temas kurmaktansa, sözcüklerin arkasına saklanmayı tercih etti. Sessizlik, onun diliydi; yazı ise onun sesi.
Evinin hali de bu yalnızlığın bir yansımasıydı. Çıplak duvarlar, bomboş odalar, mobilyasız bir salon… Yazı masasının bile olmadığı bir dairede, romanlarını yatak başındaki küçük bir sehpanın üzerinde yazdı. Şanghay’ın kalabalık apartmanlarını özler gibiydi; ama burada yalnızca beyaz boşluklar vardı.
1995’te öldüğünde, günlerce fark edilmedi. Komşuları, sessiz kalan dairede onun cansız bedenini buldu. Evin içinde ne kitap, ne eşya, ne de geçmişten kalan bir iz vardı. Sadece bir ampul, beyaz ışığıyla odanın üzerine düşüyordu. Onun seçtiği görünmezlik, ölümünde bile ona eşlik etmişti.
Ama bütün bu görünmezliğe rağmen, aslında Zhang hep var oldu. Romanlarında, hikâyelerinde, apartmanların dar odalarında yaşayan kadınların yalnızlıklarını anlattı. Aşkı, hayal kırıklığını, hayatın keskin renklerini kaleme aldı. O kalabalıkların değil, yalnızlığın yazarıydı.
Onu okurken, sessiz bir kadının nasıl böylesine derin bir sesle yazabildiğini düşünürüm. Belki de bu bir çelişki değil; tam tersine, sessizlik yazıya daha çok yer açar. Konuşmayan biri, kelimeleri kağıt üzerinde çoğaltır. Görünmeyen biri, yazıyla görünür olur.
Bugün Berkeley sokaklarında dolaşırken, onun bir zamanlar yaşadığı apartmanlardan birinin önünde durduğunuzu hayal edin. Belki kapıdan içeri girdiğinizde, boş bir odada hâlâ onun sessizliğini duyarsınız. Belki pencereden içeri süzülen ay ışığı, onun yıllar önce yazdığı satırları hatırlatır. O ay ışığı daha parlak, daha yuvarlaktır; ama geriye dönüp bakıldığında hep biraz hüzün taşır.
Ve o zaman anlarsınız: Bazı insanlar gerçekten görünmezdir, ama asla yok değildir. Zhang’da öyleydi. Onu görmeyenler, belki de hiç duymayanlar oldu; ama onun kelimeleri, hâlâ aramızda dolaşıyor. Sessizliğin içinde yankılanan bir ses gibi. Zhang Ailing’in hikâyesi bana şunu öğretti: Bazen hayata tutunmak için kalabalıklara karışmak gerekmez. Sessizce kenarda durmak, görünmez olmak da bir varoluş biçimidir. Ve bazen, en kalıcı izleri, en çok susanlar bırakır.
张爱玲 (Zhāng Àilíng, 1920–1995) modern Çin edebiyatının en önemli kadın yazarlarından biridir. Şanghay’da doğmuş, genç yaşta edebiyata ilgi duymuş ve 1940’lı yıllarda yayımladığı “倾城之恋” (Sevdaya Tutulmuş Şehir), “金锁记” (Altın Zincir) gibi eserleriyle kısa sürede ün kazanmıştır.
Onun hikâyeleri genellikle aşk, yalnızlık, kadınların toplumdaki yeri ve insanların iç dünyasındaki çatışmalar üzerine kuruludur. İnce psikolojik betimlemeleri, zarif ama keskin dili ve şehir yaşamına dair gözlemleriyle tanınır.
Hayatının ilerleyen yıllarında Amerika’ya yerleşmiş, sessiz ve içine kapanık bir yaşam sürmüş, ama yazarlığı hiç bırakmamıştır. Ölümünden sonra eserleri yeniden keşfedilmiş ve hem Çin’de hem de dünyada büyük ilgi görmüştür. Özetle, Zhang Ailing; yalnızlığın ve aşkın yazarı, Çin modern edebiyatının unutulmaz kalemlerinden biridir.


