Bir düğün daveti sebebiyle Melbourne şehrine uğrayıverdim. Dünyaya göre sonbahar bize göre ilkbahar vakitleri. Düğün denilince de eğer 40 yaş üstüyseniz tabii düğün kavram ve içeriğine dair her ne varsa aklınızda, kısm-ı azamını çöpe atın. Artık her şey değişiyor. Eskiye göre her şeyin değişme devinim hız birimi iyice artacak zaten. Her şey hızlıca değişecek. Gereklilik ve gereksizliği bence tam bir tez konusu olan ‘düğün’ler de bu kural dairesinde tabi, değişecek…!
İçini önceden de boş bulduğum ‘düğün’ ve dolayısıyla davet, içerik hazırlama ve konsept, tercih edilen müzikler, abartılı ve yüzde 99.99 gerçeği yansıtmayan yüz ifadeleri ve dışarıda giyilse ‘ne bu bee!’ denilecek kıyafet tercihleri, dünyanın başka hiçbir yerinde göremeyeceğiniz tuhaf gülümseme şekilleri… gelen ne idüğü belirsiz tercih hakkınızın olmadığı ara-ana yemekler, ‘al hadi al iç’ dercesine gözünüze sokulan estetik fukarası melamin gazlı meşrubat sürahileri… daha neler neler! Uzun yıllardır ‘düğün’ olgusunu yazmak aklımda. Ama cesaret de ister bu… iğneli fıçı tam, mayınlı tarla bildiğiniz!
Korkunç Bir Ses Mi Bu!
Ziyaretler, buluşmalar, dertler ve dilekler derken… bir aralık kaçıp kendimi Melbourne trenine attım. Aslında yazmak düşüncem yoktu. Ama o kadar Sydney trenlerini yazdık; Melbourne trenlerinin de hakkı kalır, gönül koyar endişesi sardı beni. Hiç olmazsa, Melbourne treninden de bahsetmek olasıdır, tarihe not düşmek onun da hakkıdır diyerek açtım emektar yol arkadaşımı ve klavyesinin üzerine parmaklarımı vurmaya başladım.
Jewell durağındayız. İki engelli vatandaşımızın trene binişleri için hazırlıklar yapıldı, platform kuruldu. Oldukça modern engelli arabalarına sahip iki kişi tren yolculuğuna dahil oldular. Aklıma uzaktaki, şimdilerde ‘zulümleriyle meşhur’ o ülke geldi. Orada engelli olmak da zordu. Her neyse!
İlk durakta binip Royal Park Zoom durağında inen iki Türk anne, arada kaç durak vardıysa, Türkçe anlayanların tamamının şahitlik edeceği bağırtılı sohbetlerine tam kapıdan çıkarken de özenle devam ettiler. Biri tecrübeli diğeri tecrübesiz imajı veren iki anne, bebekleri bebek arabasında. Bütün yolculuk boyunca, bebek psikolojisi ve bebeklerin çıkardığı seslerin anolojisi üzerine konuştular. Kalkıp bir ara; ‘’ya ablalarım, bebek psikoljisi ve onun hususi dünyasıyla ilgili bilim dahi halen daha yaya. Bu alan aynı Rüya Bilimine benziyor, yani tecrübe ilmi…deneme – yanılma, ve yine deneme yanılma… onun için bırakın böyle laf-ı güzafları da bence, bebeklerinizin keyfini çıkarın… agu agu diyorsa sadece sizinle henüz entegre olamadığından, ve dünyanızı şimdilik red ettiğindendir. Siz mesela agu agu demediniz, madde dediniz, para dediniz, dünya dediniz de ne oldu ki! ‘’ diyecek gibi oldumsa da, ‘’kim lan bu? Tren misyoneri misin bilader sen!!!’’ demelerinden ürküp, dikkatimi pencereden dışarılara vermeye çalıştım.
