‘’ Kalbin tik-takları, doğumla başlamış ölüm bestesinin mırıltılarıdır. ‘’
* * *
Bir zamanlar, Ali Bulaç’ın fikirlerini herhangi bir filtre ve korku olmadan ifade ettiği zamanlarda şöyle bir sözünü okumuştum:
‘’ İnsanlar gelip çatacak olan ölümden değil, ölümün arkasındaki belirsizlikten korkarlar.’’ Bana çok anlamlı gelmişti. Aklımın bir köşesinde arada çevirir dururum bu tespiti. Aslında etrafımızda dönüp dolanan şeylerden en gerçek olanı ölüm. En enfüsi (iç) daire olan bedenimizin en ulaşılmaz yerinden, baharların kışlarla sürekli yer değiştirmesine kadar, görünen ve görünmeyen hayvanların belirli zaman döngüsünde sonraki gelecek olana yer açmasından iletişim vasıtasıyla insanların ani veya değil ölümlerine sürekli şahit olmaya kadar, oradan gündüz gece devinimine oradan bize göre en âfâki nokta olan ‘yıldız’ların, nebülözlerin ve süpernovaların ölümüne varana kadar her şey etrafımızda kulaklarımıza ölümü fısıldıyor. Ben varım demekle kalmıyor, bizi de kendine çağırıyor.
Ama gönderiliş gayesi gereği insan onun ziyaret saatine kapalı yaşıyor. Her şeyi sebepler tahtında yaratan Allah – belki de – ölümün sebeplerini insanlardan gizliyor. Yoksa kesinlikle hususi, insandan ve mekândan bağımsız yaratılmış ölüm vakti dahi sebepleriyle geliyordur kanaatimce.
Gaybın dellalı Kur’an bu konuda çok net:
‘’ Her nerede olursanız olun, isterse tahkim edilmiş sağlam ve yüksek kaleler içinde bulunun ölüm mutlaka gelip sizi yakalar ‘’ yani yola çıkmış gelen bir şey var ve bizi nerede nasıl yakalayacağını biliyor. Bunu yapacak bir melek olacaktır belki sebepleri adım adım takip eden:
‘’ Aranızda ölümü şaşmaz bir plan çerçevesinde takdir eden biziz. Engel olabilecek hiçbir güç yoktur sizi öldürmemize.’’ Bu ayet kesinliği ifadeyle beraber, üstte azıcık kapağı aralanan mahrem hakikati de plan kelimesiyle ifade ediyor. Çok uzun temrinatlar, yıllar ve yıllar boyu ölüm gerçeğini ve ölüm sonrası olacakları unutmak için yapılan şeyler insanın manevi biyolojik ‘default’unu bozuyor, ve insanın ölene kadar onun bas bas bağırarak gelişini duymamaya çalışıyor. Ve dolayısıyla insan o unutkanlık ve umursamazlıkla ölüme doğru koşar adım gidiyor. Hayat boyu ölümü unutmak için yaptığının karşılığını alıyor, ölüm akıbet ona unutturuluyor ve sonunda ölüyor…
Bazı Doğu toplumlarında, ölümü konuşmak ayıp kabul ediliyor. Batı farklı mı ki, onlar da ölüm yok ki zaten!!! Zati değeri olmayan ne kadar boş beleş şey varsa hayatımızı ve zamanımızı işgal eden, ölüm gerçeği bunların arasına girip kendine yer bulamıyor. Peygamberimiz Efendimiz; ölüme çokça anın demesine rağmen bunu yapıyoruz. Yine de acı gerçekle her gün yüz yüze geliyoruz, ölüm her yerde ve her anda, her solukta… Kur’an bunu çok veciz ifade eder:
‘’ Rasûlüm! Gerçek şu ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.’’