Melbourne’de kaç hat var, kaç tren çeşidi felan bunlara hiç girecek takatim yok. Ama şu an bulunduğum tren tipinde daha önce de seyahat etmiştim. Şimdi daha da net farkettim. Trende müthiş bir mekanik gürültü var. Bu gürültü, alttan, üstten, raylardan, fandan, ve belki de trenin her yerinden geliyor. Bir ‘’app’’ indirmiştim. Gürültü ölçer app. Hemen Victoria özelinde kabul ebilebilir gürültü desibeline baktım : 70 ve altı… Trende açtım bu uygulamayı : 109 desibel. Haklıymışım… müthiş bir gürültü ve sonrasında kulakta derin bir uğultu bırakma durumu var. Melbourne; yıllarca, sözde dünyanın en yaşanabilir şehri seçildi, hâlâ da seçilir ya!
80’lerinde engelli arabası kullanan bir yolcunun taktığı şapka ilgilimi çekti. Üzerinde yüzlerce belki yaka rozeti var: Ülkeler, markalar, özel günler ve bir hayli bilmediğim işaretler. Bana, ülkeye çok yararı dokunmuş, sonrasında da umduğu ilgiyi görememiş bir gazi formatını hatırlattı. Yine ‘terminated’ sesi ardından, her ne demek bilinmez ama ‘son durak anonsu olarak hatırlıyorum Sydney’den’ diyerek inmeden önce çevreme bakındım. Herkes yerinde oturuyor. Neyse indim yine de…
City CBD’de birkaç saatlik dolanmada; iş binalarının altındaki kör köşelerde bir hayli beyaz yakalıyı ‘sigara’ içerlerken gördüm ve bir hayli ‘vaping’ yapan… Yüzlerinde hep gerilim, endişe sezinledim. Birisi hemen yanımdan geçerken, sanki ben yokmuşum gibi davrandı. Çoğunluğu, uzak doğulu, az çekik gözlü.
Melbourne’lülerin yüze dik dik bakıyor olmaları beni şaşırttı… yüzümde yeni kestiğim bıyığın, henüz tam kıvamına gelmeden bu kadar yüzde dikkat çekiyor olması da garip ya neyse. Bu yüzlere dik dik bakmanın, ülkelere göre çok farklılık arz eden sebepleri var. Ama ortak duygu, sizin ona benzemiyor, onun gibi giyinmiyor, onun gibi konuşmuyor olmanız. Bakan zengin bakılan fakir, bakan oranın sahibi! siz sonradan gelen, bakan erkek bakılan kadın,… hele Türkiyede bu master degree sevyesindedir. 9 yaşında geldiğimde Türkiye ülkesinde ilk dikkatimi çeken şey anneme (ök. gibi) bakıyor olmalarıydı. Sonra da farkettim ki, herkese, her şeye bakılıyor… Herkes ve her şey o coğrafyada taciz ediliyor.
Kahveden Önce Battaniye
Tam bir kahve gürmesi Özbek arkadaşımdan kahveci adresi istemiştim. Arada yine bir tramvay kullandım, ve uzak da olsa yürümeyi tercih ederek bilmediğim bir durakta indim. Anlamsızca, kod farkı yukarıya doğru olan yolda kahveciye doğru yüyümeye başladım. Telefonum çaldı, arayan sabit kiakaha’nın babasıydı. Hastalanmış. İyi dileklerimi sunamadan, dikkatimi hemen 50 metre ötede, yüksek bir apartmanın, yine yola yüksek birinci katından çocuğunu aşağıya sarkıtan bir kadına verdim. Anlam ve anlamsızlık arasında gelip giderken, aşağıda 3-5 kişinin battaniye tuttuğunu farkettim. Onur beyin telefonununu kapatıp koşmaya başladım. Battaniyenin bir ucundan tutarken diğer taraftan ‘fobia’ gibi vücudumu sarsan uyuşma haliyle birlikte, 1. Kata doğru ‘Don’t do it! Don’t do it!’ diye bağırmaya başladım. Kadın henüz bebek sayılacak yaştaki çocuğunun bir eliyle bir kolundan ve bir eliyle de bacağından tutmuş aşağıya sarkıtyor, bir yandan hemen yanında 5 yaşlarındaki diğer çocuğu şokla karışık ağlıyor, diğer taraftan da kadın avazı çıktığı kadar bağırıyordu. İngilizceden anladığım, Türkçe karşılığı olan cümleler:
- Atarım şakam yok.