Her gün yeryüzünde yaklaşık 150.000 kişi ölüyor, 3’de 1 beklenmeyen ölüm… zamansız yani! Ölüm meleği nuraniyet sırrı (prensibi,kanunu) gereği her an bir çok yerde vazifesini hem de milim şaşırmadan yapıyor. Azrail’in uğradıkları insanlar Kur’an’a göre belli kategorilerde oluyor:
- Allah’a kavuşmayı umanlar
- Allah’a kavuşmayı ummayanlar
- Allah’a kavuşma ümidi taşımayanlar …
Bir Zümriye Geçti Bu Dünyadan
Anne Ordu’ludur. Yine Ordulu birisine gelin gider. Henüz hayata çok yabancıyken gelin gider. Eşi Tevfik İstanbul’da yaşar. Kıskanç ve eli sopalı bir adamdır. Zeynep Orduludur ama Orta Asya göçmeni tipinde Türklerden çok Kuzeydoğu ülkelerinde yaşayan Rum güzellerine benzer. Saçları sarı gözleri renkli. Eşinin kıskançlığına cahillik de eklenince sebepsiz çile çeker şiddet görür Zeynep.
İlk kızı Zümriye, 1959 yılının sonbaharında dünyaya gelir. Zümriye hem ilk kız hem de anneye hem görüntü hem de huy olarak çok benzemesi sebebiyle, Zeynep’in genç yaşta en sevdiği oyuncağı aynı zamanda gelecek altmış yıl boyunca arkadaşı olacaktır. İki kızı daha olur. Tam bir aile havasına girmişken, Zeynep eşine de çevreye de uyum sağlamışken Tevfik bey ölür. Zeynep; Ordu Kızılhisar’daki şen şakrak hayatından sonra yaşadığı ilk kırılma anı bu olur. Zeynep 60’lı yılların henüz ortasında üstüne dev bir yük taşımak zorunda kalmıştı ve daha 25 yaşında bile değildi.
Üç çocuk üçünün de kız olması, gençlik güzellik ve dul kalmış olmak hem de Türkiye şartlarında; derin cahilliğin dünyada çok farklı bir nosyonunu yaşayan Türk halkının içinde bunları yaşamak zorunda kalmak Zeynep’in iradesini çok zorlamıştı. Vefat eden eşinin yakınları kalan değerli eşyaları yağmalamıştı. Para pul ise suyunu çekmişti. Zeynep çalışmak istiyor, cehaletin yamyamları onu rahat bırakmıyordu. Karar verdi, Almanya’nın çiçeklerle karşıladığı Göçmen Türk İşçisi olacaktı. Almanya’nın pisliğini temizler, helal yoldan para kazanır, bu milletin kahrını çekmezdi. Zümriye kendisiyle konuşulabilen bir kızdı, yaşından büyük olgunluğu vardı. Karşısına aldı onu Zeynep yüzünden gözünden öptü, ellerini ayaklarını avuçlarıyla ısıttı.
- Kızııım, kuzuuuum. Bir tanem; ben gideceğim anaam. Uzaklara Zümriyem. Sen ve kardeşlerin baban tarafında kalacaksınız. Onlar size, ben geri gelene kadar bakacaklar. Çalışmam gerekiyor. Sen kardeşlerine sahip çık emi gülüm?
Zümriye sadece ‘evet, tamam anne!’ diyebilmişti.
Konuşmadan bir gün sonra Zümriye ve kardeşleri demir parmaklıklı camdan dışarıya baktılar, uçağın biri havada süzülüyordu. Zümriye:
- Bakın annem onda işte… deyiverdi
Halası belirdi tepesinde; ilk itiş kakışını denedi üzerlerinde, Zümriye asi geldi. Tokadı yapıştırdı. Henüz 3-4’lerinde diğer iki kız ürktü. Zümriye ilk acısını tattı, halbuki annesi ona hiç dokunmamış, sadece vücuduna sevgiyle dokunmuştu. Anne uçağın camından baktı nasıl olsa geri geleceğim diye iç geçirdi. Zümriye de nasıl olsa geri gelecek demişti. Ama kaderin hesabı bunların hepsinin üstündeydi.
Zeynep Almanya’da çalışıyor para kazanıyor, parayı yolluyor, havada mesir macunu kapmaya çalışanlar gibi akrabalar gelen her şeyi yağmalıyordu. Zümriye asiliği, dik başlılığı ve itirazları sebebiyle şiddet görüyor, ortanca kız Nurcan çıkışları sebebiyle aynı şeye maruz kalıyordu. Çok geçmeden gördüğü şiddet sebebiyle Nurcan’ın kulak zarı patlamıştı. Emanet bırakılan cahil aile, çocukları hem yetim hem öksüz hem de sığıntı olduklarına ikna etmişlerdi.
Aradan seneler geçti; Zeynep Almanya’da da Türkün cahiline denk geldiğinden yaşadığı zor şartlar sebebiyle çıkış yolunu kendisini, kadınlığını koruyacak namuslu sadece cahil olmasın dediği birisiyle evlenmekle bulmuştu. İlk çocukları vefat etmişti. Sonra Hakan dünyaya geldi. Zeynep sadece plan yapmıştı son sözü kader söylemişti. Geleceğe ve gideceğe bir tek kader karar verirdi.
Zümriye evlenecek çağa biyolojik olarak gelmişti evet ama zihin olarak hazır değildi. Sormadılar bile fikrini:
- Kızım bu Necat. Tanışın. Konuşun. Nişan tarihi düşüneceğiz!
- ………
Zümriye’nin tabiatı hiç değişmemişti. Gözünü budaktan esirgemezdi. Kardeşlerine anne baba abla olmuştu. Ev içinde konu yine onlara gelip aşağılandıkları sırada anne kuş misali kanatlarını onların üzerine çatı yapardı.
Necat’ı gördü. Tam bir erkek güzeliydi. Olabilirdi. Herkes hesap yapar Allah ise en güzelini yaratırdı. Zümriye’nin hesabında yoktu bu, Necatla evlendi. Pencerede iki kız kaldı.
Tuhaftır, Necat da kıskanç ve gerektiğinde elini sopalı göstermeye çalışan ama çalışkan birisiydi. Feriköy civarında dik yokuşlu bir sokağın istinat duvarına komşu yoldan 20 metre daha içeride tek katlı pek de güneş almayan bir evde yaşamaya başladılar. Kardeşleri evet bir yerlerde kalmıştı ama hiç olmazsa cahillerden yüz çevirmiş, yenilen haklarını haram ederek yıllarca kaldığı evden ayrılmıştı.
İki kızı oldu Zümriye’nin. Aralarında iki sene vardı. Meryem henüz çok küçüktü, Havva’nın ise tam şuur açılacaktı ki eve bir haber geldi:
- Zümriye! Necat öldü. Başın sağolsun.
Zümriye inançlı biriydi. Necatın ve babasının nereye gittiğini biliyordu. Ama gelgelelim yaşanan ilk şok anında koluna kanadına girecek birisi yoksa yalnızlığını ancak yaşayacağın krizlerle atlatma gibi bir imtihan da var. Zümriye günlerce dik yokuşa nazır evin önünde ağıtlar yaktı. Kuşlar duydu, melekler duydu… herhalde yaşadığı ilk şok sebebiyle mazurdu, bilmiyoruz.
Annesine o kadar benziyordu ki, yaşadıkları hadiseler de birbiriyle benzer devam ediyordu. İki yetimi ile, aynen annesinde olduğu gibi cahilliği çok hafife alınan bu milletin yine zır cahilleri arasında kalmıştı. Eşi tarafı elinde ne var ne yoksa yağmaladı.

Dul kaldı. Annesi gibi Rum benzeri olmasa da güzelliği henüz yirmilerini yaşayan bir kadın için dikkat çekiciydi. Annesi gibi yapamadı. Terki diyar edemedi. İki kızına sarıldı. Hayatla mücadelesine 80’li yılların başından itibaren başlamak zorunda kaldı.