- Her şeyime el koydu! Telefonuma ve mesajlarıma… İcloud’umun şifresini kırdı.
- Atarım şakam yok.
Konu anlaşılmış gibiydi. Hemen altındaki Müslüman berberin açtığı, çalışanlarıyla tuttuğumuz, Allah korusun kadın bebeği atacak olsa bir parçası elimizde kalacak beyaz battaniyeden hem tutuyor hem de çevreyi izliyordum. En son 10 sene öncesinin Avustralya haberlerinde rastladığım böylesi bir olaya karşı, doğaldır ki Melbourne’lülerin imnnün sistemleri çok zayıf kalıyor. Dünyanın en yaşanası şehrinde olacak şey mi yani bu! Türkiye öyle mi! Adana’yı 7 sene görmüş, yaşamış birisi olarak diyorum. Olaya intikal ve karar verme kabiliyeti, modern milletlere nazaran belki 10 kat 50 kat daha fazladır bizim milletin, ülkenin.
Neyse; ardından; ekipler, arabalar, yol kapatmalar,… polis, ambulans… ortalık darma duman. Kadını ve çocukları bir daha göremedik. İçimden sadece, adam yandı diye geçirdim.
Verilen adresteki kahveciye gittim. 10 m2 kadar bir şey çıktı o da. Kahvesini alanlara, ‘aha bak orada duvar var, git oraya tüne… kaldırıma çök orada iç gâveni… hem duvarda özlü sözler var, oku da az kültürlen ‘ mesajını veriyorlar. İyi de ben böyle bir şey istemedim ki!
Girmedim bile… popüler yemek-içmek kültürünün, ne kadar sıra varsa o kadar iyidir dayatmasına papuç bırakmadım. Aziz Ali’ye gittim ben de… onlarda mmg yaklaşık 1 cent’e gelen papazın en üç defa kullanılmış vaftiz suyuna benzer bir sıvı sattılar. Neyse, elektriklerini, lavabolarını ve sularını da kullandığım için mazur gördüm bu ‘fiyatlandırma faşistliğini’.
………………………………………………………………………
Tekrar dönüş trenindeyim. Şehir içinde gezinen tramvaylara da binme fırsatım oldu. Daha önceden dikkatimi çeken şeyin halen devam ettiğini gördüm. Özellikle tramvaylarda yolcuların tap on – off yapmadıklarını gördüm. Yani bildiğin ‘beleş’ kullanıyorlar hatları. Türkmencede ‘düzgünü bozmak’ diye bir tabir vardır. O geldi aklıma, dedim düzeni bozmasam iyi, ben de basmadım kartı, kimse bakmadı. Ama bir kez daha arada trene binince dayanamadım, basıverdim okuyucuya kartı. Dııt! Yolcular şaşkınlıkla baktı, yabancı zahar! dediler içlerinden herhalde, yadırgandık, dünyanın süper şehrinde trene para verdiğimiz için!
Dönüş treninde biri çığlık attı az önce, kızın biri herhalde, dayanamadı dünyanın stresine diye düşünürken, aynı kişi konuşmaya başlayıca erkek olduğunu farkettim. Konuşmak dediysem de, küfür müfür işte… ağızlarda sakız gibi bu illet. Bir daha duymadım ses felan. Bu bindiğim tren daha bir modernize… ve temiz. Gürültü desibel 77-82 aralığında.
Çok garip bir duygu; trendeki herkes bana yabancı gibi geliyor. Dikkatle; binenlere, inenlere bakıyorum tuhaf bir şekilde yabancı bir yerdeymişim duygusu veriyor. Daha bir ‘Aussie’ görünümleri varsa da, ama Sydney’lilere hiç benzemiyorlar. Bir özlem belirdi içimde Sydney’e karşı…Ne tuhaf!