Gündelik işlerde çalıştı. Pangaltında çalıştı. Adana’da üvey babasının boş evinde kalmaya başladı. Yok olmadı, tutunamadı. Orduyu denemek istedi, yetmedi. Tekrar İstanbul’da; Feriköy Şişli Halide Edip Adıvar’da karar kıldı. Baba yadigarı yamaca kurulmuş gecekondunun bir gözünde yaşamaya başladı. Bir gecekonduda iki aile yaşıyordu. Küçük kardeşi ve ailesi bir odada, kendileri diğer odada. Ortak mutfak, sadece o kadar.
Karar verdi. Delice çalışacak. Para biriktirecek. Ne iş olursa namus ve şerefiyle en güzel şekilde yapmaya azmedecekti. Kimin kendisine çokça baktığını, kimin kendisinden ne beklediğini, kimin neden kendisiyle konuşmak istediğini iyi biliyordu. Aldırış etmedi. Sadece bir günde, işe gidip gelirken atılan lafların, sözlü tacizlerin, yediği küfürlerin haddi hesabı yoktu. Bir kadındı, serçe gibi yüreği pır pır atıyor korkusunu sadece gecekondusunun tek gözünde yaşıyordu. Çıkarken evinde çocuklarını büyük bir güvenle Allah’a emanet ediyor, geldiğinde emanet sahibine teşekkür ediyor, Havva’sıyla Meryem’inin yüzlerinden gözlerinden öpüyor, vücutlarını yokluyordu. Sürekli ard arda soru sorardı:
- Kızım doğru söyleyin birisi size bir şey dedi mi, bir şey yaşadınız mı, size birisi gelip yaklaşmak istedi mi? Bu sorular her gün gelirdi. Çocuklar artık bir bıkkınlık yaşamıyordu. Sadece annenin belirsiz bir yerden geldiğini kapıdan içeri girdiğini görmek; bu yetiyordu onlar için…
Çok değil elli yüz yıl önce sulh adacağı olan bu ülkenin sokağı mahallesi çakalıyla serserisiyle, hem de genciyle yaşlısıyla dolmuştu. Bir kadının tanımadığı bir erkeğe güvenmesi, bir şeyi insanca kardeşçe bir erkekten talep etmesi için ya deli ya da aptal olması gerekiyordu.
Neden sonra geliş gidişlerinde yol üzerinde bir kişinin dikkatini çekti Zümriye. Fotoğrafçılık yapan Arap Alevisi Adanalı, yaşı Zümriye’den büyük birisi talip olduğunu ifade etti insanca. Ne denk gelmeydi, annesi de Arap Alevisi Adanalı biriyle evlenmişti. Annesi Adana’ya yerleşmişti. Adana’da kalma kalıcı olarak Zümriye’ye kapanmıştı. Havva ve Meryem’in travmaları öyle üstü örtülecek gibi değildi. Kaldıkları gecekonduda yaşadıkları hır gürün, kavganın şiddetin haddi hesabı yoktu. Ama işte, canavara karşı insanın parçalamak için tırnakları, vahşi hayvan gibi pençe ve dişleri olmadığından sabrediyordu.
Bu fotoğrafçı olabilirdi. Evlendiler. Kiralık bir ev bulup Alibeyköy’e taşındılar. Uzun süredir Havva ile Meryemin ilk defa ev ortamı olmuştu. Sonra işte ev ortamları. Küçük kız Meryem Adana’ya Anneannesinin yanına geçti. Tarihler 90’lı yılların henüz başı. Havva ise nişanlandı. Fotoğrafçının kardeşiyle. Ama bu tam bir lütuftu. Fotoğrafçının kardeşi Havva’nın hayat arkadaşı olacaktı. Hayatına arkadaşlık edecekti.
Telefon Var!
Aradan yaklaşık 35 yıl geçmişti. Zeynep’in oğlu yaklaşık 17 bin kilometre öteden telefonun çaldığını fark etti. Arayan Meryem’di. Meryem çoluk çocuğa karışmıştı. Aralarında sadece 4 yaş vardı.
- Dayı!
- Meryem?
- Dayı annem iyi değil.
Meryem, Havva ve Hakan arkadaştılar. Dayı yeğen ilişkisi pek tutmamıştı. Hakan yine ülkenin cehalet, zorbalık ve baskı kaynaklı sebeplerinden pek Türkiye’ye gelemez olmuştu. Sadece Meryem-Havva Hakanla görüşüyorlardı. Geri kalanlar bir şirpençenin illüzyonuna kanmıştı. Onun Herkül olduğunu düşünüp kutsayanlarla birlikte alkış tutuyorlardı ablaları akrabaları. Hakan bundan olacak Annesi ve babası hariç ailenin tamamına gönül koymuştu, hiç olmazsa arayıp nasıl olduğunu merak edebilir, haklısın demeseler bile ima edebilirlerdi. Etmediler.
Hakan için Zümriye ablası, sayılanların tamamından farklıydı. Ama o da zaman zaman sessizliği tercih ettiğinden ve zaman da su gibi aktığından Hakan ona açıktan belli etmese de derin bir üzüntü yaşamıştı. Çocuklarıyla kardeş gibi olmasının yanında ablasıyla da anne çocuk ilişkisi vardı. Hakan’a oğlum derdi. Çok zor şartlarda dahi Hakan’a pozitif ayrımcılığını esirgemiyordu. Birbirlerini gerçekten seviyorlardı. Ablası üvey de olsa, muamelesi özdü.
Ne oldu ki diye iç geçirirken ablasıyla hatıralar geçti gözünün önünden. Osmanbey’de yıllarca çalışmıştı. İstanbul’a tesadüf ettiğinde muhakkak ablasına uğrardı. Osmanbey’in fason işletmelerinden Şişli Camiine arka duvarındaki Alibeyköy dolmuşlarına doğru yürüyüşlerinde ablasına hayran kalırdı. Ablasının yanında bir erkek olarak yürümesine rağmen laf atan densizler olurdu. Hakan ne yapabilirim bu geleceği olmayan şehir eşkıyalarına diye düşünürken lafı yiyen ablası durur, lafı atana döner:
- Anan bacın yok mu ulan senin hee. Terbiyesiz, namusuz, ka.at diye o caddeyi inletir, adamın davranması ihtimaline karşın eli taşıdığı kesici delici aleti bulmak için çantasına istemsizce giderdi. Lafı atan densiz ne yapacağını o an şaşırırdı. Her zaman böyle mi oluyordu bunu Hakan bilmiyordu ama kendinden daha cesur ve dayanıklı bulurdu ablasını hep.
Telefondaki ses durmuştu. Hakan’ın fobiyası olsa da sözü başlattı:
- Meryem ne oldu?
- Teşhisler, tahliller, şunlar bunlar!
- Evet nasıl geldi sonuçlar?
- Doktor iyi konuşmadı! Hazır olun dedi! Biz kemoterapiye başlayacağız dedi. Ama dedi… işte ama dedi!
Hakan Sydney’in ıssız bir tren istasyonunda akşam vakti raylara bakakalmıştı. Tek aklına gelen şey her şeyin Allah’ın bildiği, Allah’ın karar verdiği, Allah’ın dilediği ve ölümün Allah emriyle gelebileceği. Ama bu bilinen şey, doğru olsa da bu doğruyu konuşmak doğru olur muydu? Korkmamasını mı tavsiye edecekti, kendi korkarken!
Zümriye Abla’nın ailesi ve çok küçük bir azınlık çevresi bu zor zamanlarında onunla ilgilendi. Yükü üzerlerinde çok hissettikleri zamanlarda, Meryem’e ve Havva’ya Hakan sadece tavsiyede bulunabiliyordu:
- Zor zamanlarınızda size kol kanat germeyenleri değil, gerenleri hatrlayın ve kaydedin. Gerisini şimdilik unuttun, çer çöp kabul edin!
Hakanla Zümriye ablası bu dönemde daha da yakınlaştı. Görüntülü bir görüşmede Zümriye ve Hakan geçmiş günlerin sessizliğinden intikam alır gibi uzun uzun konuştular. Hakan şok karışımı bir şey fark etti bu konuşmaların birisinde. Zümriye ablası aslında olan biten her şeyin farkındaydı. Baştan beri hem Hakanın hüznüne hem yalnızlığına ortaktı. Ve:
- Hep senin yanındaydım oğlum! Sen yanlış bir şey yapmadın! Elbet bu günlerde geçer, sen de annene illa kavuşursun. Dua ediyorum senelerdir. Sen gel yine patates köfte yaparız. Lavaboya giderken korkmayasın diye peşinden gelir kapıda dururum!!!
Suskunluğu demek; bir şirmi kalile, bir harami sahtekara gönlünü kaptırmışlık değil Türkiye’nin bilinen ağır şartlarının altında kalmışlıkmış.
Doktorlar şu kadar vakit tahmin ediyoruz dese de, azmetti dik durmaya çalıştı. Hastalığın gereği günde güne acılar bir doz bir doz daha artsa da o çevresini rahatsız etmemek için yatağında sağa kıvrıldı iniltisini içine attı. Yakınları olup biteni ve muhtemel beklenen şeyi hep gizlediler ondan ama cümle aralarında, göz temaslarında olup bitenin farkında olduğu biliniyordu.
Gelenler gidenler oldu, ama yine üç kişi beraber bir başa kaldılar. Yıllar ve yıllar öncesi gibi. Zaman dairevi çalışır ya, Zeynep anne çıkageldi ilerlemiş yaşına rağmen hem de uçakla. İlk görüş hastane odasında oldu. Almanya’ya gitmeden bir gün önceki tablo Zeynep ve Zümriye arasında yine yaşandı. Zeynep, Zümriye’nin ellerini dudaklarına götürdü, yük olmasın diye traş edilmiş başını öptü, ayaklarına baktı, anne refleksi işte, ayaklarını öptü. Başını kızının göğsüyle başı arasında bir yere koydu. Kızı çok yorulmuş, hatta her ikisi de yaşlanmış olsalar da gözler aynıydı, birbirlerine uzun uzun baktılar; seneler öncesinin konuşması istemsizce tekrar duyuldu:
- Kızııım, kuzuuum ben geldim anaaam. İyisin kızııım, gülüm çiçeğiim. Daha iyi olacaksın bebeğiiim. Oy anası kurban olsun ona! Adana’ya daha geleceksin, değil mi bi tanem!
- Evet, tamam Anne!
Ölüme Gülmek
İnsanlar ölümlerin ardından abartılı methiyelerle övülürler çoğu zaman. Kötü konuşmamak için evet ama kötü insan ölmüşse toplumun bilinçaltında bilinir ki o kötüydü diye. İyi insan da öyledir, arkasından sövülse de ma’şeri vicdan onun iyi olduğunu bilir, ama toplum korkaktır, uzaktır, cahildir.
İnsan için karar verilirken İngilizcede ‘overall’ denen bir kelime kullanılır aslında. İnsanlar ‘overall’a bakarak karar verir. Yani akıllarda ne bıraktı, hayatı nasıl geçti. İnsanlarla ilişkisi genelde nasıldı? Asalak mıydı? Dedikoducu bir aşağı insan mıydı? İşi gücü fesat olan bir kötü müydü? Küfürbaz mıydı? Yoksa insanlara yardım eder, insan olarak insan isminin hakkını verir miydi?
Zümriye Abla işte bu yönüyle güzel bir insandı. Hakkında arkasından şahadet ederken öylesine bir övgüyle yalan konuşmak için değil, o iyi bir insandı. Hisleri çok güçlüydü. Kaderin ona biçtiği rolün hakkını vermeye çalıştı. Garipti dünyaya geldiğinde, garipti genç kız olduğunda, garipti evlendiğinde anne olduğunda,… hep mücadele verdi. Hiç hataları olmadı mı, onu sadece sahibi bilir. Kime göre neye göre hata biz bilemiyoruz. Ve o alan bize kapalı. Ama illa insandır, olmuştur. Ama bu ‘overall’de onun iyi bilinmesine zarar vermedi.
Bir de Türkiye’nin zor şartlarına rağmen, hadiselerin ve insanların ezici yönlerine rağmen Allah’la olan ilişkisine (belki zaman zaman imtihan olsa da) hep dikkat etti. Nasıl bir kuldu? O da yine onunla kulluk ettiği sahibinin arasında.
İnsanın kıyameti kendi ölümüdür. Bu kıyamet kendini hissettirdiğinde insandaki bilinçaltı refleksleri de ortaya çıkmaya başlar. Olası isyanlar, dünyaya ait beklentilere tam ulaşamama, hayal kırıklığı, travmalar, feveran ve kontrolsüzlük…kalma isteği!
Zümriye abla, biliyordu. Bu bilinç onu her gün daha ölüm gerçekliğine yaklaştırdı. Etrafındakiler onu dikkatle izledi, Dualara durdu, namazlara sığındı, sürekli Allah’ın, sahibinin ismini andı…
Bir gün önce, şuurunun kapanıyor olduğuna dair haberlerin sıklaşması sebebiyle Hakan onu görmek istemişti. Yattığını ve pek de cevap vermediğini ifade ettiler. Tam da böylesi bir zamanda yakınları da onu ziyarette büyük ihmallere imza atıyordu. Garip işte…! İşi olanı mı, tatilde olanı mı, Hakan gibi gelemeyeni mi, yaşlısını mı, hassasını mı, bahane üretenleri mi? Halbuki bunu da dileyen Allah, ona kimlerin görüneceğini kendi belirlemişti. Telefona Meryem çıktı yine. Annem burada uyuyor diyebildi. Hakana gösterildi.
- Ablaaa!
- Oğlum!
Dualaşmalar oldu, tek gram şikâyet, belirti olarak endişe ve korku sezinlememiş Meryem Havva. Sadece acı eşik değerinin kabul edilebilir tahammülün üzerine çıkması sebebiyle inim inim inliyor, sesi artık kapının dışından duyuluyordu. Çok kısa dua ve temenni oldu. Zümriye abla gözünü açtı. Son bir havil ile:
- Amiiiiiin diyebildi.
İnsan, inançsız dahi olsa bu tablo karşısında belirsiz bir huzur hisseder. Yolculuk var ve sen yoldan emin bir şekilde yolun erkanını yerine getiriyorsun. Kara delik, yokluk, toprak ve hiç olma yerine bu duygu sana bir imdat şeklinde yetişiyor.
‘’ Allah’tan geldiniz, yine O’na döndürüleceksiniz ‘’e inanma, ne muhteşem bir şey.
Bir kutlunun dilinde duymuştum:
‘’ Zira yok olup gideceğine inanan bir insanın dünyadan (gerçek anlamda) lezzet alması mümkün değildir. ‘’
Telefonlar kapandı.
Gece mesaj geldiğini gördü Hakan. Meryem yazmıştı.
‘Dayım Annemi kaybettik‘
‘’ İnna Lillah Ve İnna İleyhi Raciun ‘’
Ondan gelmiştik, unutmuştuk, ama ölüm bizi buluşma mevkiinde bekliyor. Güzel bir insanın, güzel yolculuğuna ve güzel finaline şahit olduk. Hangi duaları etmişti böylesi bir kavuşma için bilmiyoruz. Ama bilinçaltını yeterince doyurmuş demek ki!
Artık o çevresinde esen fırtınalar essin dursun, kimin umurunda ki… kavgalar, bağırtılar, boş beleşler laf edip dursun kimin umurunda ki!
Hakan tarihe baktı, ona göre Pazar ama Türkiye’ye göre Cumartesi, 27 Haziran’da Zümriye dünyasını değiştirdi. Zeynep Anneyi aramada az geciktiler. Annesi üzüldü ama bir şey diyemedi, koltukta aramalarını beklerken Zeynep annenin içi geçti. Zümriye Adana’daki evin kapısında girdi annesi Zeynep sordu nerdesin, iyi misin? Uyku uyanıklık arası gerçek gibi; Zümriye cevap verdi:
- Anne kulağım ağrıyor.
Kimseciklerin haberi olmadı.
Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin
Yunus…